Paris cinayeti ve “İmralı süreci”

sakine-cansiz3

İçlerinde PKK’nin kurucularından Sakine Cansız’ın olduğu üç kadın 9 Ocak’ta Paris’te katledildiler. Bu katliamın, Öcalan’la hükümet arasında görüşmelerin başladığı bir döneme denk gelmesi ve Avrupa’nın başkenti sayılan Paris’in ortasında gerçekleşmesi, birçok soru işaretini ve tartışmayı da beraberinde getirdi.

Böyle bir cinayeti kim ya da kimler işlemişti? Bunun altında yatan nedenler neydi? Kimlerin çıkarına hizmet ediyordu? Kime, ne mesaj verilmek isteniyordu? Katil ya da katiller ortaya çıkarılacak mıydı? Her zaman olduğu gibi bir tetikçi bulunacak, onun arkasında kimlerin olduğu karartılacak mıydı? vb…

Nitekim cinayetin üzerinden birkaç hafta geçtikten sonra, cinayetin en önemli zanlısı olarak Ömer Güney adında bir kişi tutuklandı. Ömer Güney, büyük ihtimalle Hrant Dink cinayetindeki Ogün Samast gibi, harcanmak üzere hazırlanmış bir kuklaydı. Bütün mesele o kuklanın iplerinin kimin elinde olduğunu tespit etmekti ki, işler o noktada karışıyor ve özellikle karanlıkta bırakılıyordu.

Paris cinayetinde de aynı sonuçlarla karşılaşmamanın tek yolu, bu cinayetlerin aydınlanması için yükselecek olan kitlesel mücadeledir. Kürt halkı başta olmak üzere tüm ilerici, devrimci güçler, cenazelere büyük bir katılım gösterdiler. Katillerin bulunması için Avrupa’da gösteriler yapıldı, halen bu yönde gösteriler sürüyor.

Ne var ki, sözde “barış süreci”ni bozmama adına, oluşan büyük tepki yatıştırılmaya çalışılıyor. Egemenlerin “yeni bir Habur olmasın” baskısı ile, Kürt halkının sevincini olduğu gibi, öfkesini ve kinini bastırması isteniyor. Yüzbinlerin katıldığı cenaze töreninde konuşanlar, hesap sormaktan değil, barıştan söz ediyor. Öyle ki, Ahmet Türk’ün Kandil’in bombalanmasından söz etmesi dahi, Başbakan’ı kızdırıyor. Başbakanın icazetiyle Öcalan’la görüştürüldüğü ima edilerek, böyle konuşursa ikinci kez gönderilmeyeceği söyleniyor.

Devletin Kürt hareketi üzerinde estirdiği “Habur” umacısı karşılığını buldu. Cenaze törenleri olabildiğince sessiz geçti. Kürt bayrakları bile açılmadı. Kitlesel fakat suskun, sloganların bile sınırlı atıldığı, öfkenin içe akıtıldığı törenler oldu. Belli ki, Kürt siyasetçileri “barışa zarar vermemek” adına kitleyi uyarmıştı. Devlet de cenaze töreni boyunca resmi tüm güçlerini ortadan çekerek, olası patlamaları önlemeye çalışmıştı. Burjuva medya, küçük bir kartona yazılmış olan “savaşın kazananı, barışın kaybedeni olmaz” sloganını, manşete çıkardı, cenazenin en önemli mesajı olarak onu işledi.

Bütün bu basınç ile Kürt halkı, bir kez daha suskun bir bekleyiş içine sokuldu. Fakat bu, öncekilere göre daha ihtiyatlı bir beklentidir. Beklentilerinin karşılanmadığı durumda ortaya çıkacak öfke seli, öncekileri de aşacak, hem devleti, hem de reformist barikatları yıkıp geçecektir.

 

Paris cinayetine farklı yaklaşımlar

Paris’te katledilenlerden Sakine Cansız, PKK’nin halen hayatta olan sınırlı sayıdaki kurucularından biriydi. Yıllarca hapishanelerde yatmış ve dik duruşuyla başta Kürt kadınları olmak üzere halkın büyük sevgi ve saygısını kazanmıştı. Böyle bir kişinin katledilmesinin yaratacağı etki hesap edilerek, Sakine Cansız hedef seçildi. Keza Fidan Doğan da, Avrupa’daki faaliyetin yürütücülerinden ve çok sevilen bir kişiydi. Dolayısıyla yöneticiler hedefe çakılarak bu cinayetler işlendi.

Bunların kadın olması ve Avrupa’nın göbeğinde, göz önündeki bir mekanda katledilmelerinin yaratacağı büyük infial, bilinerek yapıldı.

Doğal olarak her kesim, kendi meşrebine göre, bu cinayeti kimin işlediği üzerine çeşitli senaryolar yazdı, yorumlar yaptı. Daha cinayet haberi duyulur duyulmaz AKP yetkilileri, “iç hesaplaşma” dediler örneğin. O sırada Afrika gezisinde bulunan Başbakan da bu yönde açıklamalar yaptı. Burjuva medyanın belli başlı kalemleri, bu savı güçlendirmek için çalıştılar, PKK’nin bugüne dek “hain” ilan ederek öldürdüğü kişileri sıralamaya başladılar. Hatta Başbakan Erdoğan, Mazlum Doğan, Mahsun Korkmaz gibi PKK önderlerinin isimlerini sayarak, bilinçli bir karalama kampanyası yürüttü.

Başta BDP’li milletvekilleri olmak üzere Kürt halkının bu tür açıklamalara gösterdiği tepkiler üzerine kısmen geri adım atsalar da, “iç hesaplaşma” savını alttan alta işlemeyi sürdürdüler.

Soruyu, “bu cinayetten kimin çıkarı olur” şeklinde sorarak, katillere ulaşmaya çalışanlar ise, ağırlıklı olarak “İran-Suriye” istihbarat birimlerini işaret etti. Bunlara Rus gizli servislerini ekleyenler oldu. Kimisi İsrail’i, kimisi ABD’yi cinayetin failleri olarak gösterdi. Farklı uluslararası güçleri göstermekle birlikte, Fransa’nın da bu cinayete ortak olduğu, en hafifinden görmezden geldiği konusunda bir hemfikirlik oluştu. Çünkü cinayetin işlendiği “Kürt Enformasyon Bürosu” Paris’in en işlek caddelerinden birinde bulunuyordu ve Fransız polisi bu mekanı sürekli izliyordu.

Kürt hareketi de Fransa ve Türkiye üzerinde durdu. Her iki devletin yetkililerine çağrıda bulunarak cinayeti aydınlatmalarını, aksi halde onların üzerine kalacağını söylediler. KCK Yürütme Konseyi Başkanlığı, katliamın ardından yaptığı açıklamada, “bu katliam, uluslararası arka planı da olan Türk Gladyosu’nun işi” dedi. AKP yetkililerinin ve burjuva basının “iç hesaplaşma” söylemlerine tepki gösterdi ve bunu “hedef şaşırtmak” olarak nitelendirdi.

Sonuçta, birbirine zıt birçok görüş ortaya atıldı ve cinayetin birçok faili olabileceği söylendi. Ancak bu çok farklı kesimlerden farklı adresler gösterilse de, bunun İmralı’da başlayan süreci sabote etmek için yapıldığı noktasında hemen herkes birleşti. Ve katillerin amacına ulaşmaması için, sürecin devam etmesi gerektiğinde hemfikir olundu.

 

“İmralı süreci” bölgesel gelişmelerin bir sonucu

Kuşkusuz cinayetlerin zamanlaması önemliydi. Emperyalist kapışmanın merkezi durumundaki Ortadoğu’da Kürt sorunu kilit bir özellik kazanmıştı ve her emperyalist güç, onu kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak istiyordu. Zaten AKP hükümetinin başlattığı “İmralı süreci” de bu gelişmelerle doğrudan bağlantılıydı.

ABD, AKP eliyle bu konuda yol almak istiyordu. Asıl amaç, PKK’yi bir biçimde tasfiye etmekti. AKP yetkilileri bunu açık açık söylüyorlardı da. Başbakan Erdoğan ısrarla “Kürt sorunu yoktur, Kürt vatandaşlarımın sorunu vardır” diyor ve “terörle mücadele”nin devam edeceğini yineliyordu. Hatta “ya silahlarını teslim edip giderler, ya da bulundukları yerlerde imha edilirler” türünden tehditler savuruyordu. “Kürt açılımı”nın mimarı olarak gösterilen Beşir Atalay da, Kürtleri “entegre” etmekten söz ediyor, amacın PKK’yi silahsızlandırmak olduğunu belirtiyordu.

“İmralı süreci” adını verdikleri bu süreç, asıl olarak dış faktörlerin zorlamasıyla başlatılmıştı. Ortadoğu’da ABD’nin Türkiye’ye önemli bir rol biçerek oluşturduğu “Sünni blok” ile, arkasında Rusya ve Çin’in olduğu İran eksenli “Şii blok”un çatışmasında gelinen noktanın bir sonucuydu. ABD, uzun bir süredir Ortadoğu’da İran’ı “baş düşman” ilan etmiş ve onu çevreleme stratejisi izlemişti. Irak işgalinden sonra Suriye’yi de Libya gibi içten ve dıştan müdahalelerle düşürerek, İran’ı yalnızlaştırmayı hedefledi. Ne var ki, Irak’ta Şii Maliki Hükümeti, Kürt Federe Bölgesi’ndeki gelişmelerden duyduğu rahatsızlık ile de giderek İran’a yaklaşıyordu. Suriye’deki Baas rejimi de sanıldığından daha dirençli çıktı, içten-dıştan her tür müdahaleye karşı bugüne dek ayakta kalmayı başardı. Bu arada Suriye’nin kuzeyinde yaşayan Kürtler, (Batı Kürdistan) özerklik ilan etti. Irak’taki Federe Kürt Bölgesi, Irak Merkezi Hükümetiyle sıcak savaşın eşiğine geldi. Türkiye, Barzani’nin başında bulunduğu Kürt Bölgesi ile ilişkilerini arttırdı, bu bölgede çıkan petrolün başka ülkelere doğrudan ihraç edilmesine köprü oldu. Diğer yandan Suriye’deki Kürtlerin üzerine saldırıları yoğunlaştırdı. Irak sınırını Barzani eliyle kapattırarak, zor durumda bıraktı. Bütün bu baskılar, Suriye Kürtleri içinde etkin olan PYD’yi güçsüzleştirmek ve bir bütün olarak Kürtleri, Esad rejimine karşı savaştırmak içindi.

Öcalan ile yapılan görüşmelerde, PYD bu noktadan sıkıştırılıyordu. Yaklaşık bir buçuk yıllık bir aradan sonra kardeşi ile görüştürülen Öcalan, kardeşi aracılığıyla PYD’ye şu mesajı iletti: “Söyleyin onlara, Esad’ı desteklemekten vazgeçip Suriyeli muhaliflerle hareket etsinler. Hatta buna karşı çıkan Kürtleri gerekirse elimine etsinler. Araplarla yakınlaşsınlar.” (aktaran Eyüp Can, Radikal, 15.1.2013)

ABD’nin Ortadoğu’daki çıkarları, Türkiye’nin bölgede “Kürtlerin hamisi” rolünü üstlenmesini gerektiriyor. Ancak Türkiye’nin bugüne dek Kürt sorununda izlediği politika bunu imkansız kılıyor. ABD, Öcalan’ı Türk devletine teslim ettiği halde, PKK’yi tasfiye etmeyi başaramadılar. Bu doğrultuda atılan adımlar, hep kesintiye uğradı, sonuç alınamadı.

Öte yandan Ortadoğu’da değişen dengeler, PKK’yi de etkiliyor ve politikalarında değişiklikler gündeme geliyordu. Örneğin Irak işgali döneminde ABD ile işbirliğini savunan,  “demokratik sömürgecilik” diyerek onu kutsayan Osman Öcalan ve ekibi, PKK içinde ağırlığını kaybetti ve ardından bir kopuş yaşandı. Bu durum, PKK’de ABD’ye güveni sarstı ve mesafeli yaklaşmaya yol açtı. Suriye’deki son gelişmeler de PKK içinde ABD karşıtlığını güçlendirdi. Aynı dönemde İran, PJAK’la ateşkes sürecini başlattı. Hatta İran’ın PKK liderlerinden Murat Karayılan’ı bir süre tutsak edip, belli sözler aldıktan sonra serbest bıraktığı söylendi.

Kısacası bölgedeki tüm güçler Kürtler ve PKK üzerinde etkin olma savaşı verdiler, veriyorlar. Böyle bir ortamda ABD ve AKP açısından en akıllısı, ellerinde tutsak olan Öcalan üzerinden PKK’yi etkisiz hale getirmekti. Öyle de yaptılar. “İmralı süreci” dedikleri dönemi böyle başlattılar.

 

Bütün emperyalistler ve işbirlikçiler, katildir

Şimdi deniyor ki, “Paris cinayeti, ‘İmralı süreci’ni baltalamak için yapıldı”. Bu süreci ABD, AKP eliyle başlattıysa, neden onu baltalayacak bir girişimde bulunsun? Bunu ABD karşıtlarının yapması daha mantıklı değil mi? Dolayısıyla gözleri, İran’a, Suriye’ye, Rusya’ya çeviriyorlar.

Elbette bu devletlerin yapma olasılığı vardır. Bütün emperyalistler PKK’yi kendi amaçları doğrultusunda kullanmak için, cinayet dahil her tür yöntemi devreye sokarlar. Buna ABD dahildir. Cinayetlerin “İmralı süreci”ni baltalamak için yapıldığından hareketle, sürecin mimarlarından ABD ve Türkiye’yi, işin içinden sıyırmak, doğru bir yaklaşım olamaz.

En başta masaya daha güçlü bir şekilde oturmak için bile, PKK’ye darbe vurmak, liderlerine gözdağı vermek isterler. Zaten “İmralı süreci” için AKP’nin yürüttüğü propaganda, PKK’nin askeri olarak yenildiği ve liderlerinin tutuklanmama karşılığında silahları bırakmaya hazır olduğu şeklinde değil midir? Böylece şoven kesimlerin tepkileri yumuşatılmakta, sürecin önündeki engeller temizlenmektedir.

Diğer yandan Başbakan Erdoğan, Öcalan’la görüşmelerden sonra bile, “teröristle mücadele”nin süreceğini söylemiş ve Kandil yeniden bombalanmaya başlamıştı. Türkiye, yıllardan beri PKK liderlerine suikast yapmak için ekipler hazırlamış, planlar yapmıştı. Ellerinden gelse tüm PKK kadrolarını imha etmek isterler. Bugün “İmralı süreci”ni başlatmaları da, “ez ve çöz” politikasının başarısız olmasındandır. Yoksa, ezerek çözme arzusundan vazgeçtiklerinden değil! Ve sözde “barış süreci”nde de bu yöntemleri kullanmaya devam edeceklerdir. Dolayısıyla AKP’nin böyle bir süreci başlatmış olması, Türkiye’yi bu cinayetleri işlemekten otomatikman aklamaz.

“Derin devlet” denilerek, AKP dışında kesimlerin cinayeti işleme ihtimali üzerinde durulması, AKP’ye sunulan en büyük destektir. Bugün başta MİT ve Ordu olmak üzere AKP, devletin en önemli kurumlarında üstünlüğü ele geçirmiş durumdadır. Elbette bu kurumlarda AKP karşıtları halen mevcuttur, güç kaybetmiş olsalar da bu tür cinayetleri işleyebilirler. Bilindiği gibi Türkiye, 80’li yıllarda Çatlı, Ağca, Kırcı gibi faşist tetikçileri, ASALA militanlarını öldürmek üzere Avrupa’ya salmıştı ve bunlar birçok cinayet işlediler. Bu yönüyle Türkiye sabıkalıdır, sicili hayli kabarıktır. Ancak içinde bulunan konjonktürde devlet desteğiyle bu tür cinayetlerin işlenmesi, AKP’den bağımsız olamaz.

Paris’te katil zanlısı olarak tutuklanan Ömer Güney’in, son bir yıl içinde Türkiye’ye 6 kez geldiği, son olarak Aralık ayında Türkiye’de olduğu, Ankara’da bir otelde kaldığı, bazı kişilerle görüştüğü vb. daha ilk anda ortaya çıkan bu olgular, Türkiye’nin cinayette parmağı olduğunu göstermektedir. Sözde MİT araştırmaktadır. Daha önceki cinayetlerde olduğu gibi üstünü örtmek için uğraşacakları kesindir. Çünkü tetiği kimin çektiği değil, arkasında kimlerin bulunduğu önemlidir ve her zamanda muğlak bırakılan, gösterilmeyen yer burası olur.

Hatırlanacaktır, ABD’nin Ankara Büyükelçisi Ricciardone, Ekim ayında yaptığı bir açıklamada, “Usame Bin Ladin operasyonunda uygulanan taktikleri Türkiye’ye önerdik” demişti. Erdoğan da, Bin Ladin’in bir evde kaldığını, PKK liderlerinin ise dağda olduğunu söyleyerek farklı koşullar olduğunu belirtip, ABD’nin bu önerisini reddettiklerini bildirmişti. Oysa hiç de öyle olmadığı anlaşıldı. Büyükelçi’nin bu açıklamasından bir ay kadar önce, Türk ve Amerikan özel kuvvetleri, Bin Ladin tarzı “sofiktike operasyonlar” üzerine birlikte tatbikat yapmışlar. Tatbikat, ABD’nin Kolorado kentinde 10-28 Eylül’de gerçekleşmiş ve 15 Türk komandosu böyle operasyon yapmak üzere eğitilmiş.

Cinayetin tetikçisi olarak yakalanan kişinin Türkiye ile ilişkileri varsa, arkasında ABD’nin olması en güçlü ihtimaldir. Hele ki cinayetin işlendiği tarihten üç-dört ay önce birlikte tatbikat yaptıkları göz önüne alınırsa, bu ihtimal daha da kuvvetlenir. Türk egemenlerinin, Sri Lanka’da “Tamil Kaplanları” katledilirken de ağızlarının suyu akmış ve Sri Lanka tarzı bir “çözüm”ü ne kadar arzuladıklarını ortaya koymuşlardı. Benzer şekilde Bin Ladin öldürüldükten sonra da PKK liderlerinin bu şekilde katledilmesi üzerine çok durulmuştu. Buna uygun olarak da Türk kontrgerillasının ABD ile birlikte tatbikatlar yaparak eğitildikleri, sonradan açığa çıktı.

Bütün bunlar alt alta geldiğinde, Paris’teki cinayetin ABD-Türkiye ortaklığı içinde işlenmiş olabileceği ihtimalinin hiç de yabana atılmayacağı, hatta güçlü bir olasılık olduğu görülür.

* * *

Paris cinayeti, bir kez daha gösterdi ki, emperyalistler ve işbirlikçileri, kendi çıkarları için, katliam, cinayet, işkence vb. her tür insanlık dışı yöntemi devreye sokarlar. Paris’teki üç devrimci kadını, şu ya da bu emperyalistin maşası öldürmüş olabilir. Ama tüm emperyalistler ve işbirlikçileri, onların düşmanıdır, katilidir. Çünkü onlar, devrimci olan, ilerici olan, insanlığa hizmet eden her şeye düşmandırlar. Paris’teki cinayeti içlerinden birinin işlemiş olması, diğerleri aklamaz. Dün olduğu gibi yarın, onlardan biri de, benzer cinayetler işleyecektir. Dolayısıyla kurşunlar, özgür ve eşit bir Kürdistan ve dünya özlemine sıkılmıştır.

Kürt halkı, bu uğurda en yiğit evlatlarını kaybetti. Sürüldü, aşağılandı, katledildi. Nice bedeller ödedi. Daha da ödeyeceğinden başka… Tek tek katillerin peşine düşerek, bunların intikamını alabilmek mümkün değil. Kuşkusuz katiller bulunmalı ve cezasını çekmeli. Fakat asıl büyük düşman emperyalistler ve işbirlikçileridir. Bunu unutmadan, asıl okları oraya yöneltmek gerekir.

Bunlara da bakabilirsiniz

İran’da kitleler sokakta

İran’da 22 yaşındaki genç bir kadının polis tarafından öldürülmesi, ülkede son yılların en büyük kitle …

12 Eylül ve Nevin Berktaş belgeseli…

12 Eylül’ün yıldönümünde, Nevin Berktaş ile röportaj yapıldı ve bir belgesel hazırlandı. Oda TV’nin hazırladığı, …

12 Eylül ve sonrası değerlendirme söyleşileri…

12 Eylül Askeri Faşist Darbesi sonrasında, adaletsiz geçen 42 yılın ardından, Devrimci 78’liler Federasyonu’nun katılım …