Ortadoğu’da yeni denklem

kadin-gerilla-ezidi

Geride bıraktığımız Ağustos ayında, Ortadoğu’daki savaş, yeni ve önemli bir evreye girdi. 10 Haziran’dan itibaren iki ay boyunca Sünni bölgesinde kesintisiz biçimde ilerleyen IŞİD, Kürt bölgesine yönelip Şengal ve Mahmur’a saldırınca, ilk yenilgisini aldı.

Peşmerge’nin (Irak’taki Kürt federe bölgesinin silahlı gücü) kendisini sadece Barzani’nin bölgesiyle sınırlamasına ve Ezidilerin, Hristiyanların, Türkmenlerin, hatta KYB’nin (Kürt federe bölgesinin Talabani’nin kontrolünde olan bölümü) kent ve köylerinin işgaline sessiz kalmasına karşılık, YPG’nin (Rojava’daki Kürt silahlı gücü) devreye girmesi, savaşın seyrini değiştirdi. Vahşetiyle nam salan IŞİD’in de gücünün yetmeyebileceği görüldü. YPG’nin, Şengal’de IŞİD’i bozguna uğratmak da değil, sadece durdurabilmesi, büyük bir zafer olarak kayıtlara geçti. Arkasından PKK’nin savaşa katılması, ABD’nin yeni bir hamle yapmasına neden oldu. Peşmerge’ye ve Irak ordusuna hava desteği sağlayarak IŞİD’in elindeki kimi önemli mevzilerin geri alınmasını sağladı.

Bu saldırı sırasında İran ve Suriye’nin de destek vermiş olması, “IŞİD’e karşı ABD-İran-Suriye ittifakı” gibi, bölgedeki emperyalist çıkarların niteliğine, “yaşamın doğal akışına” aykırı bir tablo da çıkardı ortaya.

Şimdi “IŞİD’i durdurmak” adına, emperyalistler bölgeye silah ve teçhizat göndermeyi hatta asker çıkarmayı tartışıyorlar. Ve elbette, Irak’ta yenilmeye başlayan IŞİD’in yokedilmesi adına, Suriye de bu çıkarmadan nasibini alacak, ABD bombardımanını ve askerini topraklarında görecek gibi görünüyor.

 

IŞİD Şengal Dağı’nda

10 Haziran’da Musul’u ele geçiren IŞİD (Irak-Şam İslam Devleti), ilerleyişini sürdürdü; 2 Ağustos günü de ağırlıkla Ezidiler’in yerleşik bulunduğu Şengal ilçesine saldırdı. Irak ordusu 6 Haziran’da bölgeden çekilmiş, bölge Peşmerge’nin kontrolüne girmişti. Saldırı karşısında Peşmerge’nin kısa zamanda geri çekilmesiyle birlikte, bölge IŞİD’in eline geçti.

Şengal bölgesi ve Şengal Dağı, IŞİD’in ilerleyişi sırasında Telafer’den kaçan Türkmenlerin de sığındığı bir alandı. IŞİD saldırısı üzerine, 310 bin nüfuslu ilçeden 290 bin kişi civardaki dağlara kaçtı.

IŞİD işgali tam bir vahşetle gelmişti. IŞİD, dini inançlarından dolayı Ezidiler’e karşı daha özel bir nefret ve kinle saldırdı. Binlercesini öldürdü. Küçük yaştaki yüzlerce kızı, köle pazarlarında satmak üzere kaçırdı.isid

Irak Parlamentosu Ezidi milletvekili Viyan Daxil, IŞİD işgalinin, çevredeki Arap köylülerinin desteğiyle geldiğini, Arap komşularının kendilerini arkadan vurduğunu, bu nedenle kayıplarının çok daha büyük olduğunu söylüyor.

Keza vahşetten kaçan Ezidiler, 6 Haziran’dan itibaren bölgenin korumasını üstlenen Peşmerge’nin kendilerini silahsızlandırdığını, IŞİD saldırdığında Peşmerge’nin çekilmesi üzerine, hem silahsız hem korumasız kaldıklarını, bunun da katliamı büyüten bir unsur olduğunu anlatıyorlar.

Peşmerge’nin çekilmesi, sonrasında da tartışılan bir konu oldu. Diğer taraftan, YPG güçlerinin 2 Ağustos öncesinde, Şengal’i korumak için sınırı geçerek Kürt Federe Bölgesi’ne gelmiş olması, önemli bir unsurdu. IŞİD saldırısı başlamadan önce YPG’nin gelişi Peşmerge tarafından tepkiyle karşılanmış, hatta 4 YPG’li Peşmerge tarafından tutuklanmıştı. Ancak saldırı başladıktan sonra Peşmerge ortadan kaybolunca, YPG’liler Şengal Dağı’nın stratejik bir noktasını tutarak IŞİD’in ilerlemesini durdurdular; bir güvenlik koridoru oluşturarak onbinlerce Ezidi’nin dağdan inmesini ve kaçabilmesini sağladılar. Ve Ezidi gençlerin oluşturduğu, yaklaşık 2 bin kişi olduğu tahmin edilen direniş birlikleri, YPG ile birlikte savaşmaya başlayınca, işgalin seyri de değişti.

Şengal, Irak ile Suriye arasında stratejik önemi son derece büyük bir bölge. Ezidiler burada 6 bin yıldır yerleşik durumdalar. Şimdi bir bölümü IŞİD işgali altında. Şengal Dağı’nda hala onbinlerce Ezidi’nin mahsur kaldığı, onlara henüz ulaşılamadığı söyleniyor. Rojava yönüne bakan hat üzerinde ise PYD bayrağı dalgalanıyor. Irak ordusunun ve Peşmerge’nin bıraktığı karakollar ve mevzilere yüzlerce PYD’li yerleşmiş durumda. IŞİD mevzileriyle aralarındaki mesafe, zaman zaman 300 metreye kadar düşüyor. Çatışmalar ise hız kesmiyor.

 

Ezidi katliamı yeniden

6 bin yıllık tarihleri boyunca, dini inançları ve kültürleri nedeniyle 73 kez katliamla karşı karşıya kalan Ezidiler, bu defa da IŞİD’in saldırısını ve vahşetini yaşadılar. Şengal’e saldırı ve işgal sırasında, 15 binden fazla Ezidi, IŞİD tarafından katledildi. Sağ kalanların yaşadığı insanlık dramı ise bitmek bilmiyor. Dağlarda günlerce aç, susuz biçimde yürüdüler, 50 derece sıcakta yaşam mücadelesi verdiler. Yüzlercesi bu kaçış sırasında öldü; ölüler için yeterince kefen bulamamanın, mezarlarını yeterince derine kazamamanın vicdani yükünü de omuzlamak durumunda kaldılar.

Ayakta kalanlar sayısız sağlık sorunu ile boğuşuyorlar. Çocuklar ve yaşlılar daha hızlı ölüyorlar. Bir kısmı Zaho’da, Rojava’da, Silopi’de, Roboski’de Diyarbakır’da kamplara yerleştirildi. Ancak bu da başka bir dram. Türkiye sınırından içeriye, sadece pasaportu olanlar alınmış. Aynı aileden pasaportu olmayanlar, çocuk-bebek bile olsa, içeri alınmamış. Sınırın öte yanında onbinlerce insan bekliyor.

Kaçanların içinde Hristiyanlar ve Türkmenler de var. Hristiyanların durumunu tespit etmek için Vatikan’dan bir Kardinal bölgeye gönderildi. Bugüne kadar AKP’nin Irak’a saldırı için demagoji malzemesi yaptığı Türkmenler ise “sahipsiz” kalmanın acısını yaşıyorlar.

Ezidiler, kendileri için BM’nin himayesinde, sınırları olan bir bölgenin belirlenmesini istiyorlar. Topraklarını kaybetmek, özellikle de Müslüman ülkelere dağılarak asimile olmaktan korkuyorlar. Bu nedenle geri dönme umudu olanlar, yakınlarda bir BM kampında savaşın bitmesini beklemek, umudunu kaybedenler ise, “inanç özgürlüğü”nün olduğu bir ülkeye sığınma hakkı istiyorlar. Acil ihtiyaçları ise, sığındıkları kamplarda gıda, giyecek ve ilaç yardımı. Keza, öncelikli talepleri, pasaportu olmayanların da sınırdan geçebilmesi.

 

Üç parçada Kürt askeri ittifakı

IŞİD, son iki ayda attığı adımlarda herhangi bir direnişle karşılaşmamıştı. Çünkü asıl olarak Sünni bölgesinde ilerliyordu, zaten Sünni aşiretlerin desteğini aldığı için burada direniş değil, tersine bir kabulle karşılaşıyordu.

Bunun dışına çıktığı bölgelerde ise, farklı dinamikler direnişin olmasını engellemişti. Telafer’de Türkmenlerin çaresizliği önemli bir unsurdu. Sonrasında IŞİD Kürt bölgesinde ilerlemeye başladı; ancak bu ilerlemede de bir hesap sözkonusuydu; Barzani’nin bölgesine dokunmadan, Hristiyanların, Ezidiler’in, KYB’nin ve diğer Kürt grupların etkin olduğu bölgelere giriyordu. Peşmergenin tümüyle direnişsiz biçimde Mahmur Kampı’nı ve Şengal’i bırakması, belki de bununla ilgiliydi. 1 Haziran günü Amman’da yapılan ve IŞİD’in saldırısını planlayan toplantıya Barzani’nin temsilcisinin de katıldığını biliyoruz. Peşmerge’nin savaş gücünün düştüğü, şehir yaşamına alıştıkça gerilla alışkanlıklarının unutulduğu; hatta Barzani’nin, IŞİD’e karşı savaşmak için emekli gerilla komutanlarını geri çağırdığı yolundaki söylentiler yalan değildi; ancak asıl unsurun 1 Haziran’da çizilen rota olduğunu düşünmek de yanlış değil.

Şengal’de YPG’nin devreye girmesi ve korkunç vahşet karşısında çaresiz bir halkın kurtarılması, IŞİD’e karşı ilk gerçek direniş anlamını taşıyordu. Bu direniş, YPG’ye hem bölgedeki güç ve etkinliğinin tescilini, hem de uluslararası kamuoyu nezdinde, dünya halklarının sempatisini kazandırdı. Ve arkasından, emperyalist devletlerin, bölgeye müdahale etme, direnişi sadece “YPG’nin tekeline bırakmama” isteği birden tırmandı.

Şengal Dağı’ndan kaçan Ezidiler’e, ancak güvenli noktalara ulaştıktan sonra ABD tarafından ‘insani yardım’ın ulaştırılması ve bu sırada Peşmerge’nin de ABD’li ekibe eşlik etmesi, Ezidiler’in protestolarına neden oldu. Emperyalistler ve işbirlikçilerin gerçek yüzüne duyulan tepkiydi bu. Bu arada, Ezidiler’e yardım için bölgeye gelen ABD’li komutanlara, YPG’nin rehberlik ve halkla konuşma konusunda tercumanlık yaptığı da görüldü; ilk defa ABD’li subaylarla YPG’li ve HPG’li subaylar, birarada çekilmiş fotoğraflarla basında yer aldı.

İkinci önemli başarı haberi, Mahmur’dan geldi. Mahmur kampı, 1990’lı yıllarda Türkiye’deki kirli savaştan kaçan Kürt halkı için BM’nin gözetiminde kurulmuş ve PKK için son derece önemli olan bir kamp. IŞİD bu kampı 11 Ağustos günü ele geçirdiğinde, yine savunma için Peşmerge yoktu. İki gün sonra PKK (ve silahlı kanadı HPG) tarafından kamp geri alındı. Kampın stratejik önemi son derece büyüktü, çünkü burayı ele geçiren IŞİD, Erbil’e, yani Güney Kürdistan’ın başkentine yürüyecekti. Bu zafer, Şengal’in ardından ikinci önemli başarı oldu.

Bu iki direniş ve başarının, gelecek açısından son derece önemli iki sonucu vardır. Birincisi, bütün dünya IŞİD karşısında dehşete kapılmış, bölge halkları büyük bir korkuya düşmüşken, ona karşı ilk zaferi YPG ve HPG kazandı. Bu durum, kurtarılan kasaba ve bölgelerin çok ötesinde, dünya kamuoyunda iki örgüte karşı çok ciddi bir prestij ve sempati oluşturdu. Bunun etkilerini ve sonuçlarını savaşın ilerleyen aşamalarında çok daha net göreceğiz. İkincisi, bugüne kadar Kürt ulusal hareketinin “dört parçada birlik” hedefi, gerek emperyalistlerle kurulan ilişkiler, gerekse çıkar çatışmaları nedeniyle hayata geçmemişti. Hatta Barzani’nin PKK’ye karşı savaşması örneğinde olduğu gibi Kürtler’in kendi içlerinde hegemonya savaşlarını da yaratmıştı. Şimdi Ortadoğu’daki savaşın zorunlu bir sonucu olarak Peşmerge, HPG ve YPG’nin birlikte hareket edeceği “Kürt Savunma Güçleri” kuruluyor.

Ve bu ittifak, başta ABD olmak üzere, emperyalist ülkelerden askeri yardım alacak, istihbarat ve operasyon işbirliği gerçekleştirecek.

 

ABD yeniden Irak’ta

Savaşın dengeleri emperyalistlerin hesaplarına uymuyor, beklenenin ötesinde yeni durumlar yaratıyor. En başta işbirlikçiler, emperyalistlerin hesaplarını boşa çıkaracak, kendi çıkarlarını gözetecek adımları daha rahat, daha kolay atabiliyorlar. Bu durum da masadaki hesabın yaşamda bozulmasına, yeni formlar oluşturmasına neden olabiliyor.

1 Haziran’da yapılan Amman toplantısında, ABD, İsrail, Türkiye gibi ülkelerin, Sünni aşiretlerin, Kürt bölgesini temsilen KDP’nin vb planı, IŞİD’i ortaya sürerek Irak’taki dengeleri değiştirmekti. Saldırı başladıktan hemen sonra Barzani’nin “bağımsızlık” için diplomasi turlarına girişmesi de, bu saldırı ve yeni durumdan faydalanma çabasıydı. ABD için ise, Irak’ın (artık sınırları tümüyle belirsizleşmiş olsa bile) devlet olarak İran etkisinde olmasındansa, parçalarda hegemonyasını kurması gibi yeni bir tercih -aslında İran’ın gücüyle başedememenin getirdiği bir zorunluluk- sözkonusuydu.

Ancak savaşın gerçeği, planları boşa çıkardı. Hesapta olmayan unsurlar, hem dengeleri, hem de planları yeniden değiştirdi.

Birincisi, IŞİD kontrolden çıktı. IŞİD’in görevi Sünni bölgesini birleştirmek ve bir güç olarak ortaya çıkarmaktı. Sonrasında Şii bölgelere doğru ilerlemesi ve buradan bir etkinlik kurması, ikinci göreviydi. IŞİD’in, Musul’da ve girdiği diğer Sünni bölgelerde hiçbir direnişle karşılaşmaması, buralardaki aşiretlerin hemen yeni duruma uyum sağlaması, hatta Saddam dönemi komutanların, işgal altındaki bölgelerde yönetimi üstlenmesi ve kendi bayraklarını çekmesi, bunun açık göstergesiydi. Ancak IŞİD, kendisine çizilen sınırlara uymadı; hem su kaynaklarını hem de yeraltı petrol yataklarını tutan Kürt bölgesine doğru ilerleyişini sürdürdü. Musul Barajı’nı ele geçirmesi, Mahmur’a, Şengal’e saldırısı ve Erbil’e yürümesi, ABD’nin tepkisini aldı. Çünkü ABD, zaten kendi işbirlikçisi olan Kürt bölgesinde bir savaş ve sorun istemiyordu. IŞİD’in güçlü bir direnişle karşılaşacağı belli olan Şii bölgesine değil, Kürt bölgesine saldırısı, ABD’nin çizdiği sınırları aşması anlamına geliyordu.

İkincisi, Kürt direnişinin başarısı, planların içinde yoktu. Önce YPG, arkasından HPG, IŞİD karşısında önemli askeri başarılar elde ettiler. Üstelik bu başarılar, dünya kamuoyunun vicdanen sahiplendiği ve dikkatle izlediği bir noktada (Şengal Ezidilerinin vahşetten kurtarılması) geldiği için, yarattığı psikolojik-moral-siyasal etki, askeri başarının çok ötesine geçti. Peşmerge geri çekilse bile HPG ve YPG’nin savaşacağının ortaya çıkması, ABD’nin müdahil olmasını; HPG ve YPG’nin savaşını kendi kontrolü-yönlendirmesi-desteği altına almasını zorunlu kıldı.

Üçüncüsü, İran’ın Irak’ta yaptığı hükümet değişikliği hamlesi, Irak’ın içindeki dengeleri ve Sünni aşiretlerin durumunu değiştirdi. Irak’ta işgal öncesinde hem hükümeti hem orduyu kontrol eden başta Baas olmak üzere Sünni güçlerin iktidardan düşürülmesi ve etkisizleştirilmesi, ABD’nin planıydı. Devlet yönetimini asıl olarak Şii ve Kürtlere bırakarak kendi hegemonyasını kurabileceğini düşünüyordu. Nuri El Maliki, 2006 yılında, bu planın bir parçası olarak başbakan yapılmıştı. Ancak yaşam ABD’nin planlarına uymadı, Şii iktidarın ağırlığı, İran’ın Irak üzerinde ve bölgede güçlenmesini sağladı. IŞİD işgalinin başlamasının ardından, İran’ın müdahalesiyle Maliki devrilip yerine Haydar el Abadi başbakan olarak görevlendirildi. Abadi’nin başbakan olması ve daha baştan Sünni aşiretlere dönük olumlu mesajlar göndermesi, bugün IŞİD’le birlikte hareket etmekte olan Sünni güçlerde bir beklenti oluşturdu. Parçalanmadan, iktidarda daha fazla güç sahibi olarak kalabilme ihtimali güçlendi. Zaten, Irak’ın asıl petrol yataklarının Kürt ve Şii bölgelerde bulunması, bir parçalanmanın ekonomik yükünün Sünni bölgeye çıkmasına neden olacaktı. IŞİD’in en önemli lojistik kaynağı olan Suudi Arabistan’da müftünün, IŞİD’i dışlayan-olumsuzlayan açıklamalar yapması Sünni güçlerin tercihlerindeki değişimi göstermesi bakımından çarpıcıdır.

Dördüncü bir unsur ise, IŞİD gibi bütün dünya halklarının nefretle ve dehşetle baktığı bir örgütün, ABD tarafından beslenip büyütüldüğünün artık daha sık dile getirilmesiydi. 21. yüzyılda, şeriat uygulayan, kafa kesen (üstelik de kafa kesenlerden birisi İngiliz vatandaşı, kamera önünde kestiği kişi ise bir ABD’li gazeteciydi), sadece “geri-üçüncü dünya ülkeleri”nden değil, bütün emperyalist ülkelerden savaşçı devşiren barbar bir topluluktu bu. Ve bu savaşçıların emperyalist ülkelere rahatça gidip gelmeye devam ettiği biliniyordu; buralarda yapacakları eylemler kitleleri çok korkutuyordu. IŞİD, emperyalist ülke halkları için, televizyonda sinema gibi seyrettikleri (birçok savaşı, darbeyi, vahşeti böyle seyrettiler) bir olgu değil, kendi burunlarının dibinde yaşayan insanlardan oluşan bir topluluktu. Suriye gibi modern ve laik bir ülkeyi, Irak gibi medeniyetin beşiği bir ülkeyi kan gölüne çeviren bu terör örgütü, emperyalist ülke halklarının gözünde birden “yakın tehlike”ye dönüşüverdi. Ve bu teröristlerin ABD tarafından yönlendirildiği, desteklendiği biliniyor, IŞİD’e duyulan tepki ABD’ye de yöneliyordu. ABD’nin kendisini aklaması, IŞİD’le arasında mesafe koyduğun göstermesinden geçiyordu.

Bütün bu unsurlar, ABD’nin yeniden ve fiilen savaşa dahil olmasını gerektirdi. ABD önce Peşmerge’ye ve Irak ordusuna hava desteği sağlayarak, başta Musul barajı ve Türkmelerin yaşadığı Amerli kasabası olmak üzere önemli bazı noktaların IŞİD’den geri alınmasını sağladı. Arkasından silah ve teçhizat yardımı yapacağını duyurdu. Bu da yetmedi, asker gönderme kararı aldı. Şimdilik bu sayı 300 olarak belirlendi, ama yarın artacağı sır değil.

Başta İngiltere, Fransa ve Almanya olmak üzere, diğer emperyalist ülkeler de Irak ordusuna ve Peşmerge’ye silah ve teçhizat yardımı yapacaklarını açıkladılar. Hem kendi halkların IŞİD’e karşı yükselen nefretinin baskısı, ve ülkelerinden IŞİD’e katılanların oluşturacağı riske karşı önlem alma çabası, hem de Kürt direnişiyle yeni bir evreye giren savaşın (ve buradan kazanılacak rantın) dışında kalmama kaygısı, bu ülkeleri savaşa lojistik katkıda bulunmaya zorluyor.

 

Türkiye köşeye sıkışıyor

Bu süreçte Türkiye üzerinde özel bir baskı da oluştu. İki yönlü bir baskıydı bu. Bir taraftan IŞİD’e verdiği destek tartışma konusu olurken, diğer taraftan Kürt hareketi konusunda yeni oluşan durumun baskısıydı.

Türkiye’nin IŞİD’e lojistik desteğini kesmesi, sınırlarını kapaması konusunda emperyalistler, daha açıktan konuşuyor, gazetelerinde yazıyorlar. Ancak artık Türkiye ile IŞİD arasında sınır kalmadığını söylemek yanlış olmaz. Antep, Kilis, Antakya gibi sınır kentlerde, IŞİD ağırlığı her geçen gün artıyor. IŞİD için sadece bu sınır kentlerde değil, Türkiye genelinde, yaralıların tedavisinden, kuran kursları aracılığıyla savaşçı devşirmeye kadar çok ciddi bir yaşam alanı oluşmuş durumda. IŞİD savaşçılarının yüzde 10’unun Türkiye pasaportu taşıdığı biliniyor. Amerikan gazeteleri Antep’te IŞİD komutanlarıyla röportajlar yapıyor.

Çıkan haberlere göre, 10 Haziran’da Musul işgali başladığı sırada rehin alınan 49 konsolosluk görevlisi, IŞİD tarafından sınır kapılarının açılması için koz olarak kullanılıyor. Türkiye, bu konsolusluk görevlilerinin öldürülmemesi karşılığında hem sınır kapılarını açık tutuyor, hem de IŞİD’in istemesi nedeniyle, Süleymanşah Türbesi’ni onlara bırakmaya hazırlanıyor.

Türk devleti açısından bir önemli sorun da, YPG ile HPG’nin ABD tarafından silahlandırılması. Oysa Rojava’da kurulan Kürt yönetiminin yokedilmesi için, bugüne kadar Suriye’deki bütün gerici grupları desteklemiş, savaşa sevketmiş; ve başaramamıştı. Şimdi artık iki tarafta da Kürtlerin arkasında ABD silahlı gücünün olması, Türk devleti açısından yeni bir handikap anlamına geliyor.

Bu durumun bir yansıması da, Öcalan’ın ve Türkiye sınırları içindeki Kürt hareketinin durumu konusunda kendisini gösterecektir. Güney’deki savaş, onları da güçlendirmiştir. Bugüne kadar AKP hükümeti “çözüm süreci” bayraktarlığını lafta yaparken gerçekte oyalamayı, sündürmeyi, çeşitli bahanelerle ertelemeyi başarmıştı. Bugün ise, oluşan yeni dengeler, Türkiye için de somut gelişmelere sahne olacaktır.

Şimdi AKP hükümeti, hem Kürt hareketinin durumuna ilişkin, hem de IŞİD terörüne karşı, bugüne kadarki politikalarını sürdüremez haldedir. Kamuoyu baskısının yanı sıra emperyalistlerin çıkarları, her iki konuda somut adımlar atmasını zorunlu kılıyor.

* * *

Ortadoğu’da savaşın dengeleri bir kere daha değişiyor. ABD bunu görerek (aslında bu süreci kendisi başlatmıştı) hemen harekete geçti, “karargahı yakına kurmak” amacıyla IŞİD bombardımanına başladı.

Bir taraftan kendi yetiştirdiği radikal dinci çetelere karşı mücadele ediyor görünürken, diğer taraftan Suriye’ye saldırma hazırlıkları da yapmaktadır. “IŞİD’in kökünü kurutmak için Suriye’deki üslerini de vurma” zorunluluğundan bahsetmesi, bunun yolunu döşemek içindir.

Bu süreçte ortaya çıkan en ilginç tablo ise, İran ve Suriye’nin de ABD ile birlikte IŞİD’e karşı savaşmasıdır. Musul Barajı’nın geri alınması sırasında İran da destek vermiş, Suriye ise kendi topraklarındaki IŞİD konusunda her türlü istihbarat paylaşımı ve işbirliğine açık olduklarını duyurmuştur.

Elbette İran, ABD’nin kendisine “şer odağı” dediğini; Suriye, kendi içindeki savaşı ABD’nin başlattığını unutmuş değildir. ABD’nin 1 Haziran’da başlayan müdahalesinin bölgede İran ve Suriye’nin gücünü azaltmaya dönük olduğu da açıktır.

Ancak bütün devletler şunun farkındadır: Savaşın şiddetlenmesi, yeni durumlar yaratır. Ve bu yeni durumların kimin lehine olacağını belirlemek mümkün değildir. Ortadoğu’daki bu yeni durumun, ABD’nin planlarını gerçekleştirme ihtimali kadar, ABD’nin tümden güç kaybetmesiyle sonuçlanması ihtimali de vardır. Ve her ülke, kendi lehine sonuç yaratmak amacıyla girer savaşa.

Bunlara da bakabilirsiniz

İran’da kitleler sokakta

İran’da 22 yaşındaki genç bir kadının polis tarafından öldürülmesi, ülkede son yılların en büyük kitle …

12 Eylül ve Nevin Berktaş belgeseli…

12 Eylül’ün yıldönümünde, Nevin Berktaş ile röportaj yapıldı ve bir belgesel hazırlandı. Oda TV’nin hazırladığı, …

12 Eylül ve sonrası değerlendirme söyleşileri…

12 Eylül Askeri Faşist Darbesi sonrasında, adaletsiz geçen 42 yılın ardından, Devrimci 78’liler Federasyonu’nun katılım …