“Yeni HDP”; “Türkiye Partisi” hedefi

hdp

HDP, 22 Haziran’da olağanüstü bir kongre gerçekleştirdi. Bu kongre ile BDP, kendini feshederek HDP’ye katıldı. Daha önceden de BDP’li milletvekilleri partilerinden istifa ederek HDP’ye katılmışlardı. Ardından BDP, gerçekleştirdiği bir kongre ile “Demokratik Bölgeler Partisi” (DBP) adını aldı. Bu partinin Kürdistan’la sınırlı ve “daha çok ideolojik bir araç” olacağı, “siyasal varlığını ise tamamen HDP’nin içerisinde” sürdüreceği ilan edildi. Böylece HDP, Kürt ulusal hareketinin, 7. yasal partisi olarak siyasi arenada yerini almış oldu.

Bunun daha öncekilerden farkı, Türkiye devrimci hareketinden bazı kurumları, birçok reformist parti ve kişileri içinde barındırmasıdır.

Her ne kadar “Türkiyelileşme” söylemi, önceki partilerde de dile gelmişse de, propagandif olmanın ötesine geçmemişti. Şimdi ise, geçtiğimiz yıllarda temelleri atılan HDK (Halkların Demokratik Kongresi) ile alınan bir yol vardı. Bu sayede “Türkiyelileşme” bir söylem olmaktan çıkacak ve ete-kemiğe bürünecekti!

“Yeni HDP”yi oluşturanların iddiası ve hedefi budur. Fakat bunun ne kadar gerçekleşeceği, şimdiden birçok soru işareti ile doludur. Çünkü daha kongre yapılmadan tartışmalar başlamıştır. HDK-HDP bileşenleri içinde, Kürt ulusal hareketinin “dayatmacı”, “anti-demokratik” yaklaşımına ve “organik birliğe” geçişe itirazlar yükselmiştir. Keza Kürt ulusal hareketi içinde de HDP’nin sadece “sol, sosyalist güçlere” açılmasını eleştirenler, bunun “Kürt halkının muhafazakar yapısına uygun düşmediğini” söyleyenler vardır.

Kısacası her iki cepheden de -farklı saiklerle de olsa- karşı çıkanlar ve çekilenler olmuştur. Fakat buna rağmen, HDP’nin seçimlerde aldığı sonuçlar bile değerlendirilmeden “yeni HDP” kurulmuştur. Çünkü her zaman olduğu gibi belirleyici olan Öcalan’dır ve Öcalan, Kürt hareketinin önüne HDP’yi “yeniden yapılandırılma” görevini, seçimlerden sonraki ilk görüşmede koymuştur.

Esasında 2002 yılında atılan “Emek, Barış, Demokrasi Bloku”ndan, “Çatı Partisi” tartışmalarına kadar, bu süreç adım adım örüldü. 2011 yılında kurulan HDK ve onun “seçim partisi” HDP ile, “Çatı Partisi” sonuçlanmış, “birlik” projeleri en üst düzeye ulaşmıştı. “Yeni HDP” bu projenin son noktası ve doğal sonucuydu.

 

HDP’de başgösteren çatlaklar

Hal böyleyken, HDK-HDP bileşenleri arasında “yeni HDP”ye itirazlar, eleştiriler sürüyor. Dahası, çatlaklar, ayrılmalar başgösteriyor. Bunların içinde EMEP, HDP içinde yeralmayacağını duyuran ilk parti oldu.

EMEP yaptığı açıklamada; “HDP’nin belirli bir ideolojik yaklaşıma sahip bir kitle partisi olarak kendisini yeniden örgütlemesi”ne karşı olduklarını, bu konudaki itirazlarının karşılanmadığını bildirdi. Buna karşın, HDK içinde kalacaklarını, gerek milletvekili olarak, gerekse il ve ilçe yönetimlerinde HDP içindeki üyelerinin görevlerini sürdüreceğini belirttiler. Bu durum her ne kadar HDP’yi zor durumda bırakmamak şeklinde açıklansa da, gerçekte elde ettikleri koltuklardan kalkmakta ne kadar isteksiz olduklarını, politik değerlendirmeleri ile pratik tutumları arasındaki çelişkileri ortaya koyuyordu.

EMEP’in kendi iç tutarsızlığı bir yana, “yeni HDP”ye dönük tartışmalar asıl olarak “cephesel birlik”ten, “organik birlik”e geçişe, bunun dayatılmasına tepkide toplanıyor. HDK-HDP’nin her siyasal yapıyı, hatta tek tek kişileri bile farklılıklarıyla kucaklayan, her bileşenin kendi varlığını korumasını kabul eden bir “cephe” olarak kurulduğunu, “federal/konfederal” bir yapıya sahip olduğunu; fakat “yeniden yapılandırma” ile bu özelliklerin kaybolduğunu, “ideolojik birliği” şart koşan bir partiye dönüştüğünü söylüyorlar.

Esasında Kürt siyasal hareketinin -öncesi bir yana- HDK kurulduktan sonra tüm bileşenleri üzerinde bir hegemonya kurduğu kimse için sır değil. Bu bileşenlerin, ideolojik-siyasal olarak uzunca bir süredir Kürt hareketinin manyetik alanı içinde oldukları, onun politikalarına yedeklendikleri de ortada. Öyle ki, Kürt hareketinin en bariz yanlışlarını bile eleştiremez durumdalar. Örneğin Gezi direnişinde BDP’nin geri durmasına, onlardan özeleştirel açıklamalar gelene kadar, hiçbirinin sesi çıkmadı. AKP-Cemaat çatışmasında Kürt hareketinin AKP’den yana tavır almasına sessiz kaldılar, hatta hak verenler bile oldu. Zaten hepsi, HDK’nın gerek fikirsel, gerekse tabansal olarak Kürt hareketine dayandığını kabul ediyorlar. Yani “eşitsiz” ve “aykırı” bir durum olduğunda hemfikirler.

Ayrıca bugüne kadar Kürt hareketinin ittifak politikasının sürekli kendine yedeklemek şeklinde geliştiği, bunu sağlayamadığı ya da ihtiyacının kalmadığı durumlarda, ittifakları dağıttığı biliniyor. Dolayısıyla “yeni HDP” ile yaptıkları, kimse için şaşırtıcı olmamalı.

Ama başta EMEP olmak üzere, kimi HDK bileşenleri, bu durumu sanki hiç fark etmemiş, bu “son”u hiç beklemiyorlarmış gibi davranıyorlar. Bu yaklaşımlarıyla inandırıcılıklarını ve samimiyetlerini sorgulatıyorlar.

Görülen o ki, bugüne dek milletvekilliği ya da çeşitli mevkiler uğruna Kürt hareketine yedeklenmekte bir beis görmeyenler, hatta her tür aşağılanmayı göze alanlar, iş örgütsel varlıklarını ortadan kaldırmaya varınca, orada durdular. Oysa uzun süredir “örgütsel varlıkları” zaten kaybolmaya yüz tutmuştu. Bir çoğu kendi içinde parçalanmaya uğramış, ya da büyük bir kan kaybı yaşamıştı. Ama daha önemlisi, Kürt ulusal hareketinin ideolojik-siyasal hegemonyası altında “örgütsel varlıkları”nı sürdürmelerinin ne kadar anlamlı olduğuydu.

Bugüne dek Kürt harketinin dayatmacı ve anti-demokratik yaklaşımlarını sineye çekenlerin, hatta bunu doğal karşılayanların, Kürt hareketine açıktan “bizi kullanın” diyenlerin, şimdi yakınmaya ne hakkı vardı? Kürt hareketine bu kölece bağımlılığa karşı çıkan herkesi hemen “sosyal-şoven”likle etiketleyen, “kraldan çok kralcı” kesilerek komünist ve devrimcilere saldıran da yine bu reformist parti ve kişilerdi.

Şimdi bunların yükselttikleri itirazlar, hezeyanlar, beyhudedir. HDP’den çekilip HDK içinde yeralmaları da ne bugüne dek yaptıklarını ortadan kaldırır, ne de bundan sonrası için Kürt hareketine bağımlılıktan kurtarır. Onlar, kendi bağımsız varlıklarını yitireli çok oldu. Sadece bugünlerini değil, geleceklerini de kaybettiler.

 

HDP’yle bütünleşenler

HDP’yi eleştirenler ve onunla aralarına mesafe koyanlar olduğu kadar, kaderlerini tümden Kürt hareketine bağlayanlar, HDP ile bütünleşenler de var.

“Bütün renkler hızla kirleniyordu / birinciliği beyaza verdiler” diyor ya şair, en temiz görünenin en hızlı kirleneceğini çarpıcı şekilde imgeliyor. HDK bileşenleri arasında da en devrimci görünen ESP, son yıllarda Kürt hareketine eklemlenmede öyle bir hız aldı ki, diğer tüm reformist partileri, liberal kişi ve kurumları geride bıraktı. Önce Öcalan’ın taktirine mazhar oldu, ardından HDP’nin eşbaşkanlığına getirilerek ödüllendirildi. ESP Başkanı Figen Yüksekdağ’ın Selahattin Demirtaş’la birlikte HDP’nin eşbaşkanlığına getirilmesi, ESP’nin Kürt hareketine yedeklenmede aldığı mesafenin mükafatı olduğu kadar, aynı zamanda ondan uzak duranları, eleştirenleri susturma, hatta özendirme hamlesiydi.

Öcalan, HDP kongresine gönderdiği mesajda; yeni haliyle HDP için, “bir yandan devrimci demokratik ve sosyalist hareketin üst düzeyde azami birlik ve bütünlüğüne yol açarken, diğer yandan her grup hareket ve partinin kendini netleştirmeye sağlam bir bileşen olmaya taşıyacaktır” diyor ve tüm bileşenlere yolu gösteriyor: “Netleşin! Sağlamlaşın! Azami birlik ve bütünlük içinde hareket edin!” Daha açıkçası, “hem bize yaslanıp, bizden beslenip, hem de eleştirmeye, ayrıymış gibi görünmeye kalkmayın! HDP içinde eriyin!” Sadece Öcalan değil, Kandil’den seslenen diğer PKK yöneticileri de aynı şeyi söylüyorlar.

Bugün “Yeni HDP” ile bileşenler arasında başgösteren huzursuzluk ve dalgalanmayı önlemek için hala “örgütsel varlıkların korunacağı” söylense de, bu bir kabuk olmaktan ileri gitmeyecektir. Ve bir noktada o kabuk da kaldırılıp atılacaktır. Çünkü olağanüstü kongre ile HDP hem program hem de tüzüksel değişikliğe gitmiştir. Programına “demokratik cumhuriyet, demokratik ulus” gibi Öcalan’ın formülleri yerleştirilmiştir. Yani eskisinden çok daha net ve vurgulu biçimde Kürt ulusal hareketinin ideolojik-siyasi görüşleri yedirilmiş, örgütsel olarak da buna uygun bir şekil verilmiştir. Kongrede asılan en büyük pankart ‘Demokratik Cumhuriyet. Ortak Vatan. Demokratik Ulus’dur, kongrenin ana mesajı da budur.

Bırakalım sosyalizmi, devrim iddiası taşıyan hiçbir siyasi yapının kendini bu çerçeve ile sınırlaması düşünülemez. Bu talepler, düzen içinde gerçekleşmesi mümkün taleplerdir. Dahası, Öcalan’ın ileri sürdüğü tezler, burjuva ideologların Marksist-Leninist ideolojiye karşı geliştirdikleri burjuva-liberal görüşlerden apartılmıştır. Hatta birebir aynısıdır. Bunları kabul etmek, ESP başta olmak üzere birçok bileşen açısından bugüne dek savunduklarını ve dolayısıyla kendi varlığını inkar anlamına gelmektedir.

Öcalan’ın kongreye gönderdiği mesaj da aynı içeriktedir. “Türkiye’de sosyalizme ve açık bir demokrasiye gideceksek, bu demokratik müzakere süreciyle olacaktır” demektedir mesela. Emperyalistler ve işbirlikçileriyle yürütülen “müzakere süreci” “açık demokrasi”nin, hatta “sosyalizmin yolu” olarak gösterilmekte ve kendine “sosyalist” diyen kurum ve kişiler, bu sözleri alkışlanmaktadır!

HDP’de yeralmayıp HDK içinde kalmaya devam edenler açısından da durum çok farklı değildir. Çünkü Kürt hareketi, HDP’yi “HDK’nın siyasi temsilcisi” olarak tanımlamıştır. HDK’yı ise onun “toplumsal zemini”, “tabanı”…  Yani HDK, HDP’nin bir alt organıdır ve HDP’nin politikasını izlemek zorundadır. Bu durum HDK içinde yeralan kimi bileşenler tarafından “siyasi blokaj” olarak nitelendirilmekte ve bunun “HDK’yı nefessiz, havasız bırakacağı” söylenmektedir. Sanki başta türlüsü mümkünmüş gibi! Ayrıca yeniden yapılandırılan HDP ile HDK’nın giderek işlevsizleşmesi kaçınılmaz. HDK, “yeni HDP”ye giden süreci hazırlayan bir oluşumdu, görevini tamamladı! Sönümlenmeye bırakılacak, sonra da sonlandırılacaktır.

Kısacası tüm eleştirilerine rağmen HDK’da kalmaya ısrar edenler, kendi açmazlarıyla karşı karşıyadırlar. Ona biçtikleri bunca misyon, bir anda tuzla buz olmuştur. Kendilerini adeta boşlukta bulmuşlardır. Ama bu yüzden Kürt hareketini suçlamaya hiç hakları yoktur! Bunu anlamamış olmak, ya da anlamazdan gelmek, kendi sorunlarıdır. Ya ESP gibi tamamen HDP’ye bağlanacaklar; ya da HDK’dan da kopacaklar; orta yol kalmamıştır.

 

HDP ile ne amaçlanıyor?

Bugüne dek Türkiye devrimci hareketine “Türk solu” diyerek, her tür hakareti, aşağılamayı yapan Kürt ulusal hareketi, şimdi ne oldu da Türkiye devrimci hareketini kendi içine almaya çalışıyor? ’71 devrimcilerine methiyeler diziyor, Mahirleri, Denizleri anmadan geçmiyor, onların devamcıları olduğunu söylüyor, vb…

Türkiye’de reformizme-parlamenterizme karşı devrimci bir kopuşu temsil eden ’71 devrimciliğini, yeniden reformist-parlamentarist rotaya sokma girimişidir bu. ’71 devrimcilerini ve onun temsil ettiği herşeyi bağrına basarak boğma çabasıdır.

Zaten Öcalan da HDP’nin kuruluş toplantısına gönderdiği mesajında; “71 devrimciliği devlete isyan devrimciliğiydi. 40 yıllık isyandan sonra devletle müzakere önemlidir” demişti. “İsyan”dan “müzakere”ye çağrı yaparak, Türkiye devrimci hareketini “çözüm süreci”nin bir parçası ve destekçisi olmaya davet etmişti.

 

Bu çağrılar boşuna değildir!

Kürt ulusal hareketi, ‘90’lı yılların sonlarından itibaren önceki görüşlerini reddederek düzen-içi bir çizgiye evrildi. Şimdi hedefi, düzenin “ana muhalefet” partisi olabilmektir. Gezi direnişi ile ortaya çıkan toplumsal muhalefeti kendi potasında eritmek, direnişe katılan kesimleri kendi çatısı altında toplamaktır.

Uzun bir süredir egemen sınıflar “muhalefet boşluğu”ndan yakınıyorlar. Bu boşluğun Gezi’de ortaya çıktığı gibi toplumsal patlamalara yol açmasından korkuyorlar. CHP, bu boşluğu doldurabilmiş değildir. Özellikle Aleviler, AKP döneminde kendilerini daha güvensiz hissetmekte ve tepkileri büyümektedir. CHP’nin başına Alevi bir başkan getirildiği halde, Kılıçdaroğlu dönemindeki CHP’den hoşnutsuzdurlar. CHP son yerel seçimlerde olduğu gibi, Cumhurbaşkanlığı seçiminde de ABD’nin belirlediği bir çizgide yürümekte, Gülen Cemaatiyle birlikte hareket etmektedir. Bu durum “laik-ulusalcı” kesimlerden Alevilere kadar geniş bir toplumsal tabakayı rahatsız etmekte, CHP’den uzaklaştırmaktadır.

İşte HDP, CHP’den uzaklaşan kesimleri, özellikle de Alevileri içine alarak, düzenin muhalefet boşluğunu doldurmaya adaydır. Bunun için elbette “Kürt Partisi” kimliğinden sıyrılması, tüm ulusal toplulukları, mezhepleri ve ezilen kesimleri kucaklayan “Türkiye Partisi” görünümüne kavuşması gerekmektedir. Bu noktada Türkiye devrimci hareketi bulunmaz kaftandır. Özellikle Alevileri kazanması bakımından olmazsa olmazdır.

HDP ile hem Türkiye devrimci hareketi düzen-içine çekilecek; hem de onun etkilediği başta Aleviler olmak üzere işçi ve emekçiler Kürt hareketi ile yakınlaşacaktır. Her ne kadar Türkiye devrimci hareketinin nicel gücü sınırlıysa da, son dönemin yaygın deyimiyle “özgül ağırlıkları” fazladır. Yarattıkları gelenekleri ve sürdürdükleri mücadeleleri ile saygınlık kazanmışlardır. Kürt ulusal hareketi, kendini Türkiye’ye açmak için bunlardan yararlanmak istemektedir.

2002’den bu yana her seçim döneminde kurulan “blok”larla, gösterilen adaylarla, milletvekili koltuklarıyla Türkiye devrimci hareketi adım adım parlamenterizme çekildi. HDP’nin son kongresinde Öcalan mesajında bir kez daha parlamentoya vurgu yaptı ve HDP’yi “1965’teki TİP hamlesinden sonraki en büyük politik çıkış” olarak gösterdi.

Kuşkusuz bu tür vaatler, kimi hareketleri cezbediyor. Buna karşın Kürt hareketinin dayatmacı tarzına tepkiler de artıyor. Hatta ESP ve Ertuğrul Kürkçü’nün başını çektiği “Sosyalist Gelecek” dışında kalan “sol, sosyalist” bileşenlerin büyük çoğunluğu yaşanan oldu bittiye karşı çıkıyor. HDP’nin daha yapılamamışken, “yeniden yapılandırma” ile karşı karşıya kaldığını, her şeyin kendi dışlarında belirlendiğini söyleyenler çoğalıyor.

Daha da önemlisi, HDK-HDP girişimine başından itibaren uzak duran, Kürt ulusal hareketinin teslimiyetçi politikalarını eleştiren, Kürt halkının mücadele dinamiğine güvenen komünist ve devrimci örgütler de bulunuyor. Ve bunlar, başından beri tutarlı bir çizgi izlediklerinden, kitleler nezdinde de daha inandırıcı oluyorlar.

 

Sonuç yerine

Bütün bunlar gözönüne alındığında, Kürt hareketinin HDP ile “Türkiye Partisi”ne kolay ulaşamayacağı görülmektedir. Bugüne dek Kürt ulusal hareketini destekleyenler bile, “yeni HDP”yi “Yurtsever hareket ve destekçileri” olarak tanımlamaktadır.

Hatta Kürt hareketi “Midyat’a pirince giderken, evdeki bulgurdan olma” tehlikesi ile de karşı karş ıyadır. Çünkü HDP projesine, Kürt hareketi içinde de muhalefet edenler vardır. Selahattin Demirtaş’ın bile HDP eşbaşkanlığına zorla ikna edildiği söylenmektedir.

HDP kongresinin BDP ve öncellerinin kongrelerinden farklı olarak oldukça sönük geçmesi, bunun bir başka göstergesidir. Bütün gözlemcilerin ortak izlenimi, kongrenin “coşkusuz” geçtiği şeklindedir. Kadın ve gençlerin katılımı düşük, slogan ve zılgıtlar zayıf, pankartlar sınırlıdır. Yani BDP’nin HDP’ye katılımı Kürt halkında da bir heyecan ve coşku yaratmamıştır. Aksine bir soğukluk ve tedirginlik vardır.

Bir kez daha görülmüştür ki, masa başında yapılan plan ve projelerin yaşama geçmesi sanıldığı kadar kolay olmaz. Kürt hareketinin “Türkiye Partisi” hamlesi de, bugünden tutmayacağı anlaşılan bir projedir. Kürt hareketi, Türkiye devrimci hareketinden bazı partileri kendi içinde eritebilir, tasfiye sürecini tamamlatabilir, fakat bir bütün olarak bu hareketi teslim alamaz ve kendine yedekleyemez. HDK-HDP projesi ile bu gerçek bir kez daha su yüzüne çıkmıştır.

Bunlara da bakabilirsiniz

İran’da kitleler sokakta

İran’da 22 yaşındaki genç bir kadının polis tarafından öldürülmesi, ülkede son yılların en büyük kitle …

12 Eylül ve Nevin Berktaş belgeseli…

12 Eylül’ün yıldönümünde, Nevin Berktaş ile röportaj yapıldı ve bir belgesel hazırlandı. Oda TV’nin hazırladığı, …

12 Eylül ve sonrası değerlendirme söyleşileri…

12 Eylül Askeri Faşist Darbesi sonrasında, adaletsiz geçen 42 yılın ardından, Devrimci 78’liler Federasyonu’nun katılım …