Geçmişten günümüze KEMALİZM-II

internette-arkasayfa-yazilari-icin

Geçen sayımızda Kemalizmin hangi koşullarda şekillendiğini, İttihatçılarla olan bağlarını, sınıfsal kökenini ortaya koymuştuk. Türk ticaret burjuvazisinin temsilcisi olarak Kemalizm, henüz ulusal kurtuluş savaşı sırasında emperyalistlerle ilişkiye geçmiş, onlara çeşitli tavizler vermişti. Dolayısıyla anti-emperyalistliği son derece sınırlı ve cılızdı.

Diğer yandan ulusal kurtuluş savaşının başarıya ulaşmasında, emperyalist işgale karşı Anadolu halklarının milisler kurarak direnişe geçmelerinin; yanı sıra dış faktörlerin, özellikle de 1917 Ekim Devrimi’nin büyük bir rolü olmuştu. Öyle ki, Ankara Hükümeti’nin ilk dış ziyareti ve ilk anlaşmaları, yeni kurulan Sovyet devletiyle yapılmıştır. Ünlü Sakarya Meydan Savaşı’nın kazanılmasında, Sovyetler Birliği’nin silah ve para yardımı, belirleyici önemdedir. Yunan ordusunun silah üstünlüğü bu şekilde dengelenebilmiş ve Anadolu’nun ortalarına kadar ilerlemesi durdurulabilmiştir. Keza o dönemki Ankara Hükümeti’nin bütçesinin çok üzerinde bir para desteği sağlanmıştır.

Ama sosyalist SB’nin ulusal kurtuluşa katkısı, silah ve para desteğinin çok üzerindedir. Osmanlı’yı işgal eden emperyalist blokun başını çeken İngiltere, Ekim devrimiyle birlikte gerek kendi ülkesinde işçi sınıfının, gerekse sömürgesi altındaki halkların büyük direnişiyle karşılaşır. İngiliz ordusunda isyanlar başgösterir. Bir de SB ile Ankara Hükümeti arasında gelişen ilişkiler, halkın Bolşeviklere artan ilgisi, İngiliz burjuvazisini iyice korkutur. Rusya’dan sonra Türkiye’nin de emperyalist kamptan kopma ihtimali, onu Ankara Hükümeti ile anlaşmaya zorlar.

Kemalistler ise, bir yandan SB ile ilişkileri geliştirirken, bir yandan da emperyalistlere güvenceler vermekte, ne kadar anti-komünist olduklarını göstermektedirler. Ulusal kurtuluşu sosyal kurtuluşla birleştirmek için ülkeye gelen Mustafa Suphi ve yoldaşlarını Karadeniz’de boğdurtması, bunun en çarpıcı örneğidir.(*) Ayrıca “Amasya Tamimi”nden başlayarak Erzurum ve Sivas Kongreleri’ne kadar aldıkları tüm kararlarda, emperyalistlere Osmanlı’dan kalan borçları ödeme sözü verilmiştir. 1920 yılında İtalya, 1921 yılında Fransa ve 1923 yılında İngiltere ve Amerika ile yapılan anlaşmalarda, “siyasal bağımsızlığın” tanınması karşılığında, çeşitli imtiyazlar sağlanmıştır.

Bütün bunlar, Kemalizmin komünizme olan düşmanlığını, emperyalistlerle işbirliğine yatkınlığını, daha ulusal kurtuluş savaşı sırasında gösterdiğini ortaya koymaktadır. Onun temel sorunu, her burjuva sınıf gibi, kendi iktidarını kurmak, kendi pazarında söz sahibi olabilmektir. O güne dek ağırlıklı olarak “gayrimüslim”lerin (Yahudi, Rum, Ermeni) aracılığı ile kurulan emperyalist ilişkiyi, Türk burjuvazisinin yapmasını sağlamak ve sermayeyi burada toplamaktır. Bunun için de iktidarı ele geçirdiği andan itibaren, bir yandan “gayrimüslim”ler, ezilen ulus ve topluluklar üzerinde, bir yandan da yoksul köylü ve işçiler üzerinde baskı ve sömürüyü arttıracaktır. İşçi birlikleri kapatılacak, grevler yasaklanacak, bunlara önderlik eden işçiler zindana tıkılacaktır. Benzer şekilde Kürt ulusal ayaklanmaları kan ve zulümle bastırılacak, toplu katliamlarla ezilecektir.

“İstiklal Mahkemeleri” ve “Takrir-i Sükun” yasalarıyla Kemalistler, hem kendilerine muhalif klikleri hem de ezilen ulus, mezhep ve emekçi kitleleri baskı altına alarak, siyasi tekelini kurmayı başarır. Tek parti diktatörlüğü ile faşistleşme yönünde adımlar atarlar. Başta 141 ve 142. maddeler olmak üzere ceza yasalarını faşist Mussolini İtalyası’ndan alırlar. Yasaların yanısıra demagojileri de benzerlik gösterir. O dönemin faşist partileri gibi korporativizm uygulayarak, “sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir kitle” demagojisine başvururlar. Kemalist partinin tüm meslek gruplarının, “birbirinin muarızı olmayan tabakaların ufak menfaatlerini” temsil ettiğini propaganda ederler. Kapitalistlerle işçilerin ortak siyasi, mesleki örgütlenmesini savunur, işçi ve işveren çatışmalarına “tarafsızlık” maskesiyle müdahale ederler. vb…

Hal böyleyken, Türkiye solu ve devrimci hareketinde Kemalizmin etkisi yıllar yılı sürmüştür. Kuşkusuz bunda emperyalist işgale karşı yürütülen mücadeleye ve Osmanlı gericiliğine son vermesine atfedilen önem vardır. Fakat Kemalizmin gerek anti-emperyalistliği, gerekse dinci-gericiliğe karşı mücadelesi, hem sınırlı, hem de sorunludur. Kemalizmin pragmatizmi her iki alanda da kendini ortaya koymaktadır.(**)

Buna karşın Kemalist aydınlar, onu kendi gerçeğinden çok farklı bir şekilde göstermeyi başarırlar. Daha önce TKP’nin önderlerinden olan Vedat Nedim Tör, Şevket Süreyya Aydemir gibi döneklerin Kemalizme biat etmesiyle, bu propaganda daha da güçlenir.

Bu bölümde Kemalizmin Türkiye sol ve devrimci harekete etkisinin nedenleri, tarihsel süreç içindeki evrimi ve bugün gelinen noktayı irdeleyecek, bu kapsamda Kemalizmi yerli yerine oturtmaya çalışacağız.

 

Devrimci harekette

Kemalizmin etkilerinin tarihçesi

Türkiye’de kendine “sol” diyen kesimlerin Kemalizmden etkilenmeleri çok eskiye dayanır. Kurtuluş Savaşı döneminden bu yana bu etki düzeyleri kimi dönem artarak, kimi dönem azalarak hep sürmüştür.

Esasen “halkçılık” olarak adlandırılan “popülizmin” Türkiye sol hareketine yansıması, kendini Kemalizme duyulan yakınlıkla ortaya koymuştur. Türkiye’nin 1920’li-30’lu yıllarındaki sosyo-ekonomik yapısı da buna nesnel bir zemin oluşturur. Ülkenin iktisadi geriliği, küçük-burjuva kesimlerin ağırlığı, köklü bir komünist geleneğin olmayışı, ulusal kurtuluş sürecinin yaşanması gibi faktörler, Türkiye’deki devrimci hareketin Kemalizm’den etkilenmesini arttıran koşullardır.

Mustafa Suphi ve yoldaşlarının katledilmesinin ardından TKP’ye hakim olan Şefik Hüsnü ve çevresi, Kemalistlerin önderliğinde kazanılmış “siyasi bağımsızlığı”, ekonomik bağımsızlıkla birleştirmeyi ve bu şekilde devrimi tamamlamayı savunmuşlardır. O yıllarda çıkarılan Aydınlık dergisi, Kemalistleri, “büyük liman şehirlerinde mevzilenmiş ‘mali sermayedarlığa’ karşı, Anadolu’da mevzilenmiş, ‘sinai sermayedarlığın’ politik temsilcisi” olarak görmektedir ve Kemalist hükümetten büyük bir beklenti içindedir. Kemalistlerin emperyalizmi gerileteceği, feodal kalıntıları tasfiye edeceği umudunu taşımakta, bu yönde tahliller yapmaktadırlar. Bunların başında, “yabancı kapitalizme karşı, ulusal kapitalizmin geliştirilmesi” tezi vardır. Ulusal kapitalizmin, emperyalizmin radikal bir karşıtı olduğu ve üretici güçleri geliştirerek sosyalizme geçişin zeminini hazırlayacağı düşüncesindedirler.

“Üretici güçler teorisi” olarak da bilinen bu revizyonist görüş, sonrasında Maocu “Üç Dünya Teorisi” ve “Milli Demokratik Devrim” gibi sınıf işbirliğini öngören teorilerle birleşince, bu tezler, Türkiye devrimci hareketine damgasını vuran birçok kişi ve örgütlerce uzun yıllar savunulmuştur.

Elbette bunda Mustafa Kemal’in halkçı, anti-kapitalist sloganları kullanmasının rolü vardır. Ayrıca Kemalist burjuva aydınlar, bu yanıltıcı demagojilere teorik bir biçim vermeye çalışmış ve Kemalizmin başta aydınlar olmak üzere sol kesim üzerinde etkili olmasını sağlamışlardır. Bunların başında da TKP dönekleri, Vedat Nedim Tör, Şevket Süreyya Aydemir ile Yakup Kadri gibi aydınlar gelmektedir. Bu kişilerin 1930’larda çıkardıkları “Kadro” dergisi, Kemalizmi ustaca yayma ve olduğundan çok farklı gösterme görevini yerine getirmiştir. Türkiye toplumunun “sınıfsız kaynaşmış bir  kitle” olduğu demagojisinden, Kemalizmin “mazlum halkların kurtarıcısı” olduğuna dair efsanelere kadar, bugün de kullanılan pek çok argüman, o zamanlardan oluşturmuştur. Kemalizme tutarlı bir ulusal kurtuluşçuluk yüklendiği gibi, ekonomik kurtuluş yolu olarak da “devlet kapitalizmi” (KİT’ler) gösterilmiştir. Bu yönleriyle KADRO Hareketi, Kemalist aydınlar eliyle liberal popülizmi Türkiye soluna aktaran, en önemli kanallardan biridir.

Bir başka propaganda ise, CHP Hükümeti tarafından 1940’larda açılan “Köy Enstitüleri” aracılığıyla yapılmıştır. O dönem SB’nin “politeknik eğitim” tarzından etkilenerek açılan bu enstitülerin asıl amacı, köylerdeki koyu cehalet ve gericiliğe karşı mücadele edecek ve Kemalist ideolojiyi en ücra köşelere yayacak kadrolar yetiştirmekti. Ancak, egemenlerin beklentilerini aşan biçimde, devrimci-demokrat fikirlerin boy attığı alanlara dönüşünce, kısa zamanda kapatıldı. Sonradan enstitüler “sosyalizmin nüveleri” olarak lanse edilmiş ve oralardan mezun olan bazı yazarlar, bunun propagandacısı durumuna getirilmiştir. Bunlar yazdıkları roman ve öykülerde köylülerin yoksulluğunu, eğitimsizliğini duygusal bir şekilde işlerken, kırsal alandaki sınfsal çelişkileri örtbas eden bir yaklaşım içinde olmuşlardır. Fakat genç kuşaklar üzerinde önemli bir ideolojik etki yaratarak, Kemalizmin daha geniş kesimlere yayılmasında önemli bir rol üstenmişlerdir.

27 Mayıs 1960 darbesinin ardından ortaya çıkan akımların başında TİP vardır. TİP’in kurulması, gelişen işçi sınıfı hareketinin bir habercisidir. Ama kurucuları Mehmet Ali Aybar’dan, sonrasında başına geçen Behice Boran’a kadar uzanan süreçte TİP, programı ve mücadele taktikleriyle, Avrupa sosyal-demokrat işçi partilerinden farklı değildir. Bütün faaliyetlerini burjuva seçim takvimine bağlayan ve burjuvazinin icazet sınırları dışına taşmayan bir öze sahiptir. TİP içinde de Kemalizmin etkisi varlığını sürdürecektir.

Türkiye devrimci hareketini etkileyen bir diğer akım, YÖN’dür. Başını Doğan Avcıoğlu’nun çektiği bu akım, Kemalizmin sol yorumuyla “Türk sosyalizmi”ni birleştirmiş -esasında Kruşçevcilerin ortaya attıkları- “kapitalist olmayan kalkınma yolu”nun Türkiye versiyonunu oluşturmuştur. Emperyalizme ve feodal kalıntılara karşı öne sürdüğü talepler, liberal popülizmin ötesinde değildir. Programını gerçekleştirme yöntemi de yukarıdan aşağıya tezgahlanacak bir ordu darbesidir. D. Avcıoğlu’na göre, toplumun esas devrimci gücü ve öncüsü, Kemalist aydınlar ve ordunun “sol” kanadını oluşturan “zinde kuvvetler”dir.

Esasında milliyetçi bir akım olan YÖN çizgisi, sınıf mücadelesinin geri düzeyi ve komünist bir alternatifin olmadığı dönemde etkili olmuş, fakat devrimci hareketin gelişmesiyle birlikte siyaset sahnesinden kaybolmuştur. Buna karşın ideolojik etki gücü, kendinden sonraki akımlar üzerinde sürecek, onları kendi manyetik alanında tutabilecektir.

Mihri Belli’nin başını çektiği MDD (Milli Demokratik Devrim) çizgisi, YÖN başta olmak üzere, kendinden önceki akımlardan oldukça etkilenmiştir. Mihri Belli de, toplumu “gayri milli sınıflar” ile “millici sınıflar” olarak iki kampa ayıracak, “millici” kampa milli burjuvaziyi ve Avcıoğlu’ndan esinlendiği “asker-sivil aydın zümre”yi koyacaktır. Bu yönleriyle MDD çizgisi de Kemalizmden kopamamış, aksine Kemalizmin etkisini derinleştirerek sürdürmüştür. MDD’nin sosyo-ekonomik tahlili, Avcıoğlu’nun “Türkiye’nin Düzeni” adlı kitabının kaba özetidir. Ne yazık ki, bu tarz, sonraki yıllarda da sürüp gidecektir.

MDD çizgisi, gençliği etkilemek için radikal görünmesine karşın, Avcıoğlu’ndan, Ş. Hüsnü’den, Mao’dan esinlenen son derece eklektik pasifist bir çizgiye sahiptir. Kemalizm hayranlığını körükleyerek, gençliği ılımlı bir çizgide tutmaya çalışır. Zaten 12 Mart öncesi “sol” cuntacılardan medet umacak, onlarla işbirliği yapacaktır.

Şefik Hüsnü’nün yolunu izleyen Doğu Perinçek’in TİİKP’i ise, o yıllarda yayınlanan Şafak dergisinde Kemalizmi, “orta burjuvazinin devrimci kanadının ideolojisi” olarak tanımlamaktadır. Tarihi tersyüz ederek, “proleter devrimler ve ulusal kurtuluş savaşları çağının” Türk ulusal kurtuluş savaşıyla başladığını söylemektedir. Oysa Türkiye’de kurtuluş savaşı başlamadan önce, 1917’de Ekim devrimi gerçekleşmiş ve bu devrimle birlikte “proleter devrimleri çağı” başlamıştır. “Ulusal kurtuluş savaşları çağı” diye uyduruk bir çağ yaratan Aydınlık’tır. (Benzer tezleri, Aydınlık bugün yeniden piyasaya sürmüştür. Bu kez 1915 yılındaki Çanakkale Savaşı’nın Ekim Devrimi’ni yarattığını savunmakta, kurtuluş savaşını da, I. emperyalist savaşın başladığı tarihe; 1914’e kadar götürmektedir.)

Türkiye devrimci hareketi, ‘60’lı yıllarda yeniden dirilirken, sırtında böyle kamburlar taşımaktadır. Üstelik dünya çapındaki gelişmeler de, bu süreci derinleştiren bir rol oynamıştır. Kore ve Küba’dan başlayıp Vietnam’a uzanan geniş bir anti-emperyalist devrimler dalgası, bir yandan Maoculuğun, diğer yandan hain Kruşçev revizyonizminin yaydığı hava, durumu daha da ağırlaştırmıştır.

‘60’lı yıllarda devrimci gençlik hareketi, dünyada ve ülkemizde gelişen devrimci dalgayla birlikte daha etkin bir şekilde ortaya çıkar. Başlangıçta FKF ve TİP içinde kendini ifade etmeye çalışır, fakat TİP’in burjuva reformist özünü fark ederek, kısa sürede ondan uzaklaşır. M. Belli’nin MDD çizgisinin yanında saf tutar. Ardından Dev-Genç içinde emperyalizme ve faşizme karşı militan bir eylemlilik süreci başlar. Fakat ideolojik olarak, ulusal kurtuluşçu, devletçi çizgiden, Kemalist slogan ve marşlardan etkilenmektedir. En sık atılan slogan “Tam Bağımsız Türkiye”dir. Sosyalizm vurgusu ya hiç yoktur, ya da çok sınırlıdır. Dönemin en önemli eylemlerinden biri, Samsun’a yürüyüştür. Gerek sınıfsal yapısı, gerekse toyluğu, teorik geriliği, sosyalizm adına bu popülist-milliyetçi etkilere açık hale getirmiştir.

Rus Narodniklerine benzer şekilde “halka gidiş” kampanyaları düzenlenir. Dev-Genç üyesi öğrenciler gruplar halinde köylere giderler, üretici mitingleri düzenler, toprak işgallerine katılırlar. Halkın hızla devrime yöneleceğine inanmaktadırlar. Fakat umduklarını bulamazlar. Bir de devletin ve sivil faşistlerin arka arkaya saldırılarıyla karşılaşınca, “sabırsızlık zamanı” başlar. Dünya çapında esen radikal rüzgarların da etkisiyle, Mao, Lin Biao, Castro, Che, Giap, Marighella’nın görüşleriyle tanışırlar. MDD’nin parçalanma süreci, bu ortamda gerçekleşir.

Devrimci gençliğin dinamizmi ve dünyada esen rüzgarlara açık yapısı, sistemleşmiş pasifist-liberal kalıpları kırar. M. Belli, D. Perinçek, H. Kıvılcımlı bir tarafa; THKP-C, THKO, TKP-ML diğer tarafa ayrışır. Yasalcı barışçı liberal oportünizm ile radikal devrimci demokrasi arasında bir “kopuş” yaşanır. Devrimci kanat, bazı liberal görüşleri terk ederek, devrimci harekete yeraltı, profesyonel devrimcilik ve silahlı eylem gibi yeni ögeler katarlar.

Fakat bu, ML temelde bir kopuş olmadığı için, MDD teorisinin pek dışına çıkamazlar. Dolayısıyla Kemalizmin etkilerini -eskiye göre azalmış da olsa- taşırlar. Bunu en açık haliyle THKP-C’nin önderi Mahir Çayan’ın yazılarında görürüz. M. Çayan, kendinden öncekiler gibi, Kemalizmi “emperyalist boyunduruk altındaki bir ülkede doğu halklarının milli kurtuluş bayrağını yükselten, emperyalizmi yenerek milli kurtuluş savaşlarını açan bir küçük burjuva milliyetçiliği” olarak niteler. Aydınlık ile yaptığı polemikte de Kemalizm için, “Türkiye’deki küçük-burjuvazinin en radikal çizgisinin temsilcisi” tanımını yapar. (Bütün Yazılar sf:66, Eriş Y.) THKO’nun bugüne kalan yazılı bir belgesi olmadığından alıntılar yapamıyoruz. Fakat Kemalizm konusunda benzer görüşleri savunduğu biliyoruz. Bu konuda İbrahim Kaypakkaya’nın kurduğu TKP-ML’yi ayrı tutmak gerekir. Fakat Kaypakkaya, Kemalizmi savunanları sert bir şekilde eleştirirken, diğer uca savrulur, şabloncu yakıştırmalar yapar. Ona göre Kemalizm “Türk komprador büyük burjuvazisi ile toprak ağaları sınıfına” dayanmaktadır. Kemalist iktidar, “sözde demokratik, özde faşist bir diktatörlüktür.” Kaypakkaya, yanlış bir şekilde “işbirlikçi” ile “komprador”u; her tür diktatörlükle “faşizm”i eş anlamda kullanılmaktadır. Buna karşın Kaypakkaya, Türkiye devrimci hareketinde Kemalizm etkisine en ciddi darbeyi indirendir. (Bkz: İ. Kaypakkaya Seçme Yazılar, Umut Y. Kemalizm bölümü)

’71 sonrası da devrimci örgütlerin ezici çoğunluğunda Kemalizmin etkisi devam eder. ’79 yılında kurulan Mustafa Suphi’lerin TKP’sinden sonra ilk komünist örgüt TİKB ise, Kemalizmi, “Rum, Ermeni, Yahudi gibi azınlık milliyetlere mensup kompradorların yerini almak isteyen Türk ticaret burjuvazisi”nin temsilcisi olarak niteler. “Önderliğin burjuva sınıf karakteri, emperyalizme ve feodalizme bağlarının yanında, daha baştan itibaren devrim korkusuyla hareket etmesi nedeniyle, ulusal kurtuluş savaşının cılız bir anti-emperyalist nitelik taşıdığı” belirtilmekte, “daha ulusal ayaklanma zafer kazanmadan, işgalci emperyalistlerle uzlaşma girişimlerinde bulunduğu” söylenmektedir. “79 Platformu” olarak geçen belgede belirtilen bu tespitler, Kemalizmi ve ulusal kurtuluş savaşının niteliğini yerli yerine oturtması bakımından, bugün için de önemini koruyan tespitlerdir.

Lenin, Rusya’da Narodnikleri (Halkın İradesi) “bir yüzüyle geçmişe, öteki yüzüyle geleceğe bakan bir Janus’a” benzetir. Türkiye’deki Kemalistler, Narodnikler’den birçok bakımdan farklılıklar arzetse de, benzer bir tanım yapmak yanlış olmaz. Osmanlı’ya göre (mutlak ya da meşruti monarşi) TC, ileriyi temsil eder. Fakat kendi çağında gerçekleşen demokratik ve sosyalist devrimlere göre tabi ki, geridir. Ya da Kemalistlerin emperyalist işgale karşı mücadelesi ilerici ve desteklenmesi gereken bir yön iken, iktidarı ele geçirmeye başladığı andan itibaren emperyalistlerle, feodallerle uzlaşması, ezilen uluslara işçi ve yoksul köylülüğe uyguladığı baskı ve şiddet ile gericidir. (***)

 

’80’li yıllardan bu yana Kemalizm

‘80’li yıllar, sadece Türkiye’de değil, dünya ölçeğinde de karşıdevrimci rüzgarların baskın olduğu “beyaz terör yılları”dır. Türkiye’de 12 Eylül askeri faşist darbesi, başta devrimci örgütlere ağır darbeler indirmiş, işçi ve emekçiler üzerinde çok büyük bir baskı ve sömürü sistemi kurmuştur.

Devrimci hareketin direnişsiz yenilgisiyle daha da ağırlaşan bu dönem, her tür savruluşa açık olan bir dönemdir aynı zamanda. 12 Eylül yenilgisiyle, eski radikal mevzilerinde direnemeyen küçük-burjuva sosyalizmi, bazen davayı terke, bazen de liberalizme ve troçkizme hızla dönüş yapar. Dolayısıyla ‘80’li yıllardan itibaren devrimci harekette Kemalizmin etkisi kırılmakla birlikte, bu ML bir temelde değil, liberal-troçkist savruluşların bir sonucu olduğundan, bu uçtan diğer uca kayılmıştır.

Kemalizmin etkisinin kırılmasında, hiç kuşkusuz 12 Mart ve 12 Eylül askeri darbelerinin büyük bir rolü olmuştur. Özellikle 12 Eylül, bu konuda da ayrı bir yere sahiptir.

Ordu, her dönem Kemalizmi bayrak edinmiş bir kurumdur. 12 Eylül cuntası da kitleleri baskı altında tutmanın ideolojik argümanı olarak Atatürkçülüğü çok fazla öne çıkarmış, hatta Atatürk posterlerini ev ve işyerlerine asmayı dayatmış, okullara zorunlu Atatürkçülük dersi koymuş, her yere Atatürk heykelleri dikmiş, resmini ve sözlerini nakşetmiştir. 12 Eylül’ün bu ifrada varan Atatürkçülük vurgusu, cunta ile Atatürkçülüğün özdeşleşmesine ve tepkilere yol açar. O yıllarda Atatürk’ün “Beton Mustafa” olarak adlandırılması ve bunun kitleler tarafından benimsenmesi boşuna değildir.

Devrimcilerin ezici çoğunluğunun zindanlarda olduğu o yıllarda, faşist yaptırımların birçoğu da Atatürkçülüğün dayatılması şeklindedir. İstiklal Marşı’nın, Atatürk’ün Gençliğe Hitabe’sinin ezberletilmesi, Atatürk resimlerinin duvarlara çizdirilmesi, zorunlu ders haline getirilmesi vb. ile sadece dışarıda değil, içeride de Atatürkçülük, faşizmin sopası haline gelmiş ve büyük bir nefret uyandırmıştır.

İkinci bir faktör olarak, Kürt ulusal hareketinin ’80 sonrası giderek büyüyen etkisini belirtmek gerekir. Kürt hareketinin Kemalizme yönelik sert eleştirileri, onun asimilasyoncu ve baskıcı yüzünü ortaya koyması, Kemalizmin devrimci hareket üzerindeki etkisini zayıflatmıştır. Bu dönemin 12 Eylül ile üst üste gelmesi, nesnel bir zemin de sunmuştur.

Fakat aynı yıllar, liberal burjuva görüşlere rağbetin arttığı yıllardır. Bu kez baskın olan, “ikinci cumhuriyetçiler”in, liberallerin “sivil toplumcu”ların görüşleridir ki, bu kesimlerin Kemalizm eleştirisi, diğer bir kutbu oluşturur. Bunlara göre, Türkiye’de ulusal kurtuluş savaşı diye birşey olmamıştır; Türkiye, Osmanlı’nın devamıdır ve bir “devrim” sözkonusu değildir; M. Kemal, Osmanlı’nın paşası olarak padişah ve İngiliz emperyalizmi tarafından Anadolu’ya gönderilmiştir, onların çıkarlarının savunucusudur vb… Benzer şekilde 1908 ve Jön Türk hareketi de (İttihat ve Terakki) lanetlenmekte, komploculuk, militarizm, şovenizmle damgalanmaktadır.

Bugün de baskın olan bu savlar, Kemalizme güzellemeler dizen resmi ideolojiye bir tepki olarak gelişen, ancak nesnellikten yoksun, diyalektik tarihsel materyalist bir değerlendirmeden uzak, tarihi farklı bir şekilde çarpıtan savlardır. Gerek ittihatçılığa, gerekse Kemalizm’e son derece düz bir mantıkla yaklaşılmakta, kendi koşullarından soyutlanmakta, kuruluş dönemleri ile iktidara geldikleri dönem ve son durumları aynılaştırılmakta, aradaki farklar silinmektedir. Oysa İttihat ve Terakki, Fransız devriminden etkilenen öğrenci ve aydınlar tarafından kurulmuştur. Kurucuları arasında Kürt, Arnavut, Rum, Ermeni gibi farklı ulusal kökenden kişiler vardır. Başlangıçta varolan ulus ve topluluklara haklar tanıyarak Osmanlı’yı bir bütün olarak kurtarılmasını amaç edinmişlerdir. Fakat Balkan savaşı ile birlikte Bulgar, Arnavut, Roman vb. ulusların Osmanlı’dan koparak bağımsız devlet kurmaları üzerine, Anadolu’da çoğunluğu oluşturan Türklere yönelinmiş, Türk milliyetçiliğine başlanmıştır. 1908, Abdülhamit istibdatına karşı Jön Türklerin önderliğinde geniş kitlelerin de katıldığı tamamlanmamış bir burjuva devrimdir. Osmanlı yıkılamamış ama mutlak monarşiden meşruti monarşiye geçilmiştir. 1923 ise, 1908’de yarım kalan işi tamamlar. Her ikisi de burjuva devrimdir. Ancak 18. ve 19. yy Avrupa’da görüldüğü gibi burjuva demokratik devrim değil! Devrimimizin niteliğinin “anti-emperyalist demokratik halk devrimi” olması, “demokratik” görevleri yerinde getirmek zorunda kalması, bu yüzdendir.

Bu yönüyleriyle liberal kesimlerin Kemalizme ve İttahçılığa dönük savları, resmi ideolojinin zıddı gibi görünmekle birlikte, tarihi idealist yorumlayışıyla aynı mantığı sürdüren burjuva bakışın bir diğer versiyonu olarak karşımıza çıkar.

Türkiye devrimci hareketi, 12 Eylül yenilgisinin nedenlerini doğru bir şekilde çözümleyerek, özeleştirel bir yaklaşımla hatalarını aşamadığı, aksine geçiştirmeye, üstünü örtmeye çalıştığı için, 80’li yılların ortalarından itibaren bu tür görüşlere itibar etmiş, ’71 devrimciliğinin reformizmden “kopuş”undan, gerisin geri yasalcılığa, parlamentarizme dönüş yapmıştır.

Diğer yandan Kemalizmin etkisinden, halkçılıktan uzaklaşmanın, nesnel bir temeli de vardır. ‘80’lerden itibaren Türkiye’de kapitalizmin gelişme düzeyi artmış, sınıf çelişkileri keskinleşmiştir. Bunun üzerine Mao’dan esinlenerek kopya edilen birçok görüş terk edilir. Türkiye devrimci hareketinin gerilik sembolü Maocu şablonlar, yerini Troçkist abartıcılığa bırakır. Çünkü izlenecek yol, ülkedeki üretim ilişkileri ve onun üzerinde yükselen sınıflar arasındaki çelişkilerin somut analizi üzerinden yapılmaz. Ülke gerçeğine uyup uymadığına bakılmaksızın, esen rüzgarlara göre yön belirlenince, bir kutuptan diğerine savrulmak kaçınılmaz olur.

Özellikle ‘90’ların ikinci yarısından itibaren, dünya ölçeğinde sosyalizmin prestijinin sarsılması ve liberal-reformizmin, troçkizmin baskın hale gelmesiyle, Türkiye devrimci hareketinde ciddi bir kırılma yaşanacak, her alanda tasfiyeci görüşler hızla yayılacaktır.

Bu açılardan bakıldığında, ‘80’li yıllardan itibaren Kemalizmden uzaklaşılmasını, bir olumluluk olarak görmemek gerekiyor. Çünkü bu, yukarıda da belirttiğimiz gibi, devrimci temelde değil, liberal-troçkist savrulmalar eşliğinde gerçekleşmiştir. Bir uçtan diğer uca bu sağlıksız savruluşlar yaşandığı içindir ki, 2000’li yılların ortalarından itibaren Kemalizm yeniden hortlamış ve Türkiye sol hareketini, devrimci örgütleri etkisi altına almaya başlamıştır.

ABD’nin Ortadoğu’da geliştirdiği “ılımlı İslam” projesi ve onun Türkiye ayağı olarak kurulan AKP’nin 2002 yılından itibaren işbaşına gelmesi, dinci-gericiliğe karşı yükselen tepkilere, bunun da Kemalizme kanalize edilmesine yol açtı. Dünyada ve ülkede dinci-gericiliğin yayılması, adeta Kemalizme hayat öpücüğü verdi, ona taze kan pompaladı. Zaten Türkiye devrimci hareketinde eski bir damar olan Kemalizm, değişik tonlarda yeniden nüksetmeye başladı.

TC’nin kuruluşundan itibaren resmi bir ideoloji halini alan Kemalizm, denilebilir ki, ilk kez 2000’li yılların ortalarından itibaren “muhalefet”e düştü. Cumhuriyetin kuruluş yıllarından beri, Kemalizme “sağ”dan muhalefet eden İslamcı kesim, AKP hükümetlerinin son yıllarında daha da güçlenmiş olarak saldırıya geçti. Arkalarına liberalleri de alan dinci kesimler, resmi ideolojiye-Kemalizme karşı olma adına gerici fikirleri topluma empoze etmeye kalkıştılar. Bu duruma tepki duyan ve korkuları artan orta ve küçük-burjuva kesimler, başta İşçi Partisi olmak üzere “ulusalcı” olarak adlandırılan yeni Kemalistlerin etrafında toplanmaya başladı.

Esasında Kemalistler ve dinciler, TC’nin kuruluşundan bu yana düzenin iki ana akımı olarak varlığını korumuşlardır. Cumhuriyetin ilk yıllarında kurulan Terrakkiperver Partisi’nden Demokrat Parti’ye, Adalet Partisi’ne, oradan Anavatan ve AKP’ye kadar uzanan, “muhafazakar” bir kanat hep olmuştur. Sanıldığının aksine bunların Cumhuriyet’in özüyle, dolayısıyla kapitalizmle bir sorunları yoktur. Farklı çıkar gruplarının temsilcileri olmaları, iktidarı ele geçirme, daha fazla pay kapma isteğini doğurmuş, bu da kimi zaman şiddetlenen klikler arası savaşlara yol açmıştır. İdeolojik olarak Kemalistlerin “milliyetçi”liğine karşı, diğerlerinin “İslamcılığı” savunmaları, her iki kliğin de burjuvazinin temsilcileri olduğunu, ezilen kesimlere, işçi ve emekçilere düşmanlıkta birleştikleri gerçeğini değiştirmez.

Din ve milliyetçilik, egemen sınıfların her dönem kullandıkları iki önemli ideolojik argümandır. Sınıflı toplumlarla birlikte din, iktidarı elinde bulunduran kesimin en önemli baskı ve sömürü aracı olmuştur. Kapitalizmle birlikte ise, buna milliyetçilik eklenmiş ve kimi zaman daha öne çıkmıştır. Fakat emperyalizm aşamasında gericileşen burjuvazi, milliyetçilikle birlikte dini de kullanmaya başlamıştır. Zaten Türkiye’de “Türk-İslam sentezi” adıyla iki akımın birleşmesi sağlanmıştır. Keza dünya ölçeğinde de emperyalistler, dinci gericiliği özellikle palazlandırmıştır.

Dolayısıyla dinci-gericiliğin panzehiri, Kemalizm değildir ve hiçbir zaman da olmamıştır. Hem dinci gericiliği, hem de şoven-milliyetçiliği tümden ortadan kaldıracak olan, sosyalizmdir. Çünkü bu her iki ideolojik akımın nesnel dayanağı sömürü sistemidir. Sömürücü sınıflar ve onların emperyalist-kapitalist sistemi ortadan kalkmadan ne dincilik, ne milliyetçilik biter.

 

Sonuç yerine

Bugün devrimci hareket içinde Kemalizme, liberallerin, dinci kesimlerin ve Kürt ulusal hareketinin penceresinden bakanlar da bulunuyor; “ulusalcılar”ın penceresinden bakanlar da… Kemalizmi Osmanlı’nın bir devamı olarak görüp mahkum edenler de var, ona anti-emperyalist payesi verip devrimcilik atfedenler de… Bugüne dek hiç olmayan bir tarzda iki ayrı uçta kümelenen Kemalizme bakış, Türkiye devrimci hareketi içinde yer edinebildi.

Her ikisine karşı da ideolojik mücadele elzemdir. Bir ucunu şoven milliyetçilik ve halkçılığın, diğerini dinci-gericilik ve liberalizmin çektiği iki akıma karşı, ancak ML temelde bir mücadele yürütülebilir. Kuşkusuz döneme göre, bazen biri, bazen diğeri daha öne çıkmakta ve “mızrağın sivri ucu” ona göre yönelmektedir. Ancak her ikisinin de son derece tehlikeli olduğu ve devrime zarar verdiği unutulmamalıdır.

Bugün için dinci-gericiliğe karşı mücadelenin öne çıkması, Kemalizme karşı mücadeleyi arka plana itmeyi getirmez. Bunların her ikisi de karşı-devrimci akımlardır. Elbette mücadelenin biçimi, şiddeti, içinde bulunan koşullara göre şekillenecektir. Haziran direnişinde olduğu gibi hedefe AKP’nin çakıldığı bir ortamda, İP’le çatışmaya girmek veya İP’in varlığını direnişten uzak duruşun gerekçesi yapmak ne kadar yanlışsa, İP’i ittifak edecek bir güç olarak görmek, ona alan açmak da, bir o kadar yanlıştır.

Dün, dinci-gericiliğin yaptığı “mağdur” edebiyatını, bugün İP başta olmak üzere “ulusalcılar” yapmaktadır. “Ergenekon” ve “Balyoz” gibi davalarda yargılamaları, uzun yılları bulan hapis cezaları, onları “ilerici”, “devrimci” yapmaz. Unutulmamalıdır ki, bu davalarda yargılanan generaller, komünist ve devrimcilere işkence eden, katleden 12 Eylül döneminin genç subaylarıdır.

Günümüzde Kemalizmin bayraktarlığını yapan bu generaller ve onların yasal partisi durumundaki İP, ABD’ye karşı Çin-Rusya emperyalistlerinin işbirlikçileridir. Fakat kitlelerdeki ABD karşıtlığını, “anti-emperyalist” duygularını sömürmekte, kendisini “solcu” göstermeye devam etmektedir. Geçmişte “ihbarcılıkları” ile devrimci hareketten tecrit olmuş bu parti, kendini yeniden kabul ettirmeye çalışmaktadır.

Ne yazık ki, Kemalizm ve milliyetçilik, Türkiye solunda ve devrimci hareketinde bir kez daha güç buluyor. TKP’den, HKP’ye, Mahir Çayan’ın çizgisini izleyen kimi örgütlere kadar, -tabii ki aralarında farklar bulunarak- Kemalizmin etki alanı içinde yer alabiliyorlar. Bunlar, ’80 öncesinden kalan izlerle İP’e karşı mesafeli dursalar da, ideolojik olarak etkilenmekte, yer yer “vatan”, “yurt”, “bayrak” gibi kavramlarda buluşmaktadırlar. (TKP, işi Haziran direnişinde Türk bayrağı taşımaktan, 29 Ekim’de Cumhuriyet kutlamaları yapmaya vardırdı.)

Türkiye solunda son yıllardaki Kemalizmin artan etkisinde, Kürt ulusal hareketinin rolüne de değinmek gerekir. Özellikle Türkiye devrimci hareketine karşı hakaretamiz sözleri, büyük şehirlerde kitlelere zarar veren, sıradan insanların ölümüne yolaçan  bazı eylemleri, kritik aşamalarda ABD ve AKP ile uzlaşıcı tutumları vb. şoven-milliyetçiliğin güçlenmesine zemin sunmuştur.  Elbette ki, asıl neden, ulusal soruna bakışta düğümlenmektedir. Kendine komünist, devrimci diyen her kişi ve örgüt için, ulusal sorun, gerçek kimlikleri ortaya koyan en önemli mihenk taşlarından biridir. Ancak şu da bir gerçektir ki, Kürt ulusal hareketi, -diğer pek çok konuda olduğu gibi- Kemalizm konusunda da Türkiye solunu bazen olumlu, bazen olumsuz yönde etkilemiştir. Örneğin 80’li yılların ortalarından ‘90’lı yılların sonuna kadar, (yani PKK’nin devrimci yönlerinin güçlü olduğu dönemlerde) olumlu bir rol oynarken, 2000’li yıllardan itibaren bu, ters yönde işlemeye başlamıştır.

Şunu da belirtelim; Kürt ulusal hareketi, Öcalan’ın tutsak edilişinden itibaren Kemalizmle ilgili görüşlerini de değiştirmiş, hatta resmi ideolojiyle paralel bir şekilde Kemalizme övgüler dizmiştir. Öcalan’ın Savunmaları, bunlarla doludur. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki Kürt isyanlarını bile, “İngilizlerle işbirliği yapmakla” suçlamış ve bastırılmasını meşru gören açıklamalar yapmıştır. Denilebilir ki, Öcalan’ın savunmasında, -özellikle Kürtler arasında- en fazla tepki çeken sözler, bunlar olmuştur.  PKK içinde bile sindirildiği söylenemez. Fakat Kürt ulusal hareketinin pragmatist çizgisi, duruma göre Kemalizm düşmanlığından savunuculuğuna, sonra yeniden zıddına dönüşebilmektedir.

Sonuç olarak bugün Kemalizm ve onunla birlikte anılan “ulusalcılık” ciddi bir tehlike olarak karşımıza çıkmıştır. Bunun başını çeken İP, daha önce askeri darbe, ya da 28 Şubat benzeri bir girişimle, AKP’yi devirmeye yeltenmiş, fakat başaramamıştır. Ve Kemalizm ilk kez “resmi ideoloji”den, düzen-içi muhaliflerin ideolojisi haline gelmiştir. Şimdi halk hareketiyle ilişkilenerek, AKP’yi devirmeye meyletmiş durumdadırlar. Haziran direnişinde bunu yaşadık. Birçok devrimci grup ve örgütten daha organize oldukları için de, özellikle küçük illerde etkinlik kurabildiler. Fakat direnişin bütününde böyle bir etkiden sözedilemez. Bununla birlikte dinci-gericiliğe karşı yükselen tepkilerin, milliyetçiliği körüklediği ve bunun Türkiye devrimci hareketi içinde bile karşılık bulduğu gözardı edilmemelidir. Dolayısıyla milliyetçiliğe-Kemalizme karşı bir uçtan diğerine savrulmadan, yerli yerine oturtarak ideolojik mücadeleyi güçlendirmek, yakıcı bir görev olmuştur. Bu tür çalışmalar, bu ihtiyaca karşılık vermek içindir. Ve bunun somut her gelişme üzerinden yeniden yeniden işlenmesi gerekmektedir.

 

Dipnotlar

(*) M.Kemal’in komünizm düşmanlığı, M.Suphileri öldürmekle sınırlı değildir. TBMM’nin kuruluşu sırasında konulan ilkelere göre Bakanlar Kurulu üyeleri Meclisçe doğrudan doğruya ve ayrı ayrı seçiliyordu. Bununla ilgili yasa 4 Kasım 1920’de değiştirilerek “Bakanlar, TBMM Başkanı’nın meclis üyelerinden göstereceği adaylar arasından salt çoğunlukla seçilir” biçiminde konuldu. Bunun nedeni, M.Kemal tarafından “ülkede bir komünist partisi kurmak girişiminde bulunan Tokat Milletvekili Nazım Bey’in Meclisçe İçişleri Bakanlığı’na seçilmesi” gösterilmiştir. Onu bakanlıktan çekilmek zorunda bıraktığını anlatan M.Kemal, sonraki anti-demokratik uygulamalarını şöyle gerekçelendiriyor: ‘….Ulusun yanılgıdan korunması için tek çıkar yol, düşünce ve davranışlarıyla ulusun güvenini kazanmış siyasal bir partinin, seçimlerde ulusa kılavuzluk etmesidir.’ (Nutuk, ADD sf: 246)

 

(**) M. Kemal’in ulusal kurtuluş savaşına başladığı andan itibaren, dini nasıl kullandığına dair tonlarca örnek vardır. Hocalardan fetva almaktan, birlikte fotoğraf çektirmeye kadar her yöntem uygulanmıştır. Bunlar Nutuk’da bizzat M. Kemal’in kaleminden anlatılmaktadır: “Meclis toplanır toplanmaz Anadolu’daki yüksek din bilginlerinden fetva alarak karşı önlemlere giriştik.” (Nutuk, ADD sf: 233)

Dahası TBMM’in 23 Nisan 1920’deki açılışı, özellikle Cuma gününe getirilir ve meclis, Cuma namazından sonra dualarla açılır. 21 Nisan’da yapılan çağrıda şöyle deniyor:

“1- Tanrının yardımıyla Nisanın yirmiüçüncü cuma günü, cuma namazından sonra Ankara’da Büyük Millet Meclisi açılacaktır.

2- Yurdun bağımsızlığı, yüce Halifelik ve Padişahlığın kurtarılması gibi en önemli ve ölüm kalımla ilgili görevleri yapacak olan bu meclisin açılış gününü cumaya rastlamakla, o günün kutsallığından yaralanılacak ve bütün sayın milletvekilleriyle kutsal Hacı Bayram Camii’nde cuma namazı kılınarak Kuran’ın ve namazın nurlarından ışık alınacak ve güç kazanılacaktır. Namazdan sonra Peygamberimizin kutlu sakalı ve kutsal sancak alınarak meclisin toplanacağı özel yere gidilecektir. Toplantı yerine girilmeden önce bir dua okunarak kurbanlar kesilecektir…

3- Açılış gününün kutsallığını arttırmak için il merkezlerinde Vali Beyefendi Hazretlerinin düzenleyeceği üzere hatim indirilmeye ve Buharı okunmaya şimdiden başlanacak…

4- Cuma günü ezandan önce minarelerde sala verilecek, hutbe okunurken Halifemiz ve Padişahımız Efendimiz Hazretleri’nin kutlu adı anıldığı sırada kendisinin, ülkesinin ve bütün uyruklarının bir an önce kurtulmaları ve mutluluğa ermeleri için ayrıca dua edilecek…” (sf: 222)

TBMM kurulduktan sonra oluşturulan ilk anayasanın 7. Maddesi de “şeriat kurallarının yerine getirilmesi” şeklindedir. (age sf: 272)

 

(***) Sakarya savaşı öncesinde “Başkomutanlık Yasası” ile “vereceği buyruklar yasa olan”  Mustafa Kemal’in ilk buyruğu, “ulusal vergi buyruğu”dur. Buna göre halkın elinde bulunan her tür gıdaya, kıyafete, hayvana, silaha vb. “parası sonra ödenmek üzere” en az yüzde 40’na el konulmuştur. (Nutuk sf: 296) Bu duruma tepki gösterenlere M. Kemal’in yanıtı şöyledir: “Birtakım baylar, ‘başkomutan ulusa parasız zorla iş yaptırıyor, oysa yasalar ülkede parasız zorla iş yaptırmayı yasaklamıştır’ demişler. Bu doğrudur… Ordunun eksiklikleri, ulusa parasız zorla iş yaptırmayı gerektiriyorsa, bunu yapıyoruz ve en doğru yasa budur. Ulusun ve ordunun yenilmemesi için ‘yasa buna engeldir’ diye, gerekli gördüğüm önlemi almakta duraksamayacağım.” (sf: 318)

Bunlara da bakabilirsiniz

İEB direnişteki LC Waikiki direnişini ziyaret etti

İşçi Emekçi Birliği Esenyurt-Esenkent’te fabrika önünde direnişlerini sürdüren LC Waikiki işçilerini ziyaret etti. Direnişin 5. …

Ahmet Şoreş ve Fırat Neval ölümsüzdür!

Rojava’da 3 Ocak günü MİT tarafından düzenlenen bir saldırıda katledilen MLKP komutanı Zeki Gürbüz (Ahmet …

Çin’in hegemonyası yayılıyor

TİKB(B) 6. Konferans Belgeleri’nde bulunan ve “Devrim Günceldir” adlı kitapta yeralan bir bölümü, güncel ve …