Mali’de emperyalist müdahale

mali harita

2013 yılının ilk günleri, Fransa’nın Mali’ye askeri müdahalesi ile başladı. Mart 2012’de, Mali’de gerçekleşen askeri darbe ile başlayan süreç, Fransız saldırısı ile başka bir aşamaya girdi. Ülkenin kuzeyinde bulunan radikal islamcı örgütlerle başlayan savaş, Cezayir’e de sıçradı. Bu arada, başta İngiltere olmak üzere birçok emperyalist ülke ve kurum, Fransa’ya destek verdi. Mali halkı ise, bir taraftan islamcı örgütlerin şeriat kanunlarının, bir taraftan emperyalistler ve işbirlikçilerinin saldırıları altında, yaşam savaşı veriyorlar.

 

İşgale giden süreç

22 Mart 2012’de, ordu içinden bir grup, askeri darbe gerçekleştirdi ve ülkenin yönetimini ele geçirdi. Darbenin nedeni, “Devlet Başkanı Amadou Toumani Toure’nin, ülkenin kuzeyinde güçlenmekte olan radikal islamcı harekete karşı başarısız olması” şeklinde açıklandı. Ancak darbe, radikal islamcıların gerilemesine değil, hakimiyet alanlarını daha da güçlendirmesine neden oldu.

Ülkenin kuzeyinde üç ana islamcı grup bulunuyor. Üçü de El Kaide’nin kolları olarak tanımlanıyor: İsimleri, AQİM (İslami Mağrip’teki El Kaide), Ensar el-Din ve Mujao. Bu örgütler, 2009 yılından itibaren bölgede güç kazanmaya başladılar, Libya işgalinin arkasından ise, Batı Afrika’da etkilerini yaygınlaştırdılar. Mali ve Nijer, en güçlü oldukları ve odaklandıkları ülkeler oldu. Senegal, Burkina Faso ve Fildişi Sahilleri’nde de giderek güçlenmekteler.

1994’ten bu yana, Mali’nin kuzeyinde Timbuktu bölgesinde bağımsızlık mücadelesi vermekte olan Tuareg halkı, bu islamcı örgütlerin, özellikle de Ensar el-Din’in yardımıyla, geçtiğimiz yıl bağımsızlığını ilan etti. Gao’yu başkent olarak seçmişlerdi. Sufi İslam’ın Afrika’daki merkezi olarak kabul edilen, tarihi ve islami önemi büyük bir kent olan Timbuktu ise, yeni “bağımsız” bölgenin önemli merkezlerindendi. Şeriat yasalarının uygulandığı, halk üzerindeki islamcı baskının arttığı bir süreç başladı. Bu arada Tuaregler hızla inisiyatifi kaybettiler; El Kaideci örgütler hakimiyetlerini kurdular ve ülkenin güney kentlerine doğru savaşı sürdürdüler.

tuareg

Darbeci hükümet, radikal islamcılarla başedebilecek durumda değildi. El Kaideciler, artık başkent Bamako kapılarında savaşıyorlardı. Sömürgesi Mali’yi tümden kaybedeceğini gören Fransa, görünürde Mali hükümetinin yardım çağrısıyla, Mali saldırısını başlattı. Önce hava bombardımanı başladı. İslamcıları durdurmada bu yeterli gelmeyince, Ocak ayı ortasında kara harekatıyla birlikte işgal başladı. İki hafta süren çarpışmaların ardından, Fransa ve Mali orduları önce Gao, sonra da Timbuktu kentlerini işgal ettiler. İslamcılar ise, fazla direniş göstermeden geri çekildiler.

İşgal sırasında Fransa, Afrika’daki sömürgelerini de harekete geçirdi. Batı Afrika Birliği ülkeleri de, Fransa’nın komutasında savaşmak üzere Mali’ye asker gönderdiler. Nijer, Togo, Fransa’nın askeri üslerinin bulunduğu Çad, işgale destek için en fazla asker gönderen ülkeler oldu. Senegal ve Burkina Faso, asker gönderme sözü verdi. Emperyalist ülkelerden İngiltere, Mali’de Fransa ile birlikte üs kurmayı önerdi. Almanya istihbarat desteği sağladı. ABD ise, uzaktan destek açıklamasıyla yetindi. İşgalin başarıya ulaşmasının ardından, Fransa, Etiyopya’nın başkenti Adis Ababa’da bir konferans düzenledi. Konferansa katılan ABD, Japonya, AB ve Afrika Birliği üyesi ülkeler, mali yardımda bulunma sözü verdiler.

 

Savaş, sömürü için

Mali, Batı Afrika’da, stratejik geçiş ve ticaret yolları üzerinde bulunan bir ülke. Nüfusu 12 milyon civarında ve halkın büyük bir çoğunluğu yoksulluk içinde yaşıyor. Dünyada bebek ölümlerinin en yüksek olduğu yer Mali. Kadın başına doğurganlık oranı 7,4 çocuk. Nüfusun yüzde 48’i, 15 yaşından daha genç. Ülke nüfusunun yüzde 90’ı güneyde yaşıyor; zaten kuzeydeki toprakların büyük bölümü Sahra Çölü’nün bir parçasını oluşturuyor.

Mali, tarihsel kökleri güçlü olan bir ülke. Binlerce yıllık tarihi birikime sahip. Bu sürenin önemli bir bölümünü, denize kıyısı olan çok zengin bir imparatorluk olarak geçirmiş. Kapitalizmin olduğu kadar uluslaşma sürecinin de çok geç ve sancılı yaşanması, Mali halkının hala aşiretler ve göçebe halklar olarak yaşamını sürdürmesine neden olmuş. 1880’lerde ise Fransa tarafından sömürgeleştirilmiş. Eylül 1960’da bağımsızlığını kazanıncaya kadar Fransız sömürgesi olmuş. Zaten resmi dili de halen Fransızca.

1960’da Mali Cumhuriyeti kurulduğunda, hükümet “Batı’dan kopmaksızın sosyalizm”i seçeceklerini duyuruyor. 1967’de ülkenin yönetimi “Devrimi Savunma Ulusal Konseyi”ne devrediliyor. II. Emperyalist savaş sonrasında bağımsızlığını kazanan pekçok sömürge ülke gibi, Mali’de de sosyalizme sempati, o yıllarda son derece güçlü. Ancak uzun yıllar sömürge kalması, kapitalizmin sınırlı gelişimi, halkın yapısının parçalı ve aşiretlere dayalı olması, nesnel olarak da buna uygun koşullar oluşturmuyor. 1968’de gerçekleştirilen askeri darbe, ülkenin “sosyalizm” söylemlerinden uzaklaşmasına ve Fransız hegemonyasının güçlenmesine neden oluyor.

Kuzeyde yaşayan ve geçtiğimiz yıl bağımsızlığını ilan eden Tuaregler, ülkedeki en eski halklardan biri. 1990’dan beri bağımsızlık talebiyle mücadele ediyorlar. 1994’te iç savaş başlattılar. Bir yıl önce ise bağımsızlıklarını ilan ettiler. Tuaregler bu süreçte, El Kaide’ye bağlı radikal islamcı Ensar el-Din grubuyla ittifak yaptı. Ancak kendi bölgelerinde denetimi ele aldıktan sonra, Haziran ayından itibaren, Ensar el-Din milisleri bu sefer Tuareglere karşı üstünlüğü ve yönetimi ele geçirdiler. Tuareglerin bağımsızlık ilanı, kuzeydeki kendi yaşam alanlarıyla sınırlıydı. El Kaideciler ise, ülkenin tamamını ele geçirmek için harekete geçince, Fransız işgali başlamış oldu.

mali islamcılar

Mali, oldukça yoksul bir Batı Afrika ülkesi olmasına rağmen, çok zengin yeraltı kaynaklarına sahip. En önemli madenleri altın ve uranyum. Mali Maden, Enerji ve Su Bakanlığı’nın raporlarına göre,  Afrika’nın üçüncü büyük altın üreticisi. Ülkedeki 7 altın madeninde, yıllardır önemli düzeylerde üretim yapılıyor. Üstelik henüz keşfedilmemiş altın yatakları olduğu düşünülüyor. Ülkede henüz üretim aşamasına geçmemiş, ama tespit edilmiş uranyum kaynakları da son derece önemli. Ülkede 5 bin ton civarında uranyum potansiyeli olduğu tahmin ediliyor. Nükleer silahların temel hammaddesi olan uranyum, bütün emperyalistlerin hedefinde.

Mali’de altın ve uranyum dışında, elmas, boksit, manganez, demir cevheri, bakır, mermer, lityum gibi madenler açısından zengin kaynakların olduğu biliniyor. Dahası, 1970’lerden bu yana yapılan çalışmalarda ülkede önemli petrol yatakları olduğu farkedilmiş durumda. Bu nedenle Mali, petrol üretimi konusunda gelişecek ülkelerden biri olarak görülüyor.

En önemlisi ise, Sahraaltı Afrika ülkelerinin petrol, gaz ve yeraltı zenginliklerini emperyalist ülkelere ulaştıran stratejik güzergah, Mali’den geçiyor. Bütün bu özellikleri, Mali’yi emperyalistlerin pazar kavgasının önemli ve vazgeçilmez bir unsuru haline getiriyor.

 

Sırada ne var?

Bu sorunun cevabını iki yönlü olarak ele almak gerekir. Birincisi, El Kaideciler, Mali’deki emperyalist işgalin ardından geri çekildiler ama yenilmediler. Geniş Afrika çöllerinin coğrafi, ekonomik ve sosyal avantajlarını kullanarak eylemlerini-örgütlenmelerini sürdürecekler. İkincisi ise, Fransa, Mali’nin arkasından bölge genelinde hegemonyasını kurmak ve çevre ülkelerdeki hegemonyasını pekiştirmek hedefiyle hareket edecek.

Timbuktu’nun Fransızlar tarafından işgal edilmesinin ardından, Tuaregler, Ensar el-Din savaşçılarının kenti terkettiğini ve çöle çekildiğini açıkladılar. Fransa, islamcı militanların tümünü yakalayacağını söylüyor; ancak, hem halkın arasına karışmış olanları ayırması çok güç, hem de çöllere çekilmiş olan savaşçıları bulmak mümkün değil.

Çöl bölgesi, yerleşim alanlarının son derece seyrek olduğu, bölgedeki devletlerin ise tam kontrol kurmasının mümkün olmadığı alanlar. Zaten denetlemenin çok güç olduğu bu alanlar, Libya savaşı ile birlikte bölge genelinde hakim olan kargaşa ortamında, radikal islamcı savaşçılardan silah kaçakçılarına, insan tacirlerinden uyuşturucu baronlarına, emperyalistlerin gizli servis ajanlarına kadar her türden “yasadışı” kesimin tam bir pervasızlık ve serbestlikle cirit attığı bir alana dönüşmüş durumda. Ülkelerin sınırları son derece önemsizleşiyor, tüm bu yasadışı güçler, ülkeler arasında sorunsuz ve sınırsız hareket edebiliyorlar.

2001’de Afganistan işgali başladığında, işgal ordusu çok rahat ilerlemiş ve hemen “zafer”ini ilan etmişti. Bu dönemde Taliban güçleri başta Pakistan olmak üzere, çevre ülkelere ya da Afganistan’ın dağlık bölgelerine çekilmişlerdi. Sonrasında, çekildikleri ülkeleri de bir örgütlenme odağına çevirdiler ve Afganistan’daki savaşı büyüttüler. Bugün Afganistan “ABD’nin bataklığı” olarak tanımlanıyor.

Benzer durum, Batı Afrika için de geçerli. Mali’den çıkan El Kaideciler, dünyanın en seyrek yerleşim bölgelerinden biri olan Moritanya’ya; AQİM’in ve Tuareglerin 2008 yılından beri savaştığı ve ülkenin geniş bir bölümünün hükümet kontrolünde olmadığı Nijer’e; birbiriyle savaşan aşiretlerin iyice zayıf düşürdüğü ve islamcı militanlar için hareket serbestisinin genişlediği Libya’ya; ordu ile islamcılar arasında ‘90’lı yıllarda yaşanan iç savaşlardan bu yana zayıf düşmüş olan Cezayir’e çekilebilirler. Ve bu ülkelerin topraklarını, geniş çöl alanlarını kendi lojistik üslerine çevirebilir, Mali ile savaşı daha güçlü verebilirler. Ya da Fransa’nın geri çekilmesini bekleyebilirler. Tam bu ne nedenle, Fransa eski başbakanı Villepin, “Mali, Fransa’nın Irak’ı olacak; en kısa sürede buradan çıkmalıyız” diye açıklama yaptı.

Zaten ilk yankı Cezayir’den geldi bile. Cezayir hükümeti, Mali işgaline destek olmayacağını, asker göndermeyeceğini açıklamıştı. Ancak arkasından, Fransız uçaklarına hava sahasını açtı. İşgal başladığında ise, radikal islamcı örgütler savaşı Cezayir’e kaydırdılar. AQİM örgütünden ayrılan ve Cezayirli Muhtar bin Muhtar tarafından yönetilen “Kanla İmza Atanlar Tugayı” Cezayir’de bir eylem gerçekleştirdi. İngiliz BP ve Norveçli Statoil şirketlerine ait bir doğalgaz tesisini işgal etti ve aralarında ABD’li, Fransız ve İngilizlerin bulunduğu 41 yabancı ve çok sayıda Cezayirli çalışanı rehin aldı. Bu eyleme karşı Cezayir ordusu tarafından gerçekleştirilen saldırı ise, gerçek bir fiyasko oldu. Söylemde, tesisteki rehinelere dönük bir “kurtarma” operasyonu yapılmıştı, ancak, içlerinde 35 rehinenin de bulunduğu onlarca insan, bu operasyon sırasında öldürüldü.

Tabi burada, Batı Afrika’daki El Kaidecilerin arkasında hangi emperyalist güçlerin olduğu sorusu öne çıkıyor. Fransız parlamentosundaki “komünist” senatörler, Mali’deki savaşçıları Katar’ın desteklediğini öne sürüyorlar. Katar’ın arkasında ise doğal olarak ABD duruyor. Afganistan’da El Kaide ile savaşan ABD’nin, Libya’da ve Suriye’de El Kaide’nin desteğini aldığı, savaşta onları öne sürerek başarı kazandığı zaten biliniyor. Mali işgaline doğrudan değil, dolaylı destek açıklamış olması da bu kanıyı güçlendiriyor. Keza, Afrika’nın bu en stratejik noktalarından birinde Fransa ile güç yarışına girmiş olması da şaşırtıcı olmaz. Diğer taraftan, “Amerika’nın Sesi” muhabiri, Nijer’deki El Kaidecilerin İran’dan satın alınmış silahları kullandığını, Mali’dekilerin de bu silahları kullandığı konusunda güçlü tahminler bulunduğunu söylüyor.

Bunların hangisinin doğru olduğunu bugün için bilmiyoruz. Kesin olarak bildiğimiz ise, emperyalistlerin pazar alanlarını ele geçirme mücadelesinde, kendi çıkarlarını gerçekleştirebilecek her türden ittifaka girişebildikleridir. Tarih bunun sayısız örneğiyle doludur.

 

Hedefteki ülkeler

Washington Post gazetesinde yayınlanan bir araştırmada, çoğunluğu Pan-sahel diye nitelenen Batı ve Kuzey Afrika’daki 30 ülkenin, ayrıca Asya’daki birçok ülkenin, bu yıl içinde bir darbe ile karşılaşması ihtimalinin çok yüksek olduğu söyleniyor. Bu ülkelerin en başında, Müslüman-Hıristiyan çatışmasının kolayca örgütlenebileceği Nijerya, Çad, Sudan ve Moritanya geliyor. Yanısıra, Yemen, Liberya, Afganistan, Bangladeş, Kamboçya, Senegal, Doğu Timor gibi birçok ülkenin, bir yıl içinde askeri ya da siyasi bir darbe yaşayacağı düşünülüyor.

Batılı emperyalistler, bu ülkelerin radikal islamcı ya da terör örgütleri tarafından yıpratıldığını,  hükümetlerin zayıfladığını ve dünyada “teröre karşı ortak mücadele” kapsamında müdahale edilmesi gereken ülkeler olduğunu söylüyorlar. Ancak elbette asıl neden bu değil.

Bu ülkelerin önemli bir kısmı, Çin’e bağımlı ülkeler. Sudan, Yemen, Nijerya, ABD ile ilişkilerini keserek Çin ile doğrudan ilişki kuruyor, ekonomik anlaşmalar imzalıyor, ABD’nin her türden siyasi-ekonomik saldırısına karşı Çin’in desteğini alıyorlar. Diğerleri ise, benzer biçimde ABD’nin kontrol etmekte zorlandığı, hegemonyasını tam olarak kuramadığı ülkeler. Oysa herbirinin ya stratejik bir önemi, ya da son derece değerli yeraltı zenginlikleri sözkonusu. Tam da bu nedenle, pazar kavgalarında belirleyici bir rol oynuyorlar. Bu ülkelerin çoğunun aşiret-kabile tarzı yaşamları, halkın kendi içindeki çelişki ve bölünmüşlükleri, emperyalistler tarafından kullanılmaya açık olmalarını ve iç savaşları beraberinde getiriyor.

* * *

Lenin, “kapitalizmde bozulan dengenin, geçici olarak yeniden kurulması için, sanayide krizden, politikada savaştan başka araç yoktur” der. (Eserler, Cilt. 5, sf. 150) Kapitalizmin dengesi bozulmuş durumda. Dünya pazarlarının hegemonyası artık ABD’den Çin’e doğru geçiyor, dengeler her geçen gün Çin’in lehine değişiyor. Ve sanayide kriz ile politikada savaş birarada şiddetlenerek yaşanıyor.

Dünyada 2008 yılından itibaren, kapitalist sistemin gördüğü en şiddetli ekonomik kriz yaşanıyor. Çeşitli önlemlerle bu krizin etkisi hafifletilmiş olsa bile, ikinci dalganın çok daha şiddetli olacağını artık burjuva ekonomistler bile itiraf ediyorlar.

Fransa bu durumdan en çok etkilenen ülkelerden birisi. Öyle ki, Fransa Çalışma Bakanı Michel Sapin, “Fransa’nın batmış bir ülke” olduğunu itiraf etti. Gelen tepkiler üzerine sözlerini geri almış olması bir şeyi değiştirmiyor. Fransa’nın ekonomik göstergeleri bunu doğruluyor. Ve Fransa, son iki-üç yıldır, ABD’nin tetikçisi misyonunu üstlenerek, savaş sonrasında en büyük rantı kapabilmek için savaşlara en önde girmeye çalışıyor. Libya ve Suriye’de öne atılması, Mali’de kendi sömürge savaşını vermesi, bunun ürünüdür.

Türkiye’nin Suriye savaşında bu kadar istekli olması, ABD’nin dünya genelinde bir savaş çığırtkanlığı yürütmesi, yine bu değişen dengelerin sonucudur. Ve Lenin’in öngörüsü, her geçen gün somut olarak doğrulanmaktadır.

 

Bunlara da bakabilirsiniz

Paris’te Yılmaz Güney anması

Devrimci sanatçı Yılmaz Güney, Paris’te komünist ve devrimci-demokrat kurumlar tarafından, mezarı başında anıldı. Anma, Yılmaz …

12 Eylül’ü protesto eden ve Aysel Tuğluk’un serbest bırakılmasını isteyen afişler asıldı

12 Eylül askeri faşist darbeye karşı direnişe çağıran afişler yapıldı. Ayrıca “Aysel Tuğluk ve hasta …

Adnan Yücel devrimin şairidir!

Faşist MHP’nin başkanı Devlet Bahçeli, Sivas’taki mitingde Adnan Yücel’in şiirini okumuş. Üstelik okuduğu dizelerin Pir …