Bir kez daha SAVAŞ ve BARIŞ ÜZERİNE

arka-logo

İçte ve dışta savaşın alabildiğine körüklendiği bir dönemi yaşıyoruz. Bir yanda “yeni emperyalist savaş”ın Ortadoğu cephesi ve onun Türkiye’yi de içine alan Suriye ayağı; diğer yanda Kürt halkına karşı sürdürülen savaşın yeniden hortlatılması… Ölen askerler, cenaze törenleri, işkence görmüş, çırılçıplak soyulmuş gerilla cesetleri, boşaltılmış köyler, yanan ormanlar, kurşunlanan insanlar… Kısacası, bir kez daha savaşın tüm vahşeti ve yıkımı ile karşı karşıyayız.

Savaşın olduğu her yerde, yalan ve demagoji de had safhaya çıkar. Savaşı haklı çıkarmak ve kitlelerin desteğini alabilmek için her tür demagoji kullanılır. Bunların başında “vatan” gelir. “Her şey vatan için”dir! Yapılan “vatan savunması”dır! Asker cenazeleri “vatan sağolsun”la uğurlanır. Böylece savaşın egemenlerin çıkarları için yapıldığı gizlenmeye çalışılır.

Bir diğer argüman ise “barış”tır. En savaşçı liderler bile, bu savaşları “barış” için yaptığını söyler. Bu bir yanıyla doğrudur. Çünkü onların “barış”ı, kendi düzenlerine-çıkarlarına kimsenin ses çıkarmaması, sessizce boyun eğmesidir. Bu da mümkün değildir. Kısa bir süre başarabilseler bile, mutlaka bir başkaldırı olacak ve bu, yeni savaşların gerekçesi yapılacaktır.

“Barış” son yıllarda daha çok reformistlerin dillerinden düşürmedikleri bir kavramdır. Sömürücü-savaşçı sistemlerin en vahşisi olan kapitalizmde, “barış içinde birarada yaşamayı” savunurlar. Sözde onlar da düzene karşıdır ve devrimden yanadırlar. Ama bu, “barışçıl devrim” olmalıdır! Sanki silaha ilk sarılan işçi ve emekçiler, ezilen halklarmış gibi… Sanki “silahlı ayaklanma” bir zorunluluk değil de, bir tercihmiş gibi…

Ülkemizde de uzun yıllardır Kürt sorunu ile ilgili “barış” ve “barışçıl çözüm” en sık kullanılan argüman oldu. Bu, emperyalistlerin dünya ölçeğinde başlattığı “diyalog”, “siyasal çözüm” politikalarından bağımsız değildi kuşkusuz. AKP hükümeti döneminde, “Kürt açılımı”, “çözüm süreci” gibi isimlerle, Türk egemenleri de bu kervana katıldı. Ama bu sözde “çözüm” süreçlerinde de Kürt halkı üzerinde baskı ve şiddet devam etti, birçok katliam ve cinayet gerçekleşti. Buna karşı bir yanda emperyalistler ve işbirlikçileri, bir yanda reformistler, halkın barış umudunu sömürmeyi sürdürdüler.

Savaşın tırmandığı bugünlerde, “barış” sesleri yeniden yükseldi. Savaşa karşı HDP’nin başını çektiği “barış bloku” oluştu. Blokun temel talebi, “karşılıklı ateşkes” ve “yeniden çözüm süreci” oldu. Yani eski duruma geri dönülmesi isteniyordu. O “çözüm süreci” ki, Roboski’den Paris cinayetine, Rojava’ya saldırıdan, Kürt çocuklarının katledilmesine kadar, egemenlerin savaşı hiç durmamıştı.

Buna karşın “blok”a büyük bir misyon biçtiler. Ama “blok”, birkaç mitingle sınırlı kalan, son derece zayıf bir profil çizdi. Oysa savaşa karşı olan çok geniş bir kesim vardı ve onların harekete geçirilmesi durumunda, savaşı durdurabilecek bir potansiyel açığa çıkarılmış olacaktı. Hatırlanacaktır, ABD’nin Irak savaşını başlattığı dönemde “koordinasyon” adı altında savaş karşıtı tüm kesimler birlikte hareket etmiş ve yükselen bir eylem grafiği izlemişti. Öyle ki, 1 Mart savaş tezkeresi’nin TBMM’den geçeceği gün, yüzbin kişiyle Ankara’da miting yapmış ve tezkerenin reddedilmesinde önemli bir rol oynamıştı.

Kuşkusuz “barış” tüm sömürülen, ezilen kesimlerin özlemi, istemidir. Bugüne dek tüm savaşları egemen sınıflar çıkarmıştır. Savaştan yana olan, her zaman onlardır. Hiçbir zaman kendi istekleriyle barışı getirmezler. İşçi ve emekçilerin, ezilen halkların barışı elde edebilmesi için, emperyalizm ve işbirlikçileriyle mücadele etmesi, onu zorla kazanması gerekir. Kürt sorunu somutunda ise, Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını koşulsuz biçimde savunmaktır. Bunu dışlayan bir “barış” talebi, egemenlerin kitleleri kandırmasına yardımcı olmak, onların değirmenine su taşımaktır. Dolayısıyla komünist ve devrimcilerin karşı çıktığı, “barış” talebi değil, bu talebin altının nasıl doldurulduğu, yani içeriğidir.

Son gelişmeler üzerinden bir kez daha savaş ve barış üzerine durmak, tarihsel gelişmeler ışığında bu iki kavramı ele almak ve ML bakışaçısını hatırlatmak da yarar vardır.

 

Sömürücü toplumların tarihi,

savaşlar tarihidir

İnsanlığın bilenen tarihi, yaklaşık 300 bin yıl olarak saptanmıştır. Bu 300 bin yılın son 7 bin yılı ise, “sınıflı toplumlar” dönemidir. (Köleci, feodal, kapitalist toplum.) Ondan öncesi, ilkel komünal toplumda, yani yaklaşık 290 bin yıl boyunca, insanlar barış içinde yaşadılar. Sınıfsız, sömürüsüz bir ortamda, ilkel biçimlerle de olsa, ürettiler, tükettiler.

Fakat sömürücü toplumlara geçişle birlikte, her 100 yılın 87’si savaşlarla geçmiştir. Yani 7 bin yıllık tarihin, yaklaşık yüzde 90’nı savaşlarla doludur, sadece yüzde 10’unda insanlar barış içinde yaşayabilmiştir. Son 1500 yıl içinde ise, yaklaşık 14 bin savaş olduğu ve bu savaşlarda, 3 milyar civarında insanın öldüğü saptanmıştır. Bu rakam, neredeyse bugünkü dünya nüfusunun yarısı kadardır.

Bunların içinde en çarpıcı olanı Afrika kıtasında yaşananlardır. Afrika, 17. yüzyılda dünya nüfusunun beşte birini barındırıyordu. Günümüzde bu kıtada yaşayan insanlar, dünya nüfusunun onda birini oluşturacak ölçüde azalmıştır.

Özcesi savaş, kıyım demektir; ölüm, açlık ve sefalet demektir. Savaşlar, insanlığa dönük bir saldırıdır. Dolayısıyla insanlık suçudur. Çünkü sömürücü sınıfların çıkarlarına hizmet eder. Hedefleri, sömürü ve soygun alanlarını arttırarak, zenginliklerini katlamaktır.

Dünya iki büyük emperyalist savaş yaşadı. Birinci emperyalist savaşta, 1914-1918 yılları arasında 10 milyon insan öldü. İkinci emperyalist savaşta ölen insan sayısı ise, 54 milyon! Yani 5 katı!.. Teknoloji geliştikçe, silahlanmaya ayrılan pay arttıkça, savaşın yıkıcı gücü de, ölen insan sayısı da artıyor!

Bir zamanlar savaşın zararı, okun nereye kadar uçacağına, bir Roma lejyonunun nereye kadar yürüyeceğine bağlıydı. Şimdi ise, sınırları aşan füzeler, denizaltılar, savaş uçakları, kimyasal silahlarla savaşılıyor ki, yıkımların oranı misliyle katlanıyor. Hem katledilen insan sayısı, hem de doğa tahribatı devasa boyutlara ulaşıyor.

İki dünya savaşının doğrudan savaş harcamaları, birincisinde 208; ikincisinde 1380 milyar dolar olarak tespit edilmiştir. Yanı sıra birinci emperyalist savaşın 338 milyar dolar, ikincisinin ise 4 trilyon dolar maddi zarara yol açtığı saptanmıştır.

Sadece bu iki büyük dünya savaşında değil, bunların arasında geçen sürede ve ikinci emperyalist savaş sonrasında da silahlanmaya ayrılan pay, her dönem bütçelerin en büyük kesimini oluşturmuştur. Askeri harcamalar, ortalama olarak her hükümetin sağlık hizmetlerine ve eğitime ayırdığının iki buçuk katıdır. Savaş tekelleri için savaş sanayi en kazançlı gelir kaynağıdır. Eskiyen savaş tekniği, daha öldürücü ve milyarlar yutucu yeni teknikle değiştirilmektedir. Yeryüzünde silah depolarında bulunan nükleer silahın, TNT olarak hesaplandığında, adam başına birkaç ton patlayıcı madde düştüğü belirlenmiştir.

Savaş tekelleri, bilim ve teknikteki her gelişmeyi, insanlığı yok eden savaş sanayinin hizmetine sokmakta ve giderek daha gelişmiş, dolayısıyla daha pahalı silahlar üretilmektedir. Örneğin bir mayın gemisi ikinci emperyalist savaşta 8.7 milyon dolara mal olurken, sonraki yıllarda 200 milyon dolarlık bir harcamayı gerektirmiştir. Bu, denizaltılar, bombardıman uçakları vb. tüm savaş sanayi için geçerlidir. Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü SIPRI, dünyada askeri harcamaların son on yılda yüzde 37 oranında arttığını, bu harcamaları yapanların başında ABD’nin yer aldığı belirtmiştir.

Emperyalistler, ulusal ve sosyal kurtuluş savaşlarını bastırmak için; ya da yeni pazarlar elde edebilmek için bölgesel-yerel birçok savaş başlatmıştır. Son yirmi yıl içinde ise Balkanlar’da, Kafkasya’da, Ortadoğu’da, Afrika’da emperyalist kışkırtmalarla gerçekleşen savaşların sayısı belirsizdir. “Balkanlaşma” terimini kullanıma sokan emperyalistler, bu bölgelerde kışkırtmalarla küçük devletçikler kurmuşlardır. ABD’nin “Politik Araştırmalar Enstitüsü”nde müdürlük yapan R. Barnet, “yaklaşık olarak her 18 ayda bir ABD askeri gücü, ya da yarı-askeri güçleri, ayaklanma hareketlerini bastırma gerekçesiyle Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkelerine yollanıyor” diyor.

Elbette sadece ABD değil, diğer emperyalistler de savaş politikası izliyorlar. Fakat ikinci emperyalist savaş sonrası dünyanın en güçlü emperyalisti haline gelen ABD, bu işin başını çekiyor. İster dünya çapında, isterse yerel-bölgesel olsun, emperyalist sistemde savaşlar kaçınılmazdır. Diğer sömürücü sistemlerden farklı olarak emperyalizmde, dünyadaki tüm topraklar paylaşılmış durumdadır. Emperyalist tekeller, “azami kar” elde edebilmek için, yeni pazarlara açılmak zorundadır. Yeni pazarlar da “paylaşılmış toprakların yeniden paylaşımı”nı zorunlu kılar. Dolayısıyla dünya üzerinde hakimiyet kurabilmek ve onu elinde tutabilmek için egemenlerin asıl yöntemi; savaştır. “Kapitalistler dünyayı… ‘sermayeleriyle orantılı olarak’, ‘herkesin güçlerine göre’ paylaşıyorlar; çünkü kapitalizm düzeninde, başka bir paylaşım biçimi olanaksızdır.” diyor Lenin. (Emperyalizm, Bilim ve Sosyalizm yayınları sf. 80)

 

Haklı ve haksız savaşlar

Sözünü ettiğimiz savaşlar, genel olarak sömürücü sınıfların ve bugünkü haliyle emperyalistlerin savaşıdır. Egemen sınıfların sömürü ve soygun için, yeni pazarlar elde edebilmek için, kısacası “köleliği güçlendirmek için” giriştiği savaşlar olduğu için “haksız savaşlar” olarak adlandırılır ve asla desteklenmez.

Bir de “haklı savaşlar” vardır; işgal altındaki bir ülke halkının işgalciye karşı, ezilen ve sömürülen halkların ezen ve sömüren egemenlere karşı ve en önemlisi, işçi ve emekçi kitlelerin burjuvaziye ve sömürücü sisteme karşı yürüttüğü sınıfsal savaşlardır bunlar. Ezilen ve sömürülenlerin sömürücü sisteme başkaldırısıdır.

Egemen sınıfların sömürüyü artırmak için giriştiği savaşlara karşı çıkarken, her ülkenin işçi sınıfının, emekçilerinin ve ezilen halkların yürüttüğü savaşlara, ulusal ve sosyal kurtuluş savaşlarına tarafızdır. Bunların bizzat içinde yer alır, önderlik ederiz, sonuna kadar yanında oluruz.

Burjuvazi, dünyadaki yoksulluğun nedenini, kişilerin başarısızlığı olarak gösterir. Zenginleşmiyorlarsa, çalışmasını bilmedikleri, ya da ellerine geçen fırsatları kullanamadıkları içindir! Gerçekte, yoksulluğun da zenginliğin de nedeni, sömürüdür. Bunu gizlemek için her tür yalan ve demagojiye başvururlar.

Dünyada zenginliği bir grup elinde tutar, başkalarını yoksullaştırmak pahasına. Milyonlarca işçi ve emekçinin cebinden çıkanlar, bir avuç zenginin elinde toplanır. Hükümetleri onlar yönetir, kararları onlar aldırır, savaşları onlar çıkarır.

Zenginliklerini artırmak için, bir taraftan başka ülkelerin pazar alanlarını ele geçirmek, onların zenginlikleri yağmalamak için; ya da işçi sıfının artıdeğerini sömürmek için savaş yürütürler. Sistem, bunun üzerine kurulmuştur. Tankları, topları, orduları, hukukları, mahkemeleri, hükümetleri, devlet organlarıyla, tüm yasal kurumları ve güvenlik güçleriyle, işçi sınıfının üzerinde terör ve baskı oluştururlar. Onların bu sömürü sistemine karşı direnilmesini engellemek için, tüm güçlerini kullanırlar.

Çalışma ve yaşam koşullarını düzeltmek isteyen işçi ve emekçiler de, üzerlerinde baskı ve terör estiren, sömüren burjuvaziye karşı bir sınıf savaşımı yürütür. Her biçimiyle işçi ve emekçilerin burjuvaziye karşı savaşı, haklı bir savaştır ve sonuna kadar yanında olmak gerekir.

Bir de ulusal kurtuluş savaşları vardır. Bir başka ulus tarafından ezilen sömürülen ulusların, bu baskıdan kurtulmak, kendi kaderini tayin etmek için başlattıkları savaşlardır bunlar. Bu savaşlar, emperyalizme ve işbirlikçilerine, kendisini ezen ulusun egemen sınıflarına karşı yürütüldüğü sürece, desteklenmesi gereken savaşlardır.

Burjuvazi, işçi ve emekçileri daha rahat yönetebilmek için, onları bölüp parçalamaya çalışır. Ulusal, mezhepsel ayrılıkları kışkırtır, birbirlerine düşürür. Ülke içinde bulunan farklı ulusal topluluklar üzerinde daha yoğun bir baskı ve sömürü oluşturur.

Emperyalistlerin ve işbirlikçilerinin halkları birbirine kırdırma, bölüp parçalayarak sömürüyü daha da arttırma çabası, en çok işçi ve emekçilerin birliğine ve mücadelesine zarar verir. O yüzden de “bir ulusu ezen bir ulus, özgür olamaz” denilmiştir. Ezen ve ezilen ulusun işçi ve emekçileri, güçlerini birleştirerek emperyalizme ve işbirlikçilerine yönelmedikçe, ikisinin de gerçek kurtuluşu sağlanamaz.

 

Savaşlara verilen moladır BARIŞ

Her savaştan sonra bir barış anlaşması imzalanır. Emperyalistlerden bazıları yenmiş, bazıları yenilmiştir. Yenenler, bunu bir anlaşma ile resmileştirirler. Ve buna “barış” denir.

Peki sonraki savaşlar neden çıkar? Barış anlaşmasında yenilen, pazar alanlarını kaybeden emperyalistler, güçlerini yeniden toparlayınca, kaybettiklerini almak ve yeni sömürü alanlarıyla zenginliklerini artırmak isterler. Bunun için savaşmaları gerekir.

Tarihte, özellikle büyük savaşlar sonrası yapılan barış anlaşmaları, hemen her dönem yeni bir savaşın temelini oluşturmuştur. Birinci emperyalist paylaşım savaşının sonrasında imzalanan Versay, ikinci emperyalist savaşının nedeni haline gelmiştir mesela. Keza ikinci emperyalist dünya savaşını bitiren Paris anlaşması da, o günden bu yana süren bölgesel savaşların nedeni olmuştur.

Burjuva hukuk, egemen sınıfların hukukudur; “barış anlaşması” denilen şey ise, yenenlerin hukuku, yenenlerin anlaşmasıdır. Çünkü “barış anlaşması” eşitler arasında gerçekleştirilmez. Taraflardan birisi galip gelinceye kadar savaş sürer, galip gelen kendi şartlarını dayattığı anlaşmayı masaya koyar.

Bütün savaşlar, kendilerini doğuran politik sistemin bir parçası, onun uzantısıdır. Savaşı başlatan devletlerin ve sınıfların, savaş öncesi politikası neyse, savaşta da o sürdürülür; yalnızca biçimi değişmiştir. O yüzden savaş “politikanın başka araçlarla -silahlarla- sürdürülmesi”dir. Barış dönemleri ise, savaşlara verilmiş aralar olmaktan öteye gitmez.

Kriz ve savaş, emperyalizmin kaçınılmaz sonuçlarıdır. Krizi savaş dışında aşabilmenin yolunun kalmadığı yerde, savaşlar patlak verir. Bu, egemenlerin bir tercihi de değildir. Sistemin iç çelişkilerinin ve açmazlarının kaçınılmaz sonucudur.

Emperyalistler, boş yere silahlanmıyorlar. Kriz dönemlerinde bile, yükselişini sürdüren tek sektör, silah sanayiidir. Engels, “sınıflı toplumun en pahalı kurumlarından birinin ordu olduğunu” söyler. Ordunun “nüfusun en güçlü ve en işe yarar parçasını ulusun elinden alarak, üretkenliğini yitirmiş durumdaki bu parçayı beslemeye zorlayan” asalak bir aygıt olduğunun altını çizer.

Dünya silah satışının yüzde 95’ini 15 emperyalist ülke elinde tutuyor. Bunların içinde ABD, yüzde 31 ile birinci sırada yer alıyor. Emperyalist güçler arasında değişen dengeler silahlanma sektörüne de yansıyor tabi. Çin başta olmak üzere BRIC ülkelerinin (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin) askeri harcamaları artıyor. Daha önce silah alımında dünya birincisi olan Çin, silah satan ülke konumuna yükseldi. Askeri yatırımlarını artırarak, ABD’den sonra ikinci sıraya çıktı.

Silahlanma yarışında Türkiye de geri kalmıyor. Türkiye, silah alımını arttırırken, bazı silah parçalarını Ortadoğu ülkelerine ihraç eden bir ülke durumuna da gelmiş durumda.

Artan bu silahlanma, yeni bir emperyalist savaşın içinde olduğumuzun somut göstergelerinden biridir. Diğeri ise onmilyonları bulan mülteci akınıdır. Sadece Suriye’deki savaşta milyonlarca mülteci, komşu ülkelere sığındı. Şimdi Yunanistan üzerinden Avrupa’ya akıyor. Mültecilik her zaman savaş-şiddet ortamında artış gösteriyor.

Savaşlarda kullanılan teknolojik aletler geliştikçe, savaşın yıkıcılığı, vahşeti de artıyor. Bu sadece mülteci duruma düşen milyonlarla sınırlı değil. Ölü ve yaralı sayısı da milyonları aşıyor. 18. yüzyıldan 20. yüzyılın başlarına kadar savaşlarda, toplam ölümlerin ancak yarısını siviller oluşturuyordu. I ve II. emperyalist savaşlar, kitle savaşı niteliğine büründü, cepheyle ev arasındaki ayrım ortadan kalktı, topyekün bir savaş halini aldı.

Günümüzde ise, ‘90’lardan itibaren sivil ölümler, toplam kaybın yüzde 90’nına çıktı. 2003 yılında gerçekleşen Irak işgalinde yaklaşık 1.5 milyon insanın yaşamının kaybettiği tahmin edilmektedir. Sakat kalanlar, kayıplar, faili meçhuller, evini-yurdunu terk edenlerin ise haddi hesabı yoktur.

Kısacası, emperyalist-kapitalizm, sömürücü toplumlar içinde en kıyıcı savaşların yaşandığı toplum olmuştur. Emperyalizm dönemiyle birlikte savaşlar “üç boyutlu” bir hal almış, kara, hava ve deniz, hatta denizin altı da devreye girmiştir. Hal böyleyken “barış” sözcüğünü en fazla kullanan da yine emperyalistlerdir.

 

Emperyalist “barış” görüşmeleri

Bölgemizde emperyalist bir savaşın sürüyor olması, üstüne üstük yaklaşık 30 yıldır süren Kürt halkının özgürlük mücadelesini egemenlerin kanla bastırma çabaları, kitlelerin barışa duyduğu özlemi doğal olarak arttırıyor. Kitlelerin bu özlemi ne yazık ki, gerek egemenler, gerekse reformistler tarafından, içi boşaltılarak kullanılıyor.

Egemen sınıflar, halkın “direnmeden boyun eğmesi”ne, hiç bir dönem, savaş zamanındaki kadar ihtiyaç duymaz. Silah bakımından ne kadar üstün olursa olsunlar, savaşı sürdürebilmek için “cephe gerisini” sağlama almak zorundadırlar. Hiç bir kapitalist ülke, “kendi cephe gerisini sağlamlaştırmadan ‘kendi’ işçilerine, ‘kendi’ sömürgelerine gem vurmadan, ciddi bir savaş yürütmez” demiştir Stalin. (Eserler Cilt 10- sf: 241)

Son yıllarda birçok ülkede, adına “siyasi çözüm”, “diyalog”, “barış” denilen, gerçekte emperyalist bir çözüm süreci yaşanıyor. Ulusal kurtuluş mücadelesi veren birçok örgüt, bu şekilde eritildi, emperyalistler ve işbirlikçileri için bir “tehlike” olmaktan çıkarıldı.

İngiltere’de, İspanya’da, Güney Afrika’da Filistin’de, Kolombiya’da bu tür barış görüşmeleri yürütüldü, yürütülüyor. Gerillayla devletler masaya oturuyorlar, müzakereler yapıyorlar ve barış anlaşmaları imzalanıyor. IRA, ETA, ANC, FKÖ, FARC gibi örgütlerle, “barış görüşmeleri” yapıldı. Sonuçta bu örgütleri ya bölüp parçalayarak güçsüz düşürdüler; ya da eski özelliklerini kaybettirip sistemin bir parçası haline getirdiler. Ve o ülkelerde, ne baskı ne de sömürü son buldu. Aksine daha da arttığını söyleyebiliriz.

Bu görüşmelerin bize gösterdiği bir tek şey var: Ezilen kesimin temsilcileri ne kadar çaba gösterirlerse göstersinler, masadan daha güçlü kalkan devletler oluyor. Devletler, zaten o masaya, bu hareketleri bastırmak ve ezmek için oturuyorlar. En fazla birkaç kırıntı verdikten sonra, hareketin tamamını ezmeyi amaçlıyorlar.

Zaten genellikle barış görüşmeleri sürerken, bir taraftan savaşı da olanca şiddeti ile sürdürüyorlar. Gerilla kamplarının bombalanmaya devam etmesi, gerilla liderlerinin kaçırılması ya da infaz edilmesi, ezilen halka dönük hak gasplarının artırılması vb. hemen her “barış görüşmesi” sürecinde gözlenebilen “olağan” durumlar.

Gerilla “ateşkes” ilan etse ve kendi cephesinden savaşı durdursa bile, devlet tarafından ateşkes ilan edilmiyor, savaş sürdürülüyor. Bu saldırılar, “barış”maya çalışan kesimin “pazarlık” gücünü zayıflatmayı amaçlıyor. O yüzden savaş boyunca dökülen kanın, ödenen bedellerin, harcanan emeğin karşılığı alınmıyor, haklarını asgari düzeyde bile elde edemeden sonlanıyor.

Bazen de görüşmeler, bir aşamada kesintiye uğruyor. Kimi yerlerde ise, katliamlarla hareketi yok etmeye çalışıyorlar.

SriLanka’da Tamil Kaplanları çok çarpıcı bir örnektir. Barış görüşmeleri başladıktan üç yıl sonra, öyle bir katliam gerçekleştirildi ki, SriLanka devleti, 2008 ve 2009 yıllarında 173 bin civarında Tamil halkı katletti. Kolombiya’da da bir taraftan barış görüşmeleri yürütülürken, bir taraftan binlerce sendikacı, muhalif ve gerilla öldürüldü. Gerilla kamplarına bombalar yağdırılmaya devam edildi, özellikle önderleri hedef alındı ve katledildi.

Burjuvazi ne kadar çok “barış” lafı ediyorsa, o kadar çok savaşı yükseltiyor. Ne kadar çok “demokrasi” diyorsa, o kadar çok baskı ve şiddet uyguluyor. Sözde barış yanlıları, haklı bir savaştan yana olanları “şiddet yanlısı”ymış gibi gösteriyorlar. Burjuva hümanizmi ile “daha fazla kan akmasın” diyorlar. Sanki devrimciler, kan akmasına tarafmış gibi… Asıl şiddeti devletin gösterdiğini, en fazla kanın, barış dönemlerinde aktığını gizliyorlar.

Kuşkusuz “haklı savaşlarda” da kan akıyor, insanlar acı çekiyor. Ama bu, belli bir dönemi kapsıyor ve sonucunda bütün çekilenlere son verecek bir kurtuluş gerçekleşiyor. Diğerinde ise baskı ve zulüm sürgit devam ediyor; dökülen kanlar, çekilen acılar çok daha fazla oluyor.

Ülkemizdeki barış görüşmeleri

Ülkemizde yürütülen barış görüşmeleri, dünya çapında yürütülen görüşmelerin sadece bir parçasıdır. Yüzyıllardır ezilen, kimliği inkar edilen Kürt halkının haklı isyanı, ‘90’ların ortasından itibaren “siyasal çözüm” kulvarına sokularak, adım adım uzlaşma zeminine çekildi. Öcalan’ın tutsak düşmesinden sonra ise, rota tamamen devlet tarafından “muhatap alınma”ya, “müzakere”ye, “barış”a çevrildi. Defalarca “ateşkes” ilan edilip devletle görüşmeler yapıldı.

Egemen sınıflar ve sözcüleri de “barış”ı dillerinden düşürmediler. Patronlar kulübü TÜSİAD bile “barış”tan dem vurdu. AKP’nin “çözüm süreci”ne desteklerini sundular. Güler Sabancı, bu sürecin onları “uçuracağını” söyledi vb…

Türkiye, emperyalistlerin Ortadoğu’daki paylaşım savaşında “merkez ülke” durumunda. Emperyalist ülkelerin genelkurmay başkanları, istihbarat uzmanları, bakanları, akın akın ziyaretler gerçekleştiriyorlar. Türkiye, kraldan çok kralcı kesilip ABD’nin Ortadoğu’daki savaşındaki “koçbaşı” görevini üstlendi. Ama dillerinden “barış” düşmedi! Şimdi savaşı yükseltmiş olsa da, “çözüm süreci”ni “buzdolabından” çıkarıp, bir şekilde yeniden başlatacaklardır.

Türkiye’de yıllardır savaş sürüyor aslında. Yukarıda belirttiğimiz gibi “barış” görüşmeleri sırasında da birçok katliam yapıldı, cinayetler işlendi. Önümüzdeki dönemde de bir yandan savaşı, özellikle halka dönük saldırıları sürdürürken, bir yandan da barış görüşmelerine devam edecekler.

Emperyalist paylaşım savaşının bölgemizde yoğunlaşmış olması ve Türkiye’nin bu savaştaki rolü, egemenleri “cephe gerisi”ni sağlama almaya zorluyor. Daha özel bir durum ise, gerek Irak’ta, gerekse Suriye’de Kürtlerin özerk bir yapıya kavuşmuş olmalarıdır. Bu durum, kuzeydeki Kürt halkının da beklentilerini güçlendirdi, taleplerini artırdı. Burjuvazi, Kürt halkının direnişinin büyümesinden, bu yükselen dalgadan etkilenerek harekete geçmesinden korkuyor.

Diğer yandan ABD emperyalizmi, genel olarak üç bölgedeki Kürt hareketini kontrolü altına almak istiyor. Ayrıca Türkiye’nin Irak Kürdistan Bölgesi ile ilişkileri gelişmiş durumda. Almanya’dan sonra en fazla ihracatı oraya yapıyorlar. Türk egemen sınıfları, hem Irak petrollerinden daha fazla pay almak, hem de Türkiye’yi Irak petrollerinin diğer ülkelere taşınmasında bir köprüye dönüştürmek istiyor, planlarını bunun üzerinden kuruyorlar. Bütün bunlar, Kürt bölgesinde savaşın durmasını gerektiriyor.

Kısacası dünya konjonktürü ve bölgenin içinde bulunduğu durum, Türk egemenlerine bunu dayatıyor. Fakat bu, başta Kürt halkı olmak üzere Türkiye halklarına bir yarar getirmiyor. Kürt halkı yıllardır “barış” diye oyalanıyor. Savaşarak elde ettiği haklar bile “kırıntı” biçiminde sanki burjuvazi bahşetmiş gibi sunuluyor. Diğer yandan şovenizm körüklenmeye devam ediyor. Türk ve Kürt halkı arasına kama sokuluyor, birbirinden koparılıyor.

Biz devrimciler, savaşa da, barışa da, bir burjuva hümanistten, sıradan bir savaş karşıtından farklı yaklaşırız. Nasıl ki, her tür savaşa karşı değilsek, her tür barışa da destek olamayız. İşçi ve emekçilerin çıkarlarını savunur ve her gelişmeye de bu gözle bakarız. İşçi ve emekçilerin, ezilen halkların çıkarına değil de, emperyalistlerin ve işbirlikçilerinin çıkarlarına hizmet eden hiç bir politikayı desteklemeyiz.

Ulusal hareketin devrimci bir çizgide mücadeleyi sürdürdüğü yıllarda, Marksist-Leninistlerin ulusal harekete desteği güçlü olmuştur. Ulusal harekete güç ve destek sunmak, yanlış bulduğumuz şeyleri söylememek anlamına gelmez. O yıllarda da eleştirel bir destek verilmiştir. Ancak reformist bir çizgiye evrildikten sonra, doğal olarak eleştirel bakış ağırlık kazanmıştır. Kürt siyasal hareketini eleştirmek başkadır, Kürt halkının haklı mücadelesini desteklemek ve yanında olmak başka!..

Türkiye Devrimci Hareketi, ‘90’lı yılların ortalarından itibaren ciddi bir güç kaybına uğradı, niteliksel olarak da tasfiyeci-reformist rüzgarlardan etkilendi. Bu nicel ve nitel zaaflar, ulusal harekete verilen desteği de, bu hareketi devrimci tarzda etkileme şansını da zayıflattı. Bu durum reformizmi güçlendirdi. İçi boşaltılmış “barış” çağrılarının bu kadar baskın hale gelmesinde, bunun da önemli bir rolü oldu.

 

Barış sosyalizmle gelecek!

Tarihsel deneyimler de göstermiştir ki, hiç bir yerde barış; müzakere masalarında elde edilmiyor, savaşın içinde kazanılıyor. Mesela ikinci emperyalist savaşı bitiren, sosyalist Sovyetler Birliği’nin Nazi Almanya’sının saldırısını püskürtmesi ve onları Berlin’e kadar sürmeyi başarması, saldırgan Alman Ordusu’nu kendi ülkesinde yenmesidir.

Bunu sınıf savaşımı açısından da söyleyebiliriz. Bir fabrikadaki toplu sözleşmeye karşı, ya da işten atılmalara, işçi haklarının gaspına karşı yürütülen mücadeleyi kazanımla bitiren şey, masadaki görüşmeler değildir. İşçi sınıfının o mücadeleyi sonuna kadar götürme kararlılığıdır.

O yüzden bizim sloganımız; “saraylara karşı savaş, kulübelere karşı barış”tır. 1848’de İngiliz işçi sınıfının ayaklanmasına yön gösteren bu slogan, sınıf savaşımının en dolaysız ifadesidir.

Marks, I. Enternasyonal Belgeleri’nde, “çeşitli ülkelerin işçilerinin birleşmesi, uluslararası savaşları olanaksız kılacaktır” diyerek, savaşın kökünün tamamen kazınmasının, “işçilerin birleşmesiyle olacağı”nı vurgulamıştı.

Engels, “günümüzde ordu tarafından sivil halkların elinden alınan sayısız iş gücü, sınıfsız toplumda tekrar işinin başına verilecektir; bunlar tükettikleri kadar üretmekle kalmayacak, geçimleri için gereken çok daha fazla ürünü resmi depolara da yollayabilecektir” der. Böylece geleceğin toplumunun, asalak ordudan kurtulduktan sonra nasıl refah topluma dönüşeceğini ortaya serer.

Marks ve Engels’i kendine rehber edinen Lenin ise, I. emperyalist savaş sırasında yalnızca burjuvaziye karşı değil, “vatan savunması” adı altında burjuvazinin değirmenine su taşıyan sosyal-şovenlere karşı da mücadele etmiş, proletarya enternasyonalizminin bayrağını dalgalandırmıştır. Emperyalist savaşı iç savaşa çevirip devrimle taçlandırmak gerektiğini söyleyerek, bunu bizzat yaşama geçirmiştir. Proletaryanın devrimci sınıf savaşımıyla bağlantı kurulmaksızın yapılan barış mücadelesini ise, “duygusal ya da halkı aldatan burjuvazinin pasifist laf kalabalığı” olarak nitelemiştir.

Emperyalist savaşa karşı direnenler, her yerde işçi ve emekçiler oldu. Ve ona önderlik eden Komünist Partilerin öncülüğünde savaştılar, birçok yerde bunu devrimle taçlandırmayı başardılar. I. emperyalist savaşın bitmesinde Ekim devrimi ne kadar belirleyici olduysa, ikincisinde Stalin önderliğindeki SSCB’nin eşsiz direnişi ve tüm dünya halklarının savaşa ve faşizme karşı yükselttikleri birleşik mücadele, o denli etkili oldu.

Yeni bir emperyalist paylaşım savaşının hüküm sürdüğü günümüz koşullarında, barış için mücadele, devrim ve sosyalizm için mücadeledir. Bu perspektifle hareket etmeden barış üzerine konuşanlar, burjuva demagoglardır, reformist-pasifist entelektüellerdir.

Bugünün komünist ve devrimcilerine düşen görev; I. emperyalist savaşta Lenin’in, ikincisinde Stalin’in yaptığı gibi, hem emperyalist savaşı, hem de ona şu ya da bu şekilde destek sunan pasifist entelektüelleri teşhir etmek, iktidar perspektifi ile sınıf mücadelesini yükseltmektir.

Tarihin ortaya koyduğu kesin doğru şudur: “Ya devrimler savaşları önler, ya da savaşlar devrimlere yol açar!”

Bunlara da bakabilirsiniz

İran’da kitleler sokakta

İran’da 22 yaşındaki genç bir kadının polis tarafından öldürülmesi, ülkede son yılların en büyük kitle …

12 Eylül ve Nevin Berktaş belgeseli…

12 Eylül’ün yıldönümünde, Nevin Berktaş ile röportaj yapıldı ve bir belgesel hazırlandı. Oda TV’nin hazırladığı, …

12 Eylül ve sonrası değerlendirme söyleşileri…

12 Eylül Askeri Faşist Darbesi sonrasında, adaletsiz geçen 42 yılın ardından, Devrimci 78’liler Federasyonu’nun katılım …