İran ABD ile anlaşıyor mu?

iran-devrim-muhafizleri

Son dönemde üst üste gelen kimi gelişmeler, İran ile ABD’nin bir yakınlaşma içinde olduğu yorumlarını artırıyor. Özellikle dünyaya ABD emperyalizminin yenilmezliği gözlüğünden bakan çevreler, İran’ın da ABD’nin rotasına girdiğini, ABD’nin İran’ı da kendisine yedeklediğini, İran’a geri adım attırdığını vb iddia edebiliyorlar.

Gelişmelere yüzeysel bir bakış, onları doğruluyormuş izlenimi yaratıyor zaten. İran’la emperyalist ülkeler arasında yürütülen nükleer müzakerelerde anlaşma sağlandı ve İran nükleer programını sınırlamayı kabul etti. Suriye ve Irak’ta IŞİD’e karşı ortak savaşma görüşmeleri yapıldı. ABD ile İran arasında gizli pazarlıklar yürütüldüğü öne sürüldü. En son Yemen’de İran destekli Şii Husilerin yükselişine karşı ABD’nin sessiz kaldığı, hatta Husiler El Kaideciler’e karşı savaştığı için ve ABD de Yemen El Kaidecileri’ne karşı İHA’larla (İnsansız Hava Araçları) saldırılar düzenlediği için; ABD’nin örtük biçimde Husileri desteklediği iddia edildi.

Oysa gerçek durum bu değildir. Yüzeydeki görüntü genellikle yanıltıcıdır. Gerçek olan, ülkelerin stratejik hedefleridir. Taktikler savaşın seyrine göre farklılaşma yaşayabilir, birbiriyle çelişik görünen taktikler, koşullardaki farklılaşmaya bağlı olarak, ama aynı stratejinin bir parçası olarak gündeme gelebilir.

İran ile ABD arasında yaşanan da budur. Dünya ABD ve Çin-Rusya arasında bir hegemonya savaşı altındadır. Askeri olarak Rusya, ekonomik ve siyasi olarak da Çin, ABD’nin en büyük rakibidirler. Kaldı ki, Çin de askeri gücünü giderek artırmakta, savaş kabiliyetini yükseltmektedir. Ortadoğu, onun bu gücünü sınadığı bölgedir.

Bu koşullarda, geleceğini Rusya ve Çin’e bağlamışİran açısından, ABD stratejik bir düşmandır. Ve Ortadoğu’da ABD’nin çıkarlarının karşısına dikilmiş olan, sürekli ABD’nin planlarını zora sokan İran da, ABD için stratejik bir düşmandır. Bunun dışında her anlaşma-uzlaşma-işbirliği görüntüsü, geçici bir ateşkes, dönemsel bir zorunluluk olarak görülmelidir. Dahası, bu dönemlerde bile, alttan alta yürütülen politikalara daha dikkatli bakmak gerekir.

Savaşın dengelerinde önemli değişiklikler olduğu koşulda, elbette stratejiler yeniden tanımlanacak, dost-düşman ilişkileri farklılaşacaktır. Öyle bir dönem geldiğinde elbette ABD ile İran arasında da bir anlaşma-uzlaşma-ittifak sözkonusu olabilir. Ancak son 15 yıldır, savaşın dengeleri aynı doğrultuda ilerlemektedir. Kısa dönemli değişiklikler bir yana, son 15 yıldır ABD emperyalizmi sistemli bir biçimde ve her aşamada adım adım gerilemekte, Çin ise her geçen gün hegemonya alanını genişletmektedir. Rusya daha dalgalı bir seyir izlemekle birlikte, onun da kimi mevziler elde ettiğini, güç ve etkinliğini artıran bir emperyalist olduğunu söylemek mümkündür. Ve bu koşullar altında, sözkonusu ülkelerin stratejik değişiklikler yapmaları, emperyalist kamplaşmadaki yerlerini değiştirmeleri için bir neden yoktur.

 

İran’ın durdurulamaz yükselişi

Geçtiğimiz aylarda Suudi Arabistan’da eski kralın ölmesi üzerine başa geçen Salman bin Abdülaziz, bir süredir “Şii hilali”ne karşı “Sünni cephesi” oluşturma çağrıları yapıyor. Türkiye dahil olmak üzere birçok ülkeye bu çağrısını gerçekleştirdi, önemli bir kısmı olumlu yanıt verdi. Bu çağrı, bölgede İran’ın yükselişinin de, bu yükselişten duyulan korkunun da büyüklüğünü gösteren bir çağrıdır.

İran’ın Ortadoğu’da etki gücünü artırdığı, artık tartışılmaz bir gerçeklik. ABD’nin hegemonya kurmaya çalıştığı alanlarda, İran’ın önlemez yükselişi sürüyor. Ortadoğu’da ABD saldırısı başladığından bugüne, İran’ın dört ülkede hakimiyetini kurmuş olduğu, artık çok daha yoğun biçimde ifade ediliyor: Lübnan, Suriye, Irak ve Yemen. Yemen, “Şii hilali”ne bağlanan son ve en stratejik noktayı oluşturuyor. Bu durum hem ABD’yi hem de Suudi Arabistan’ı fazlasıyla tedirgin ediyor.

Bugün Suriye’de Esad’ı devirmenin mümkün olmadığı artık kesinleşmiş durumda. Esad, dünyanın dört bir yanında akan cihatçılara, Ortadoğu ve ABD’den yağan dolarlara, Türkiye sınırında cihatçılarla girdiği her çatışmada Türkiye’nin cihatçılara hava ya da topçu desteği vererek savaşa dahil olmasına rağmen yenilmiyor. Ve elbette bunu, Rusya’nın, Çin’in, İran’ın desteğiyle, Lübnan Hizbullahı’nın ve İran Devrim Muhafızları’nın doğrudan Suriye topraklarında çarpışmasıyla başarıyor. ABD emperyalizmi ise, 2011’de Suriye’de savaşı başlatma gerekçesi yaptığı “Esad gitmeli” sözünü artık ağzına bile almıyor.

Irak’ta ise ABD uzun zaman önce kontrolü kaybetti. Kürdistan bölgesi, ABD’ye en yakın duran kesim. Zaten ABD Erbil’de en önemli askeri üslerinden birini kurmayı planlıyor. Ancak Kürdistan bölgesi bile, bağımsız devlet kurmasına izin verilmediği için, ABD’ye karşı tepkili. Sünni bölgesi iktidardaki gücünü kaybetmenin ve bunu bir türlü geri alamamanın sıkıntısını yaşıyor. Buna çare olarak ABD IŞİD’i palazlandırıp sahneye sürmüş, Sünni aşiretlerin desteğiyle Irak içinde özerk bir Sünni alan yaratmaya girişmişti. Başlangıçta Sünni aşiretlerin onayladığı bu durum, IŞİD gibi bir katliam ve vahşet örgütünün “eline düşme”nin sıkıntıları başgösterince değişmeye başladı. İşin bir yanı kendi bölgelerinde gericiliğin pençesine düşmeleri, dünyanın dört bir yanından toplanmış katiller tarafından yönetilmeye başlanmalarının oluşturduğu rahatsızlıktı. Daha önemlisi ise, dünya kamuoyunun önünde, IŞİD’in işbirlikçisi olarak tanımlanmak giderek daha ciddi bir soruna dönüştü.

Bu duruma en büyük darbe de yine Şii güçlerden, İran’dan geldi. ABD, Irak’taki Şii etkisini kırmak amacıyla IŞİD’i sahaya sürmüştü, ama IŞİD’e karşı savaş Irak’ta Şii etkisini güçlendirdi. Geçtiğimiz ay başlatılan Tıkrit saldırısı bu durumu daha da pekiştirdi.

Tıkrit, Irak’ın devrik başkanı Saddam’ın memleketi, Irak eski rejimi Baas’ın merkezi ve Sünni bir kent. 10 Haziran 2014’te IŞİD saldırısı başladığında, direnişsiz biçimde IŞİD’e kapı açan, IŞİD ile birlikte Sünni gücünü artıracağını uman kentlerden birisi Tıkrit. Ve bugün İran’ın Şii askeri güçlerinin desteğiyle ve Irak’ın Şii ordusuyla, bir ay süren saldırıların ardından, Tıkrit’te IŞİD varlığı temizlendi. Ve İran, dünya halklarının nefretini kazanmış IŞİD’e karşı saldırıyı yöneten, zafer kazanan, Irak halkına yardım eden bir ülke olarak halkların sempatisini kazandı. IŞİD’in geriletilmesi, hem Irak’taki Şii yönetimin, hem de İran’ın gücünü pekiştiren bir unsur oldu.

Ve İran, Irak ve Suriye’de IŞİD’e karşı verilen savaş konusunda artık “olumlanan güç” olarak tanımlanıyor Batılı emperyalist dünya tarafından.

Yemen’de Husilerin iktidarı ele geçirmesi, ülkenin en önemli kentlerinde kontrolü sağlaması, El Kaide’ye karşı savaşması, İran’ın doğrudan desteğiyle gerçekleşmektedir. Üstelik Suudi Arabistan önderliğinde 10 ülkenin katıldığı koalisyonun bombardımanına, Yemen topraklarına asker çıkarmasına, onların arkasındaki ABD desteğine rağmen. Yemen’deki Zeydi halkın bir kısmının İran tarafından Şiileştirildiği ve Husi savaşçılarının bunlardan oluşturulduğu (Zeydiler de Şiilere benzemekle beraber, aralarında kimi farklar bulunuyor), Husilerin yıllarca İran’da eğitildiği, Yemen uçaklarını İranlı pilotların kullandığı zaten biliniyor.

Bütün bu gelişmeler, ABD’nin Ortadoğu politikalarının ne kadar sorunlu hale geldiğinin, güç kaybının boyutunun önemli göstergeleri.

İran’la nükleer müzakerelerde varılan anlaşma da, bu tabloyla doğrudan bağlantılıdır. Görünürde İran geri adım atmakta, nükleer çalışmalarını emperyalistlerin denetimine ve yol haritasına bağlamaktadır. Ancak anlaşma sonrasında İran’da yapılan kutlamalara bakmak, anlaşmadan kimin karlı çıktığını göstermeye yeterlidir. İran sadece bir söz vermiştir, karşılığında ise İran ekonomisine büyük zarar veren ambargonun ve yaptırımların kaldırılması gibi son derece önemli bir kazanıma sahiptir. Bu durum, İran’ı rahatlatan bir unsurdur, ABD’yi değil. Çünkü denetimlerin dışında yöntemlerle, İran’ın nükleer çalışmalarını sürdürmesinin önünde bir engel yoktur. Gerek Rusya, gerekse Çin, bugüne kadar zaten kayıtdışı yöntemlerle bu nükleer çalışmalarını desteklemekteydi, bundan sonra da bunu sürdürebilirler.

* * *

Irak’ta 2003 yılında ABD işgali başladığından bu yana, Ortadoğu ülkeleri artık devlet kimlikleriyle değil, mezhep kimlikleriyle tanımlanıyor. Siyasi dengeler mezheplere göre kuruluyor, ittifaklar ve savaşlarda mezhepler gözetiliyor.

Bu tabloyu ortaya çıkaran, doğrudan ABD’nin Ortadoğu politikasıdır. Ülkeleri savaşarak yenmeyi başaramadığında, “böl-parçala-yönet” taktiğini devreye soktu. Halkları bölmenin ve birbirine düşürmenin en etkili yolu da, zaten tarihsel bir altyapıya sahip olan mezhepsel ayrılıkları körüklemekti. Ve 2003 yılından itibaren, mezheplere göre konuşmak, siyasal literatüre çok daha fazla yerleşti.

Gerçekte sermaye din-mezhep-ulus farkı gözetmeden herkesimi sömürmek ister. Zaten Ortadoğu’da mezheplere göre ittifaklar kurduklarını iddia edenler, başka alanlarda mezhep ya da din ayrımı gözetmeden sömürü ilişkilerini kurmaya çalışıyorlar. ABD’nin bile, Irak’ı ele geçirmek için önce Sünnilere karşı Şiilerle işbirliği yaptığı, sonra Şiiler’i kontrol altına alamadığını görünce bu defa Sünnileri kazanmaya çalıştığı ortada.

Ancak bu durum, bölgedeki güçlerin de işine geliyor. Kendi saflarını güçlendirebilmek için mezhepsel ayrımları körüklüyorlar. Suudi kralı Salman’ın “Şii hilali”ne karşı “Sünni cephesi” oluşturma çabası ve bu “Sünni cephe”nin ilk icratının Yemen’e saldırı olması da bunun ürünü.

Suudi kralı elbette bu hamleyi kendi başına yapmıyor. Tersine ABD’nin adına bir “vekalet savaşı” yürütüyor, ABD’nin politikalarıyla uyumlu politikalar izliyor.

ABD ise, İran’la “barışıyor” görünürken, gerçekte biraz zaman kazanma ihtiyacı duyuyor. Ortadoğu’daki savaşta yaşadığı siyasi-ideolojik yenilgiler (IŞİD’in dünya halklarının nefretini kazanmasından Suriye’de Esad’ın yıkılmamasına, ama bu arada bütün Ortadoğu’nun ve birçok Afrika ülkesinin yangın yerine dönmüş olmasına kadar) ABD’yi fazlasıyla yıpratmıştır. Dünya kamuoyu, Afganistan’dan bugüne yürütelin savaşın nedenlerini giderek daha fazla sorgulamaktadır.

İran, gerek Tıkrit’te IŞİD’e karşı kazandığı zaferin, gerek Suriye’nin direnişindeki payının, gerekse Husilerin elde ettiği iktidar zaferinin rahatlığı içindedir. Bu başarılarla dünya genelinde önemli bir prestij kazanmış durumdadır. Uymayacağı anlaşmalara imza atarak üzerindeki baskıyı, ambargo ve yaptırımları hafifletmesinden bir kaybı yoktur, tersine önemli bir rahatlama kazanacaktır.

ABD ise, soluklanıp, savaşa yeni bir hamle kazandırma çabasında. Önceki başkan Bush savaş politikalarıyla dünyanın tepkisini kazanmıştı; şimdiki başkan Obama ise, zayıf bir yönetim imajı oluşturarak ABD’nin güç ve prestij kaybına neden oldu. ABD emperyalizmi, şimdi savaşı tırmandırma hazırlığındadır. Ve yeni manevralarını devreye sokuncaya kadar, kamuoyunun üzerindeki baskısını hafifletmek, bu arada farklı işbirlikçilerini (Suudi Arabistan gibi) öne sürmek çabasındadır.

Bunlara da bakabilirsiniz

12 Eylül ve sonrası değerlendirme söyleşileri…

12 Eylül Askeri Faşist Darbesi sonrasında, adaletsiz geçen 42 yılın ardından, Devrimci 78’liler Federasyonu’nun katılım …

Paris’te Yılmaz Güney anması

Devrimci sanatçı Yılmaz Güney, Paris’te komünist ve devrimci-demokrat kurumlar tarafından, mezarı başında anıldı. Anma, Yılmaz …

12 Eylül’ü protesto eden ve Aysel Tuğluk’un serbest bırakılmasını isteyen afişler asıldı

12 Eylül askeri faşist darbeye karşı direnişe çağıran afişler yapıldı. Ayrıca “Aysel Tuğluk ve hasta …