Rüşvet, rant, yolsuzluk… BU ÇÜRÜMÜŞ DÜZEN YIKILMALI!

erdogan-gulen

Son aylarda iyice tırmaman AKP-Cemaat çatışması, düzenin pisliklerinin bir kez daha dökülmesine vesile oldu. AKP döneminde hızla zenginleşen işadamları, banka müdürleri ve Bakan çocuklarının da içlerinde yeraldığı gözaltı furyası, devletin çürümüş-çeteleşmiş halini yeniden gözler önüne serdi.

Hatırlanacaktır, benzer bir tablo, Susurluk kazasında ortaya çıkmıştı. Yani, asker ya da sivil, laik ya da dinci, hangi kisveye bürünürse bürünsün, değişen bir şey yoktu. Sömürü ve soygun düzeni, bu pislikleri sürekli üretiyordu. Ne zaman ki, klikler arası çelişkiler şiddetleniyor veya bir kesimin miadı doluyor, onlarla ilgili pislikler piyasaya dökülüyordu.

Elbette bu duruma gelinmesinde, sınıf mücadelesinin belirleyici bir rolü vardır. AKP’nin ipinin çekilmesini hızlandıran, Haziran direnişidir.

 

Çatışmanın kısa tarihi

Bilindiği gibi AKP-Cemaat çatışmasını ilk su yüzüne vuran olay, MİT Müsteşarı’nın ifadeye çağrılmasıydı. Bunun gerekçesi olarak da MİT’in  PKK yöneticileriyle Oslo’da yaptığı görüşmeler gösterilmişti. Fakat Başbakan Erdoğan, hızla yasa değişikliği yaparak bunu engelledi.

MİT, Başbakan’a bağlı çalışıyordu ve onun şahsında sorguya çekilmek istenen, Erdoğan’dı. Çünkü Cemaat, sadece MİT Müsteşarı Hakan Fidan’a değil, hükümetin Kürt politikasına karşıydı.

Diğer yandan en bariz haliyle “Mavi Marmara” olayında görüldüğü gibi, hükümetin İsrail’e olan tutumuna da karşı çıkıyordu. Benzer bir ayrışma, Mısır’da Mursi’nin devrilmesiyle yaşandı. Hükümetin aksine Cemaat, Mursi’nin yanında yer almadı.

En son dersanelerin kapatılması gündeme gelince, eskisinden daha büyük bir gürültü koptu. Cemaat, dersanelerle birlikte sadece ekonomik kar alanını değil, aslolarak kadro kaynağını yitiriyordu. Bu, hükümetin açık bir savaşıydı ve Cemaat de buna hemen karşılık verdi. Taraf gazetesinin tetikçi kalemşoru Mehmet Baransu, bu kez AKP ile ilgili “bavul”u açtı ve 2004 yılındaki “gizli” Milli Güvenlik Kurulu Belgeleri’ni ortaya döktü. O belgelerde Erdoğan ve Gül de dahil AKP’li bakanlar, generallerin “Gülen’i bitirme” planına imza atmışlardı. Her ne kadar hükümet, bu kararın yaşama geçirilmediğini söylediyse de, “28 Şubatçı” damgasını yemekten kurtulamadı.

Dersane kavgası, gerçekte çok açık bir çıkar çatışmasıydı. Hükümet, sadece Gülen’in kaynaklarına tırpan atmakla kalmayacak, eğitimi özelleştirerek yeni kar alanları açacaktı. Çünkü dersanelerin kapatılması, onların özel okullara dönüştürülmesi projesiyle birlikte ele alınıyordu. Kamu alanlarını özelleştirmede, önceki hükümetlere rahmet okutan AKP, sağlıktan sonra eğitimi de tamamen özelleştirerek, hem bütçeye olan yükünden kurtulmayı, hem de yandaşlarına yeni rant alanları açmayı planlıyordu.

Hükümet yetkilileri, Cemaat’in tepkisini yumuşatmak için dersane yöneticileriyle görüşmek, süreyi iki yıla uzatmak gibi adımlar attıysa da, savaş olanca şiddetiyle devam etti. Hükümet, elindeki yasama ve yürütme gücünü kullanarak emniyet ve yargıda Gülenci örgütlenmeyi dağıtmaya hazırlanınca, Cemaatci savcılar ve polisler kolları sıvadılar. İçlerinde üç Bakan çocuğunun da olduğu yolsuzluk operasyonu böylece başlamış oldu. Basına sızdırılan bilgilerle, İran’a yapılan altın satışı, Bakan çocuklarının iş takibi, ayakkabı kutularında çıkan milyonlar, AKP’li belediyelerin usulsüzleri, işadamlarına açılan rantlar vb. kirli ilişkiler ortalığa döküldü.

Cemaat’in bu saldırısına AKP karşı saldırıyla karşılık verdi. Soruşturmayı başlatan savcı ve polisleri görevden aldı, yönetmelik değişikliği ile her operasyonun önceden Valiliğe bildirilmesi şartı getirildi. Yargının sözde bağımsızlığı iyice ayaklar altına alınıyor, herşey yürütmenin, yani AKP’nin elinde toplanıyordu.

Buna karşın Erdoğan, adı yolsuzluğa bulaşan dört bakanın üçünü istifaya zorladı, “hükümet revizyonu” adı altında dördünü de görevden almış oldu. Bunların içinde İstanbul Belediye Başkanlığı döneminden itibaren birlikte oldukları Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar da vardı ki, Bayraktar, bütün yaptıklarının Başbakan’ın bilgisi dahilinde olduğunu, onun da istifa etmesi gerektiğini söylüyordu. Bu süre içinde Hakan Şükür de dahil olmak üzere 6 milletvekili AKP’den istifa etti.

 

Rejim krizini derinleştirmek

AKP-Cemaat çatışması, sadece AKP’yi çatırdatmadı. Devletin tüm kurumlarını kendi içinde parçaladı. Polisten, yargıya, bürokrasiden orduya her yerde “Cemaatçi-AKP’li” ayrımı yapılmaya başlandı. Hükümet, daha önce başta ordu olmak üzere devletin kurumlarındaki ABD karşıtı klikleri Ergenekon adı altında tasfiye ettiği gibi, şimdi de Cemaatçileri tasfiye harekatını başlattı.

Türkiye tarihinde belki de ilk kez, devletin kurumları arasında ve tüm kurumların kendi içinde çatışması, bu boyutlara ulaştı. ’80 öncesi toplumsal muhalefetin yükselmesiyle yaşanan bölünmeden sonra, böyle bir durum yeni yaşanıyordu. Egemen sınıflar ve onların sözcüleri bile “rejim krizi”nden sözetmeye başladılar. Bu krizin ancak anayasa ile değişebileceğinden, fakat varolan durumda bunun mümkün olmadığından dert yandılar.

Dolayısıyla yaşanan kriz, bir hükümet krizi olmanın ötesinde, rejimin krizi halini almıştır. Hiç kuşkusuz bize düşen, bunu derinleştirmek ve devrim lehine kullanmaktır. Bunun yolu da şu ya da bu kliğin yedeğine düşmeden, işçi ve emekçilerin çıkarları için mücadeleyi yükseltmektir.

AKP, bir yandan Cemaatçiler içinde bölünme yaratıp bir kısmını yedeklemeyi, bir yandan da Ergenekonculara göz kırparak kaybettiği kitle desteğini kazanmayı amaçlamaktadır. Başbakan’ın danışmanı Yasin Akdoğan’ın Cemaatçilere atıfta bulunarak “kendi milletinin ordusuna bile kumpas kurdular” demesi üzerine, Ergenekon ve Balyoz davalarının yeniden görülmesi gündeme gelmiştir.

Kısacası hükümet ayakta kalmak için her yola başvurmakta, “eski düşmanları”na bile “barış çubuğu” uzatmaktadır. Buna karşın kitleler, son olaylar üzerinden AKP’ye olan tepkisi daha da artmış olarak meydanları doldurmaktadır. Bu, Haziran’ın yarattığı bir reflekstir. Meydanlar yeniden “Hükümet İstifa” sloganlarıyla inlemektedir.

Kitlelerin bu güçlü isteğini sahiplenmek, “Hükümet İstifa” sloganını atmak, yanlış değildir. Önemli olan, bunun altının nasıl doldurulduğudur. Bizi reformistlerden ayıracak olan da budur. Reformistler “hükümet istifa”yı, “erken seçim” çağrısıyla birlikte söylüyorlar ve devletin yönetememe krizine çözüm üretmeye çalışıyorlar. Komünist ve devrimcilerin görevi ise, varolan krizi daha da derinleştirmek ve onun devrime çevirmektir. İşçi ve emekçilere, düzen-içi çözümlerin kurtuluş olmadığını hatırlatmak, kendi iktidarlarını kurmaya çağırmaktır. Diğer yandan kitlelerin kendi gücüyle neleri başardığını göstermek, kendi gücüne güvenini yükseltmektir. Kitlelerin kendi deneyimleriyle eğitilmesi, her zaman en iyi okuldur.

Geçmişin “derin devlet” söylemleri, bugün yerini “paralel devlet”e bırakmıştır. Kontrgerilla nasıl “derin devlet” denilerek, devletten bağımsızmış gibi gösterildiyse, şimdi Cemaat ve bir bütün olarak dinci-gerici örgütlenme, devletin dışındaymış gibi gösteriliyor. Bu demagojilere ortak olunmamalıdır. Gerçekte sömürücü toplumlarda devletin “gizli” yönü hep olmuştur. Ve her zaman en önemli kararlar, kapalı kapılar ardında alınmıştır. Bunun adı bazen kontrgerilla, bazen cemaat olur. Gerçekte ise devlet budur. Parlamento başta olmak üzere yasal kurumları ise, onun üzerini örten bir “incir yaprağı”dır.

Hal böyleyken, kitleleri sandığa çağırmak, çözüm yolu olarak seçimleri göstermek, kitleleri bir kez daha kandırmaktır. Bu çürümüş düzen tüm kurumlarıyla birlikte yıkılmalıdır!

Bunlara da bakabilirsiniz

12 Eylül ve sonrası değerlendirme söyleşileri…

12 Eylül Askeri Faşist Darbesi sonrasında, adaletsiz geçen 42 yılın ardından, Devrimci 78’liler Federasyonu’nun katılım …

Paris’te Yılmaz Güney anması

Devrimci sanatçı Yılmaz Güney, Paris’te komünist ve devrimci-demokrat kurumlar tarafından, mezarı başında anıldı. Anma, Yılmaz …

12 Eylül’ü protesto eden ve Aysel Tuğluk’un serbest bırakılmasını isteyen afişler asıldı

12 Eylül askeri faşist darbeye karşı direnişe çağıran afişler yapıldı. Ayrıca “Aysel Tuğluk ve hasta …