Proleter kültür Proleter yaşam

kapak proleter kültür son

Yayınevimiz tarafından Aralık 2013 tarihinde basılan Proleter Kültür Proleter Yaşam adlı kitabın Giriş bölümünü yayınlıyoruz.

“İnsan” unsurunu dikkate almayan bir siyasetin başarıya ulaşması mümkün değildir. Ne kadar iyi düşünülmüş, ayrıntılı biçimde planlanmış, teknik altyapısı hazırlanmış, maddi koşulları oluşturulmuş olursa olsun, bir politikanın ya da basitçe herhangi bir işin hayata geçmesinin tek koşulu; buna uygun insanların-kadroların olmasıdır.

En gelişkin makineler, düğmesine basacak insan yoksa, hurda yığınından farksızdır mesela. Ne olursa olsun, başında durup çalıştıracak insana ihtiyaç vardır.

‘90’ların başında “elveda proletarya” çığlıklarını atanlar, artı-değer üretiminin, sadece ve sadece işgücünün sömürüsünden elde edilebileceğini gözlerden gizlemeye çalıştılar. Ne makine, ne hammadde, ne de başka birşey, kendi “değer”inden daha fazlasını asla üretemez; ancak insan, daha çok, daha yoğun, daha etkin çalıştırılarak artı-değer üretimi artırılabilir.

Hiçbir savaş, uğrunda ölmeye hazır insanlar yoksa, başarıya ulaşamaz. Hatta belki hiç başlayamayabilir de.

Nazi Almanyası’nın II. Emperyalist Savaş döneminde kazandığı başarının en önemli nedeni, faşist ideolojinin, nesnel koşullardan yararlanarak, halkın ezici çoğunluğunu maniple edebilmesidir. Almanya’nın yaşadığı ekonomik sıkıntılar ve siyasi baskının nedenlerine dönük demagojik söylemler, kitlelerde yankı bulmuş ve milyonlarca Alman, faşist işgallerin bir parçasına dönüşebilmiştir.

Tersten, sosyalist Sovyetler Birliği’nin, ciddi teknik-maddi-ekonomik zorluklara rağmen, Moskova ve Stalingrad’da gerçekleştirdiği destansı direniş, sosyalizmi ve sosyalist anavatanı koruma isteğinin yarattığı muhteşem motivasyondan kaynaklanmaktadır.

ABD’nin, II. Emperyalist Savaş sonrasında, girdiği bütün büyük savaşlarda yenilmiş olması; Vietnam’dan Somali’ye, Afganistan’dan Suriye’ye kadar hemen her cephede aldığı yenilgiler, askeri-teknik-maddi üstünlüklerine rağmen, sadece genel olarak işgal ettiği ülkelerin halklarını değil, özel olarak Amerikan halkını da savaşa ikna edememesinden, kitlelerin gözünde savaşı meşrulaştıramamasından kaynaklanmaktadır.

Benzer biçimde, AKP Hükümeti’nin Suriye’ye savaş açmayı bu kadar isteyip de bir türlü bunu hayata geçirememesinde, son bir yılda, başta Antakya olmak üzere ülke genelinde artan savaş karşıtı mücadelenin önemli bir rolü vardır.

Sadece savaşlara dönük olarak düşünmeyelim. Her tür başarının arkasında, hedefe kilitlenmiş insanlar vardır.

En mükemmel politikalar, işine tutkuyla sarılmış, hedefe kitlenmiş ve kararlılıkla harekete geçmiş kadrolar olmadığı sürece, kağıt üzerindeki güzel sözlerden ileriye gidemez.

Gönüllü bir bağlılık ve disiplinle harekete geçen kitlelerin gücü, önünde durulamaz, görkemli ve devasa bir güçtür. Kimi zaman yıkıcı bir sel, kimi zaman akılalmaz bir üretimdir ortaya çıkan. Savaşlarda büyük modern şehirleri yerle bir eden de; insan aklının henüz çözemediği piramitleri yükselten de; sosyalist SB’de gerçekleşen “komünist cumartesiler”de, ortalama bir işçinin yaptığının dört katı üretimi gerçekleştiren de; yüzbinlerce kişiyle 24 saati aşan çatışmaların ardından, 1 Haziran 2013 günü Taksim’de polisin malzemelerini bile bırakarak arkasına bakmadan kaçmasını sağlayan da bu güçtür işte.

Özellikle “iktidar” sözkonusu olduğunda, kitlelerin desteği ve bağlılığı vazgeçilmez önemdedir. Bu nedenle, her iktidar, kendi kitle politikasını oluşturur, kendi kitle desteğini yaratmaya çalışır, kitleleri kendi arkasına alabilmek için özel bir çabaya girişir.

 

Sömürebilmek için kitle maniplasyonu

Sömürücü egemen sınıflar, tarih boyunca kitleleri kandırmak, maniple etmek, gerçekleri gözden gizlemek için büyük bir çaba harcamıştır. Sömürünün biçimi, bunun yöntemini farklılaştırabilir; ancak işin özü değişmemektedir. Sömürücü sınıfların tümü, kitlelerin düşünmesinden, bilinçlenmesinden, iradesinin güçlenmesinden, özgüveninin artmasından korkarlar. Ve bütün çabaları; bağımlı, özgüven yoksunu, kendi ayakları üzerinde duramayan, cahil, yozlaşmış, çürümüş, yabancılaşmış, bencil, çıkarcı “yaratıklar” oluşturmak üzerine kurulmuştur.

Köleci toplumlarda cahillik, okuma-yazmayı bile ezilen sınıflardan uzaklaştırmak biçiminde kendini göstermektedir; kapitalizmde ise, üniversite mezunu, ancak eğitim süreci boyunca sistemli biçimde aptallaştırılmış yığınlar vardır.

Köleci toplumda, kitleler özgürlükleri yasaklanarak bağımlı kılınmaktadır; kapitalist toplumda ise, “özgürlük” kavramı demagojik olarak deforme edilerek… Köleci toplumda zincirlerin esiri olarak kırbaçla bağımlı tutulan kitleler, burjuva toplumda demagojilerin esiri olarak kapitalizmin gönüllü kölelerine dönüştürülmeye çalışılmaktadır.

Kimi zaman dini argümanlar öne çıkarılarak korkutulur insanlar, kimi zaman devletin kolluk güçlerinin “yıldırıcı” saldırılarıyla… Kimi zaman ise, gerçek korkularla yüzleşilmesin diye yapay korkular yaratılır. Mesela Amerikan toplumunun herşeyden; terörden, uzaylılardan, depremden, sessiz-kendi halindeki komşusundan korkması, artık ne kadar doğallaşmıştır.

“Krallar tanrının gölgesidir” denmiştir mesela asırlar boyunca; ve engizisyon, krallara karşı gelmenin, “tanrıya karşı gelmek” olduğunu göstermek için akılalmaz vahşetler gerçekleştirmiştir.

Konfüçyüsçülüğün özünde, kurulu düzenin hiçbir biçimde değiştirilmemesi gerektiği felsefesi vardır; “baban nasıl yaşadıysa, sen de öyle yaşamalısın” diyerek, her tür gerici ve sömürücü yasa, gelenek, töre ve kural değişmez kabul edilmiş, bunlara karşı direnişin önü kesilmiştir.

Patronun fabrikası “ekmek kapısı” olarak kutsanmıştır mesela; oradaki sömürü sayesinde patronun zenginleştiği gözlerden gizlenerek.

Yozlaştırmanın her çeşidi, her dönem yaygın biçimde kullanılmıştır. Cinsellik ve uyuşturucu kullanımının yaygınlaştırılması, en etkili yozlaştırma yöntemleri olarak sömürü tarihinin her evresinde kullanılmış silahlar arasındadır. ‘68’de bütün dünyada yükselen devrimci, anti-emperyalist dalganın “çiçek çocuklar” ve “savaşma seviş” sloganının gölgesinde silikleştirilmeye çalışılması; ‘70’li yıllarda devrimci mücadele yükselirken, porno filmlerinde de patlama yaşanması; Gazi Mahallesi’nde ’95 Martındaki büyük antifaşit direnişin arkasından mahallede devlet tarafından bedava uyuşturucu dağıtılması bunun örnekleridir.

Sınıf atlama hayalleri sürekli körüklenmiştir mesela; gerçekte kitlelerin genel olarak hergün daha fazla yoksullaştığı, “yükselmek” değil “düşmek” gerçeğiyle karşı karşıya bulunduğu; “sınıf atlama”nın son derece istisna, “proleterleşme”nin ise kapitalist ekonominin gerçek yasası olduğu saklanarak.

“İşgal”in adı “demokrasi” olmuştur mesela. “Toprakları üzerinde güneş batmayan” İngiltere, işgal ettiği ülkelere “medeniyet”; emperyalizmin “patronu” ABD ise “demokrasi” götürdüğünü iddia etmiştir. Bu nedenle son yıllarda ABD işgali altındaki ülkelerde, “Kahrolsun demokrasi” sloganı, “Kahrolsun ABD emperyalizmi” sloganı ile birlikte atılmaktadır.

Kitlelerin “dikkatini dağıtmak”, gerçek sorunlardan uzaklaşmasını sağlamak da yanılsamalar yaratmanın en etkili yöntemleri arasındadır. Açlık diye gerçek bir sorun varken, “zayıflama zorunluluğu” en önemli sorun gibi gösterilmektedir. Gerçek-çıkarsız-hesapsız sevginin koşulları giderek zorlaşırken, “sevgililer günü”nü en “romantik” biçimde geçirme “sorunu”na kilitlenmektedir gençlerin dikkati. Yaşam karşısında “başarılı” olmak; sağlam bir karakter, oturmuş değerler sistemi, sevdiği işte çalışmak ve verimli olmak gibi kıstaslar yerine, üniversite sınavını kazanmaya, en yüksek maaşlı işe girmeye indirgenmiştir. vb. vb…

İnsanlık, “sömüren-sömürülen” diye iki ana sınıfa ayrılmıştır gerçekte. Dilleri, dinleri, ırkları, yaşadıkları topraklar ne olursa olsun, sömürülen sınıfın insanları, işçi ve emekçiler kardeştirler. Tek düşmanları kendilerini ezen burjuva sınıftır. Ama kitleler, “böl-parçala-yönet” politikası ile birbirlerine düşman olarak tanıtılmaktadırlar. İşsizliğin sorumlusu göçmenler ve azınlıklar; savaşın sorumlusu diğer ülkenin vatandaşları; yoksulluğun sorumlusu kafası çalışmayan, fırsatları değerlendiremeyen “varoş insanı” olarak tanımlanmış ve bunların herbiri diğerine düşmanlaştırılmaya çalışılmıştır. Çünkü kitleler, dil, din, ırk, mezhep, cinsiyet ve her türden alt kimliğe bağlı olarak bölündüklerinde, egemen sınıf için bir tehdit olmaktan çıkar, çok daha kolay yönetilir, kandırılır ve sömürülür.

 

Sosyalizm, “insan”a değer verir

Sömürücü sınıflar için, kitlelerin cehaleti, düzenlerinin sürmesi için bir “garanti” iken; sosyalizmde, kitleler ne kadar iradi ve bilinçli bir tarzda yönetime katılıyorsa, sosyalizmin başarısı o kadar mümkündür. Bu yanıyla temelden bir farklılık gösterir. Sosyalist toplumu inşa edebilmenin yolu; bilinçli, iradeli, üstün erdemlerle, gelişkin insani niteliklerle donanmış, sorgulayan, tartışan, daha iyisini bulmak için birlikte çalışıp, savaşan kitleleri yaratmaktan geçer.

Çalışkandır sosyalizmin insanı… Sömürücü toplumların teşvik ettiği lümpen-aylak-asalak-tembel ve başkalarının üzerine basarak yükselen, başkalarının emeğini çalmaya, faydalanmaya çalışan insan tipinin yerine, emeğin değerini yücelten, çalışmayı teşvik eden insan tipi geçer. Çünkü bireyler, kolektif üretimin içinde gerçek yerlerini ve gerçek değerlerini bulurlar. Toplumsal kurtuluşun, kolektif mücadeleden, kolektif üretimden, kolektif yaşamaktan geçtiğini görerek, her tür bencillikten uzaklaşmaya başlarlar. Devrim zamanı, eski düzeni getirmek isteyen karşı-devrimcilere; savaş zamanı saldırgan işgalci güçlere; barış zamanında ise, doğaya karşı verilen mücadele içinde çelikleşir, sağlamlaşır sosyalist insan.

Dürüsttür sosyalizmin insanı… Yalancılık, sahtekarlık, dolap çevirmek, “köşeyi dönmek”, “yolunu bulmak” gibi kapitalizme özgü kirli yöntemlerle toplum içinde kendine yer açmak mümkün değildir. Bu tür davranışlar, kolektif tarafından ayıplanır, dışlanır.

Olmayan bir işi sabırla oldurmaya çalışmak; kronikleşmiş bir sorunu çözmek için sistemli biçimde yönelmek ve yeni yöntemler aramak; büyük bir inanç ve kararlılıkla, elindeki işine dört elle sarılmak, en doğal davranış biçimi olarak şekillenir sosyalizmde. Sınırları parçalamak, yapılamayanı yapmak, zorlukların üstesinden gelmek isteği, büyük bir motivasyona dönüşür.

Disiplin, sömürücü toplumlarda olduğu gibi, baskıcı ve bunaltıcı değil, bilinçli ve gönüllü olduğu için geliştiricidir. Disiplinin, çalışmayı çok daha etkin ve sonuçalıcı hale getirdiğini, yetenek ve becerilerini geliştirdiğini, daha üretken ve faydalı olduğunu gören kitleler, gönüllü biçimde bu disiplinin uygulayıcısı, savunucusu olurlar. Kolektif ve disiplinli çalışma, sadece fabrikadaki ürünü değil, sosyalist kişiliği de daha nitelikli hale getirir.

İradesi sağlam, özgüveni yüksek insanlar yaratır sosyalizm. Kapitalizmin kof ve yüzeysel kendine güveni, en basit zorluklar karşısında yüzgeri eden, yılgınlığa kapılan iradesizliği geride kalır. Çünkü insanlar kendilerini çok daha iyi tanır, yapabileceklerini daha net biçimde görürler. Kapitalist toplumun dayanaksız ve yüzeysel “psikolojik tahlil”leri de, nesnellikten uzak bir ajitasyon olarak kullanılan “istersen yaparsın”ları da yoktur burada. Gerçek yaşamın gerçek sorunlarıyla yüzleşen, onlarla mücadele eden, gerçek insanlar vardır. Kapitalist toplumda, kavanozda yetiştirilen, bu nedenle de yaşamı bilmeyen, kendi gücünü, niteliklerini asla ölçemeyen, başarısız gençlerinin yerini, çok küçük yaşlardan itibaren politeknik eğitim içinde, yaşamın tam ortasına gerçekleştirdiği başarılarla kendini tanıyan insanlar alır.

Sorumluluk sahibi, karşısındakine değer veren sosyalist insan, toplumsal ilişkileri de güçlendirici bir unsurdur. Yalnızlık, sahipsizlik, ortada kalmak, yaşlı veya engelli olduğu zaman, toplumdan dışlanmak yoktur bu sistemde. Başta işçi sınıfının devleti olmak üzere, kolektifin gücü sarıp sarmalar bu insanları.

Sevgi de en güçlü-sağlam haliyle sosyalizmde yaşanır. Çünkü bu sevgide, çıkarlar ve hesaplar yoktur. Yalnız kalmamak adına “anlaşmalı” ilişkiler yoktur. Güvensizlikler, kıskançlıklar, korkular yoktur. Sadece sevgi vardır; yalın, hesapsız… Sev-gisinden ve sevildiğinden emin olan insanların rahatlığı, bağlılığı, sahiplenişi, birbirini güçlendirişi vardır.

 

Kapitalizme karşı ideolojik mücadele vazgeçilmezdir

Her toplumsal sistem, kendi “insan” tipolojisi üzerinden yükselir; kendi sistemine uygun insanı şekillendirebildiği oranda varlığını kalıcılaştırabilir. Sömürücü sistemler, sorunsuz biçimde sömürebilecekleri kitleleri oluşturmaya çalışırken; sosyalizm, sömürüyü ortadan kaldıracak bilinçleri oluşturmak zorundadır. Bu nedenle, sosyalist inşanın asli görevlerinden biri de “yeni insan”ı şekillendirmektir.

“Yeni insan” birdenbire ve gökten zembille inmez. Kitleler sömürünün nedenlerini kavradıkça ve insanın insanı sömürmediği bir sistemin gücünü gördükçe değişir, dönüşürler. Kapitalizmin bilinçlerini kirlettiği, esir aldığı işçi ve emekçiler, kapitalizme karşı mücadele ederken kirlerinden arınır, farklılaşırlar.

Kapitalizme karşı mücadele, tek yanlı bir mücadele değildir. İdeolojik, siyasi, örgütsel, kültürel, askeri vb. her alanda çok yönlü yürütülmesi gereken bir mücadeledir. Bunun bir yanı aksatıldığında, diğerleri de topal kalacaktır.

Ne var ki, çoğu kez bu bütünlükte yürütülmez ve tek yanlılığa düşülür. Özellikle de ideolojik-kültürel mücadele, son yıllarda en fazla aksatılan yön olmuştur. Oysa kapitalizmin ideolojik-kültürel saldırıları, siyasal-ekonomik saldırıları kadar etkili, yıkıcı, yozlaştırıcı ve köleleştirici olmaktadır. Yalnızlığa mahkum edilen, kitlelere karşı güvensizleştirilen bir insanın, herhangi bir sorun karşısında sendikal örgütlenmeye bile mesafeli durduğu sır değildir. Ya da yozlaşmanın batağındaki bir insan, öylesine uyuşturulmuştur ki, yaşamındaki sorunlara sanki sislerin arasından bakar, duyarsızlık ve umursamazlık içinde sürüklenir. Yalnızlık ve güvensizlik duyguları, mücadeleyi zayıflatmada, kimi zaman devletin kolluk güçlerinin şiddetinden bile daha etkili bir araçtır.

Yaşamın her alanında büyük bir bombardıman halinde yağan ideolojik argümanlar, bu amacı taşımaktadır. Eğitim sisteminden medya araçlarına, “uzman” görüşlerinden devletin resmi açıklamalarına, istatistik kurumlarının araştırmalarından “bilimsel” raporlara kadar her tür araç, burjuvazinin yoz ideolojisini kitlelere benimsetmek için yarış halindedir.

Mücadelenin geriye düştüğü dönemlerde, burjuvazinin bu türden argümanları, çok daha fazla etkili olur. Böyle zamanlarda devrimin sesi kısılmıştır çünkü; çok sınırlı bir kesime ulaşabilmektedir.

İşte bu dönemlerde, kitleler, burjuvazinin ideolojik bombardımanı karşısında çaresizdirler. Hep bir ağızdan söylenen bütün o demagojik söylemler, kitlelerde yankı bulur. Hatta bunların doğru olmadığını kendi yaşamlarından, kendi tecrübelerinden biliyor olmalarına rağmen, bu bombardıman karşısında, gerçeklik duygusunu kaybederler.

Tam da bu nedenle, burjuvazinin ideolojik bombardımanına karşı ideolojik mücadele yürütmek vazgeçilmez önemdedir.

Devletin başka yöntemlerine karşı mücadele daha kolay, daha yaygın, daha meşrudur. Polis saldırısına karşı direnmek, mahalledeki yozlaşmaya karşı mücadele etmek vb… devrimci kesimler tarafından genel olarak yürütülen mücadelenin bir parçasıdır. İdeolojik kültürel mücadele ise, çoğunlukla ihmal edilir.

Oysa, kapitalizme karşı siyasi-askeri mücadele asla yeterli değildir. Tersine, ideolojik mücadele ile birleştirilmediğinde, bir ayağı topal kalacaktır. Burjuvazinin kitleler üzerindeki ideolojik-kültürel etkilerine karşı, yeterince güçlü bir teşhir yapılmadığı, kitleler bu yönde dönüştürülmediği sürece, mücadeledeki başarılar ve yükselişler yeterince sağlam olmayacak, kimi zaman dönemsel ve geçici kalacaktır.

 

“Yeni insan”ı yaratmak

Devrim ve sosyalizm mücadelesi, “yeni insan”ı yaratma mücadelesidir aynı zamanda. Devrimcileşen her birey, sonuçta kapitalist toplumun içinde yetişmiştir ve kapitalizmin ideolojik-kültürel bombardımanından bir biçimde etkilenmiştir. Ortalama bir devrimci ile, sosyalist “yeni insan” arasındaki fark, tam da burada çıkar ortaya.

Ülkemizde devrimci yükselişin güçlü olduğu ‘70’li yıllardan bugüne, hareketin geriye düşmesi ve tasfiyeciliğin ortaya çıkışıyla paralel olarak, örgütlerde ve kadrolarda önemli bir değişim yaşanmıştır. Örgütlerin tasfiyeci sürece girmesi, kadrolarda da tasfiyeci şekilleniş yaratmıştır.

Tasfiyecilik, “proletarya içinde burjuva ideolojisinin sızması”dır. Ancak bu sızma, tek yanlı değildir. Siyasi, örgütsel, ideolojik her alanda kendini gösteren, geniş kapsamlı bir olgudur.

Tasfiyecilik, öncelikle örgütün tasfiyesidir. Bunun kadrolardaki karşılığı ise, “örgüt içinde örgütsüzlük”tür. Burjuva ideolojik bombardımanın, devrimci kadroları da etkisi altına almasıdır.

Geçici bir heyecan, ortamın etkisi, dönemsel bir ajitasyon ile devrim saflarına katılan sonsuz sayıda insan vardır. Eylemlere katılır, korkusuzca polisle çatışır, dergi-gazete satışlarında, bildiri-afiş faaliyetlerinde etkin ve girişken davranır, birçok kitap okuyup “sınıfların mevzilenmesi” ya da “ekonomik krizin nedenleri” gibi ağır siyasal konularda bile tartışma yürütebilir vb… Bu yönleriyle, “örgüt içinde örgütsüzlüğün”, “part-time devrimciliğin” yaygın olduğu günümüzde, büyük övgüler de alabilir. Ancak bu özellikleri, sosyalizmin değerler sistemiyle, sosyalizmin yaşam tarzıyla, sosyalist insan nitelikleriyle birleşmediği sürece, sağlam ve kalıcı bir devrimci olmasına yetmeyecektir.

Kapitalizme özgü düşünce ve yaşam tarzı, kapitalizmin kültürel deformasyonu, öylesine derin bir çürüme ve yozlaşmaya neden olmaktadır ki, gerçekten “yeni insan” olmak isteyen her devrimci, bunlarla arasına kesin sınırlar çizmeli, kapitalizmin her türden kültürel bombardımanına karşı mücadele etmeli, kendi üzerindeki etkileri silkip atabilmek için iradi bir çabaya girişmelidir.

Sadece mücadelenin içinde etkin olmak yeterli değildir; iyi bir devrimci, insani değerlerle donanmalı, kapitalizme özgü her türden değersizlikle kendi arasına kalın duvarlar çekmelidir. Sadece teorik bilgisini, pratikteki becerisini değil, insani özelliklerini ve değerler sistemini de güçlendirmeye çalışmalıdır.

“Yeni insan”, sosyalizmin insanıdır, geleceğin insanıdır. Sosyalist dünyanın günümüzdeki temsilcisi, gelecekten bugüne düşmüş semboldür. Sınıfları ve sömürüyü ortadan kaldırmaya, insanca yaşamı kurmaya çalışan bir toplumun, bugünkü izdüşümüdür. Bu nedenle görevi de son derece önemlidir. Bir taraftan kitleleri emperyalist-kapitalist sisteme karşı mücadeleye çağırırken, diğer taraftan kendi kimliği-kişiliği ve taşıdığı niteliklerle, geleceğin dünyasını gösterebilmelidir. Ancak bunu başardığında inandırıcı olacak, kitleleri sadece sözüyle değil, yaşamı ve duruşuyla da ikna edebilecek, örnek olabilecektir.

Sosyalizmin özünde insana ve emeğe değer vermek vardır. Sosyalizmi kurma hedefiyle yola çıkan kadrolar, onun izlerini, temel değerlerini üzerlerinde taşımalıdırlar. Kapitalizmin dünyasında, gelecekten kopup gelmiş birer yıldız gibi parlamalıdırlar. Kapitalizmin çürümüşlüğünde boğulan kitlelere, gelecekten bir parçayı, kendi yaşam ve davranışlarında gösterebilmelidirler. Sosyalist topluma dair anlattıklarının inandırıcılığı, kendi yaşamlarında sosyalist değerler sisteminin ne kadar oturmuş olduğu ile doğrudan bağlantılıdır. Bu, gerçekte olağanüstü bir onurdur.

Kitleleri sosyalizme kazanmak, örgütlemek ve sosyalizm için mücadeleye çekebilmek için, önce kendilerini kazanmak ve dönüştürmek durumundadır proleter kadrolar. Burjuva etkilerden, düşünce ve yaşam biçiminden arındıkça, gerçekten dönüşebilir, inandıkları davayı gerçekleştirme konusunda yalpalamadan yürüyebilir, geniş kitleler üzerinde etki yaratabilirler.

Savundukları ile çelişen davranışlar sergileyenler ise, söyledikleri ne kadar doğru olursa olsun, kitleler üzerinde güven uyandıramazlar. Örgüt içinde örgütsüz, bencil, tutarsız, görevlere karşı sorumsuz ve savsaklayan, aldığı işi başarmada özensiz, kendine güvensiz, düzeniçi alışkanlıklarını sürdüren kadronun, sosyalizme inancı zayıf, devrimciliği oturmamış, kapitalizmin yozlaşmasından etkilenme düzeyi yüksektir.

Ve kitleler asla böyle kadrolara güvenmez, inanmaz, peşinden gitmez.

Tam da bu nedenle, proleter kadro yaratma sorunu, sosyalist bir örgütün en önemli gündemidir.

Lenin, “bana bir devrimciler örgütü verin, dünyayı yerinden oynatayım” derken, yine “yüz ahmak adam yerine, on akıllı adam” isterken, böyle kadrolara duyulan ihtiyacı dile getirmektedir. Lenin’in gözünde kadro sorunu, mücadele için hayati önemdedir.

Devrimcilik, sadece kapitalist-emperyalist sistemi fiziken “devirmek”, iktidarı ele geçirmekten ibaret değildir. Bunun kadar önemli bir görev de “dönüştürmek”, “yeniyi kurmak”tır. Sosyalizme ulaşmak da, sadece iktidarı ele geçirmekle olmaz; öncelikle kadrolarda, genel olarak da kitlelerde sosyalist dönüşümü gerçekleştirebilmek gerekir.

Dolayısıyla kapitalist ideolojik-kültürel bombardımana karşı mücadele etmek, bunun karşısına sosyalizmin ideolojik-kültürel yapısını dikmek ve bunu kitlelere yaymak, her dönem vazgeçilmez ve ertelenemez görevler arasındadır. Kimi zaman çok sınırlı bir kesim duyar bu aykırı sesi; kimi zaman da çok geniş kesimlerde yankı bulur. Ama her halükarda, bu görev ihmal edilmemelidir. Çünkü bu mücadelenin etkisinin en sınırlı olduğu zamanda bile, atılan tohumların yarına mutlaka etkisi olacaktır. Tıpkı işkencede çözülme ne kadar yaygınlaşırsa yaygınlaşsın, mutlaka direnmek gerektiği gibi; mücadele ne kadar geriye düşerse düşsün, doğru bildiğin yoldan sapmamak gerektiği gibi; ve herkes tasfiyeciliğin etkisinde legalizme savrulurken, ML ilkelerden, yeraltı örgütünden vazgeçmemek gerektiği gibi…

 

Mücadele dönüştürücüdür

Burjuvazinin kitlelerde kültür erozyonu oluşturma, değerler sistemini deforme etme çabasının, kitleleri mücadeleden uzaklaştırmak için kullandığı en etkili yöntemlerden birisi olduğunu söylemiştik. Bu çaba, özellikle mücadelenin geriye düştüğü, devrimci yapıların güç kaybettiği dönemlerde belli bir yankı da bulur, geniş kitlelerde etkisini gösterir. Ancak önemli toplumsal olaylar, kitlelerde önemli toplumsal değişimlere de yolaçar. Böyle dönemlerde, burjuvazinin her türden demagojisi, çarpıtmaları, kitleleri maniple etme çabaları boşa düşer. Elbette bu etkiler tümden ortadan kalkmaz; ancak baskın olan, devletin saldırısına karşı direnmek olduğunda, düşünce ve davranış sistemi değişir. Çünkü hayata bakış değişmiştir.

Yakın bir zaman önce ortaya çıkan Haziran Direnişi, pekçok açıdan çarpıcı örnekler ortaya koymuştur. Haziran günlerinde, birdenbire içki tüketimi azalmış; özellikle taraftar gruplarının kullandığı cinsel içerikli küfürler bir tarafa atılmış; bencillik ve bireyciliğin yerini yardımlaşma ve dayanışma almış; devletin saldırısının en yoğunlaştığı zamanlarda bile korkular değil, zorda olana yardım etme güdüsü harekete geçmişti. Daha birkaç gün öncesine kadar yalnızlıktan şikayet edenler, bir anda gruplar halinde sohbetlere başlamış; temizlik ve titizlik konusunda evde “terör estirenler” toprağın üzerinde yatıp, ortak tuvaletleri kullanmaya başlamış; “bu halka güven olmaz” diyenler, yüzbinlerce kişiyle birlikte çatışmanın etkisiyle kitlenin gücünü keşfetmişti. Ve AKP’yi yenilmez zannedenler, “48 saat dayanırsak hükümet düşer” demeye başlamıştı. Haziran günleri, her cepheden kitlesel değişimin en somut görüngülerini sundu.

Benzer bir durum 2009 Aralık ayında başlayıp 2010 Şubatı’na kadar 78 gün süren Ankara Tekel direnişinde ortaya çıkmıştı. En dinci-gerici işçilerin bile kendisini “komünist imam” diye tanımlayacak kadar değişmesi; kadın işçilerin erkek işçilerle eşit koşullarda direnişi sürdürerek, eşitliği mücadele içinde yakalaması; o güne kadar adeta kavanozda büyütülen çocukların eylem yerinde aileleriyle beraber çadırlarda kalması gibi örnekler, direnişin değiştirici gücünü ortaya koyuyordu.

Özellikle kriz ve savaş dönemleri, burjuva ideolojik bombardımanın kitleler üzerindeki etkisini azaltır. Çünkü burjuvazinin çizdiği pembe tabloların gerçek yaşama uymadığı, olağanüstü dönemlerde daha da belirginleşir. Böyle dönemlerde kitleler kendiliğinden bir farklılaşma yaşarlar zaten. Bize düşen, bu değişimi bilinçli ve kalıcı hale getirmektir.

Haziran direnişi, kitlelerin kendiliğinden gücünün çıkabileceği doruğu göstermiştir. Yüzbinlerce insan bir anda sokaklara döküldü; devletin vahşi saldırganlığına rağmen, büyük bir kararlılıkla, sabahlara kadar süren çatışmaların bir parçası oldu. Bazı verilere göre 3,5 milyon, bazı verilere göre ise yaklaşık 7 milyon kişi, bu eylemlere bir biçimde katıldı. Bu gerçek bir ayaklanma, olağanüstü bir kitle direnişiydi.

Ancak bu direniş, çok önemli bir şeyi daha göstermiştir: Sağlam bir devrim örgütü ve proleter niteliklerle donanmış savaşçılar, bir hareketin başarıya ulaşmasında temel öneme sahiptir.

Bir yazar, “devrim kapımızı çaldı, ama boyumuz kısa geldi, açamadık” diye değerlendirmişti; böylesine görkemli bir ayaklanma dalgasının geriye çekilmesini. Kitlenin görkemli ama kendiliğinden hareketi, devrimci bir önderlikle buluşamadığı için, zaman içinde yavaşlamış, dalga geriye çekilmişti.

Direniş günlerinde, örgütlü güce duyulan ihtiyaç, kendisini her biçimde gösterdi. 31 Mayıs gecesi ve 1 Haziran gününde, barikatlardaki en etkili çatışmaların, taraftar gruplarıyla devrimciler tarafından yönetilmesi çarpıcıdır mesela. Kendi içinde özgünlükleri de olsa, bir hiyerarşisi ve “kolektif davranma yeteneği” olan, polise karşı mücadelede “tecrübeli” taraftar grupları, tıpkı devrimciler gibi, çatışma anlarında direnişin “önder”liğini fiilen üstlendiler.

Benzer biçimde, direniş günlerinde genel olarak örgütlü güce duyulan ihtiyacı, kitleler bir biçimde ifade ettiler. Son derece esnek bir örgütlenme olmasına rağmen yine de bir “çatı” bağlayıcılığı oluşturan Taksim Dayanışması’nın (TD) her kararının büyük bir sahiplenişle hayata geçmesi; her yeni durumda devrimcilere “şimdi ne yapacağız” diye sorulması ve devrimci iradenin yankı bulması; örgütsüz kitlelerden önemli bir kesimin devrimci saflarla bir biçimde bağ kurması gibi unsurlar, bunun göstergelerindendir. Yaşamları boyunca devrimciler konusunda olumsuz şeyler duymuş, örgüt düşmanlığı propagandası bombardımanı altında büyümüş; ‘70’li yılları karabasan, ‘80’leri “terörden kurtuluş” olarak öğrenmiş; ailedeki “eski” devrimcilerden sürekli olarak yenilgi hikayeleri dinlemiş; tam da bu nedenle örgütlü olmanın lanetli, “birey” olmanın erdem olduğu demagojisine kapılmış “20 yaş kuşağı”, barikat başında, ya da çadırlarda devrimcileri tanıdı, bağ kurdu, farklı bir dünyanın kapılarını araladı.

Ancak direnişin doğru devrimci bir önderlikle sürdürülemeyişi, bu tabloyu değiştirdi. 15 Haziran günü devletin saldırarak Taksim alanını boşaltmasının ardından, TD’nin geriye çeken ve çatışmanın önünü kesen tutumlarının artmasıyla birlikte, en başta TD’ye, paralel olarak, onun yarattığı pasifist tutumu kıramayan devrimci örgütlere güvensizlik ve uzaklaşma giderek güçlendi.

Devletin, 15 Haziran sonrası süreci, kendi lehine çevirme doğrultusunda attığı adımların bunda büyük payı da unutulmamalıdır. Devlet, hem TD’nin içindeki kimi unsurlardan, hem de medyadan, sistemli biçimde örgütsüzlük ve örgüt düşmanlığı propagandasını yükseltmiştir. Devrimci örgütlerin zayıflığı ve gücünün sınırlılığı, devletin propagandasını boşa çıkarmaya yetmemiş; böylece giderek güçlenen biçimde, kitlelerin örgütlere yabancılaşması-uzaklaşması sözkonusu olmuştur. Ayaklanma günlerindeki örgüt arayışı ile, sonrasındaki uzaklaşma süreci arasında, son derece hızlı ve çarpıcı bir evrim sözkonusudur.

Oysa, ayaklanma günlerinin kendisi de açıkça göstermiştir ki, sağlam bir örgütün içinde mücadele eden proleter kadrolar yaratmak, başarıya ulaşmanın tek yoludur.

Ve proleter kadroların ayırdedici özelliği, proleter kültürle donanmaları, proleter yaşam sürmeleri ve proletaryanın kurtuluşu için savaşmalarıdır. Tam bir kararlılıkla, sağlam bir inaçla, başaracağına dair sarsılmaz bir özgüvenle…

Aralık 2013

Bunlara da bakabilirsiniz

12 Eylül ve sonrası değerlendirme söyleşileri…

12 Eylül Askeri Faşist Darbesi sonrasında, adaletsiz geçen 42 yılın ardından, Devrimci 78’liler Federasyonu’nun katılım …

Paris’te Yılmaz Güney anması

Devrimci sanatçı Yılmaz Güney, Paris’te komünist ve devrimci-demokrat kurumlar tarafından, mezarı başında anıldı. Anma, Yılmaz …

12 Eylül’ü protesto eden ve Aysel Tuğluk’un serbest bırakılmasını isteyen afişler asıldı

12 Eylül askeri faşist darbeye karşı direnişe çağıran afişler yapıldı. Ayrıca “Aysel Tuğluk ve hasta …