İskoç referandumu ve bağımsızlık

ingiltere-harita

İskoçya’nın Birleşik Krallık’tan ayrılması için 18 Eylül tarihinde referandum düzenledi. İskoçya’nın nüfusu 5.5 milyon, seçmen sayısı ise 4 milyon 200 bin civarında. İskoç seçimlerinde ilk kez 16 ve 17 yaşındakiler de oy kullandı. Referanduma katılım yüzde 97 gibi oldukça yüksek bir seviyede gerçekleşti ve referandum sonuçlarında bağımsızlığa “hayır” diyenlerin oranı yüzde 55, bağımsızlık isteyenlerin oranı ise yüzde 45 olarak açıklandı.

İngiltere, Kuzey İrlanda, Galler ile birlikte İskoçya, Birleşik Krallığı oluşturan dört ülkeden birisi. Ülkenin yönetim biçimi Monarşi; İngiltere Kraliçesi Birleşik Krallık’ın tümü için bağlayıcı. Hepsinde resmi dil İngilizce, para birimleri Sterlin. İngiltere dışında diğer ülkeler iç işlerinde belli düzeyde bağımsızlık taşıyorlar, merkezi politikalar ise her ülkenin, nüfusu oranında parlamenter gönderdiği merkezi parlamentoda belirleniyor. Ülkeler hem kendi parlamentosunu, kendi başbakanını seçiyor, hem de merkezi parlamentoya temsilci gönderiyor. İngiltere’deki merkezi hükümet, bağımlı ülkelerin parlamentolarına her yıl belli bir bütçe aktarıyor. Bu bütçe, ülkelerin nüfusuna göre belirleniyor. Bölgesel parlamentoların kendi karar alma mekanizmaları eğitim, sağlık, belediye hizmetleri, ulaşım gibi sınırlandırılmış alanlarda bu bütçenin kullanılmasına indirgenmiş durumda.

Referandum öncesinde İngiltere, İskoçların bağımsızlığı seçmedikleri koşulda yerel yetkilerinin artırılacağı vaadinde bulunmuştu. İskoç parlamentosunun kendi bölgesinde vergi, bütçe ve sosyal harcamalar konusunda daha fazla yetki sahibi olacağından sözediliyor, ancak bunun düzeyi belli değil. Şimdi bu muğlak vaadin çerçevesinin çizilmesi ve yetki devrinin takviminin belirlenmesi bekleniyor. Tabi bu da son derece tartışmalı ve aylar alacak bir süreç, çünkü yerel yetkilerin artırılması vaadi, parlamentodaki bütün kesimlerin onayladığı bir vaat değil. Keza Birleşik Krallık’ta genel seçimler Mayıs 2015’te gerçekleşeceği için, yapılacak düzenlemelerin parlamentonun oyuna sunulması da en erken Mayıs’a kalmış oluyor. 1999 yılında İskoç parlamentosunun kurulması yaklaşık iki yıl sürmüştü mesela.

En büyük itiraz da İngiliz parlamenterlerden geliyor. “İskoçya kendi yerel kararlarını daha fazla kendi başına alacaksa, doğrudan İngiltere’yi ilgilendiren konularda neden oy kullansınlar” diye soruyor İngiliz parlamenterler.

 

Sömürünün tarihi

Bugün referandumdan “bağımsızlığa hayır” kararının çıkmış olması bir yana, İskoçya’nın bağımsızlık mücadelesi, İngiltere tarafından işgal edildiği 12. yy’a kadar uzanır. Tarihinin hiçbir evresinde İskoç halkı bu işgali kabullenmemiştir, ancak bağımsızlığını kazanacak güç, örgütlülük ve önderlik düzeyine de ulaşamamıştır.

İngiltere, İrlanda’yı da 12. yy’da (1169’da) işgal etmiş, 1536’da Galler’i de yutmuştu. Ancak İskoçya ile ilişkiler belli farklılıklar taşıyor. 1600’lerden itibaren İskoçya ile İngiltere, “iki ülke-tek kral” ile yönetilen ve “Taçların Birliği” adı verilen bir statü oluşturdular. 1707 yılında ise “Birleşme Yasası” adı verilen düzenleme ile, iki ülkenin tek parlamento, tek yönetim altında birleşmesi kabul edildi. Bu birleşme sonucunda ülkenin ismi de Büyük Britanya olarak değiştirildi.

Aynı yıllarda (1641-1714 yılları arasında) İngiltere, adalıların direnişine karşılık büyük bir vahşetle kıyım yaparak İrlanda’nın da sömürgeleştirilmesi sürecini tamamlıyordu. 1798’de, İrlanda tarihinin efsanevi bağımsızlık ayaklanmasının da vahşetle bastırılmasının ardından 1800 yılında bir yasa daha çıkartıldı ve İrlanda Parlamentosu dağıtıldı, merkezi parlamentoya tabi hale getirildi. Bu durumda ülkenin ismi yeniden değişti; Büyük Britanya ve İrlanda Birleşik Krallığı oldu.

Yaklaşık üçyüzyıl boyunca bağımsızlık talepli ayaklanmalar, hem İrlanda’da hem de İskoçya’da başarısızlığa uğradı. İngiltere bunların hepsini kanla bastırmayı başardı. Ancak I. Emperyalist savaş döneminde, İrlanda’da yeniden bağımsızlık hedefli ayaklanmanın yükselmesini engelleyemedi. İRA’nın önderliğindeki ayaklanma, 1921’de İrlanda’nın ikiye bölünmesi ve Güney İrlanda’nın bağımsızlığını ilan etmesiyle sonuçlandı. Ancak İngiltere ile yapılan bağımsızlık anlaşmasında “majestelerine bağlı dominyon” ifadesi geçiyordu. İRA, bunu kabul etmedi, mücadelesini sürdürdü. 1937’de bu ifadenin silinmesini, 1949’da da Güney İrlanda’nın “İngiliz Milletler Topluluğu”ndan tümüyle ayrılmasını sağladı. Kuzey İrlanda ise, Birleşik Krallık’ın bir parçası olarak kaldı.

Gerek dünya genelinde yükselen kitle hareketleri, gerekse İrlanda’nın bağımsızlık mücadelesi, İngiltere’nin İskoçya’nın bağımsızlık talepleri konusunda belli manevralar yapmasını zorunlu kılmıştı. 1979 yılında yapılan referandum bu manevralardan biriydi. İskoçya ve Galler’e “yetki devri” (yani belli düzeyde özerklik) öngören bir referandum yapılması kararı alındı. Ve İskoçya’da “evet” oyu çıkmasına rağmen, ilgili yasada yapılan ayakoyunlarıyla bu sonuç hükümsüz kılındı.

18 yıl sonra 1997’de ikinci referandum gerçekleştirildi. Yine İskoçya ve Galler’de yapılan referandumda, “kendi parlamentolarını” isteyip istemedikleri soruldu. İskoçya’daki referandum’da ikinci soru, parlamentonun vergileri değiştirme yetkisinin tanınmasıyla ilgiliydi. Bu defa referanduma hem katılım hem de “evet” oyları öylesine yüksekti ki, İngiltere İskoç parlamentosunun kurulmasını onaylamak zorunda kaldı. 1999 yılında İskoçya Parlamentosu kuruldu. Ve geçtiğimiz günlerde, yeniden bağımsızlık için referandum gerçekleştirildi.

 

Emperyalist sistemde “referandum”

göz boyamadır

Referandum’da sadece yüzde 55 ile “bağımsızlığa hayır” sonucu çıktığı, resmi olarak açıklandı. İskoçya’da halk, İngiliz sömürüsünden memnunlarmış, o yüzden bağımsızlık istemiyorlarmış gibi bir tablo çıkıyor ortaya.

Oysa sömürücü sınıfların iktidarı altında yapılan referandumlarda sandıktan, kitlelerin değil, egemenlerin istedileri sonuçlar çıkar. Stalin’in “oyu kimin kullandığı değil, kimin saydığı önemlidir” tespiti, bugün tüm gerçekliğiyle önümüzde durmaktadır. İskoç referandumunda da, kitlelerin gerçek seçiminin ne olduğunu, sadece egemen sınıflar biliyor.

Bir ulusun bağımsızlığı, referandumlarla, kademeli özerklik planlamalarıyla, egemenler ve işbirlikçileriyle yürütülen pazarlıklarla elde edilebilecek bir şey değildir. Çünkü basit bir gerçektir: Egemen sınıflar, sömürüde sınır tanımaz, sömürüden elde ettikleri kazanımlardan gönüllü olarak vazgeçmezler. Yeraltı yerüstü kaynaklarından ucuz işgücüne, toprak büyüklüğünden ekonomik güce kadar, her cepheden sömürürler. Bu nedenle, salt “referandum”da kullanılan oylarla bu dizginsiz sömürüyü bitirmek mümkün değildir.

Referandum, ancak devrim sonrasında “ulusların kendi kaderini koşulsuz biçimde belirleme hakkı” tanınarak gerçekleştiğinde amacına ulaşabilir. Ekim devrimi sonrasında kurulan ilk sosyalist devlet SSCB, bu konuda da tüm dünyaya örnek olmuştur. Daha önce Çarlık Rusya’nın toprakları arasında olan Finlandiya, Ekim devrimi sonrasında komünistlerin birleşme yönündeki isteklerine rağmen “bağımsızlık” kararını almıştır. Ve Lenin, böyle bir kararı onaylayan ilk lider olmuştur. Finlandiya dışında “bağımsızlık” ilan eden diğer uluslar, daha sonra yeniden SSCB içinde “federatif” bir şekilde kalmayı tercih etmiştir. Kısacası sosyalist bir devlet kurulduktan sonra, bağımsız, federe, özerk gibi çeşitli biçimler altında her ulus ve ulusal topluluk kendi kaderini kendisi belirleyebilmiştir.

SSCB’deki bu örnekler ve ulusal kurtuluş hareketlerinin artması sonucunda “ulusların kendi kaderini tayin hakkı” bugünkü BM’nin ilk hali olan “Milletler Cemiyeti” tarafından da kağıt üzerinde kabul edildi. Fakat emperyalist-kapitalist sistem içinde referandumla bunun gerçek anlamda yaşam bulmasının imkanı yoktur. Çok zorda kaldığı zamanlarda gerçekleşen referandumlar, halkı aldatmaya, kendi sistemini meşrulaştırmaya yaramaktadır sadece. İskoçya bunun son örneğidir. Ama daha önemlisi, “bağımsızlığını” tanımak zorunda kaldığı sömürgelerini de “yeni sömürgecilik”  biçimleriyle sömürmeyi sürdürmüştür.

* * *

Emperyalistler, başta Ortadoğu olmak üzere, hegemonya kurmak istedikleri bölgelerde, varolan devletleri ulusal-mezhepsel şekilde bölüp, atomlarına kadar parçalamaya çalışırken, sözkonusu kendi devleti olunca “birlik”çi kesiliyor. Almanya’dan İngiltere’ye ABD’den Çin ve Rusya’ya tüm emperyalist devletlerde bu yaklaşımı görürüz.

Sonuç olarak, bu sistem içinde ezilen ulusların bağımsızlığını kazanmalarının tek yolu, egemen devlete karşı ayaklanmaktır. Ezilen hiçbir ulus, ulusal bağımsızlığını savaşmadan elde etmiş değildir. Fakat bağımsızlığın sadece “siyasi bağımsızlık”la sınırlı, biçimsel kalmaması; “ekonomik bağımsızlığı”nı elde edebilmesi için devrim ve sosyalizm dışında başka seçenek yoktur.

Bunlara da bakabilirsiniz

12 Eylül ve sonrası değerlendirme söyleşileri…

12 Eylül Askeri Faşist Darbesi sonrasında, adaletsiz geçen 42 yılın ardından, Devrimci 78’liler Federasyonu’nun katılım …

Paris’te Yılmaz Güney anması

Devrimci sanatçı Yılmaz Güney, Paris’te komünist ve devrimci-demokrat kurumlar tarafından, mezarı başında anıldı. Anma, Yılmaz …

12 Eylül’ü protesto eden ve Aysel Tuğluk’un serbest bırakılmasını isteyen afişler asıldı

12 Eylül askeri faşist darbeye karşı direnişe çağıran afişler yapıldı. Ayrıca “Aysel Tuğluk ve hasta …