Kıdem tazminatına yine saldırı

kidem-tazminati

Kıdem tazminatının gaspedilmesi, AKP hükümet programlarının değişmez maddeleri arasında yer alan “Ulusal İstihdam Stratejisi”nin, dört temel saldırı maddesinden biri. (AB raporlarında dayatılan ve 2011 yılında sistemleştirilen bu “strateji”nin dört ayağı, taşeron sistemi, esnek çalışma, kiralık işçi büroları ve kıdem tazminatının kaldırılması.)

Bu madde, sınıf mücadelesinin direncine çarptıkça geri çekiliyor. Ancak burjuvazinin bundan elde edeceği kar öylesine büyük ve gözkamaştırıcı ki, her fırsatta, mücadelenin geriye düştüğünün görüldüğü her durumda, yeniden gündemleştiriliyor. AKP hükümeti, 2016 yılına yine kıdem tazminatının gaspı hazırlığı ile girdi.

 

Emperyalistlerin talimatıyla

İşçi sınıfına dönük en şiddetli saldırılar, AKP hükümetleri döneminde gerçekleşti. Dizginsiz ve pervasız biçimde kamu işletmelerinin özelleştirilmesi, diğer saldırıları da beraberinde getirdi. Kiralık işçi büroları, esnek çalışma, taşeronlaştırma, emeklilik süresinin uzatılması gibi birçok konuda, işçi sınıfına kölece çalışma koşulları dayatıldı. Kıdem tazminatının gaspı da, bu saldırılardan biriydi.

Tüm bu saldırıların altında, burjuvazinin daha fazla kar elde etme isteği yatmaktadır. Ve bu istek, emperyalist burjuvazinin genel hedefleri ile doğrudan bağlantılıdır. Çeşitli emperyalist kurumlar, birçok defa AKP hükümetine talimatlarını bildirmişlerdi. Birkaç tanesini hatırlatalım.

IMF 1. Başkan Yardımcısı Anne Krueger’in 11 Temmuz 2006 tarihindeki sözleri: “Asgari ücret düşürülsün, bölgesel asgari ücrete geçilsin. İşsizliğin sebebi yüksek kıdem tazminatlarıdır; kıdem tazminatları düşürülsün. İşten çıkarmalar kolaylaştırılsın.”

IMF Heyetinin Değerlendirmeleri- 2007: “Emek piyasasındaki katılıkları gidermek amacıyla atılabilecek adımlar arasında, zorunlu kıdem tazminatı sisteminin rasyonelleştirilmesi ve daha esnek koşullu istihdam uygulamalarına izin verilmesi sayılabilir.”

OECD 2006 Raporu: “Kıdem tazminatı istihdam yaratmayı engelliyor.”

OECD 2007 Raporu: “Emekli olan çalışanlara kıdem tazminatı ödemesini kaldırın. Emeklilik yaşını 65’e çıkarın, emeklilik gelirini vergilendirin, emeklilerden sağlık sigorta primi alın.”

Dünya Bankası 2008 Raporu: “Kıdem tazminatlarını azaltın.”

Bu konuda sayısız örnek, rapor, açıklama var. Ve burjuvazi, bütün bu dönem boyunca birçok defa kıdem tazminatının kaldırılmasını gündeme getirdi. Her defasında sınıfın yükselen öfkesine çarparak geri adım atmak zorunda kaldı.

 

Kıdem tazminatı neden önemli

Dünya genelinde yaklaşık 200 yıllık sendikal mücadelenin en önemli başlıklarından birisi, işten çıkarmaya karşı, iş güvencesi talebiyle yürütülen mücadeledir. Bunların özünde, işten çıkarmaları patronlar için zorlaştırmak vardır. Bu mücadelede kimi önemli kazanımlar elde edilmiştir.

Sendikal hareket bu konuda iki noktada yoğunlaştı: Birincisi, patronun “işten çıkarma özgürlüğü”nü yasalarla sınırlamak; ikincisi, “işten çıkarmayı olabilecek en pahalı hale getirmek”tir. İşten çıkarmayı sınırlayan en önemli faktör, patronun “işten çıkartma gerekçesi” belirtme zorunluluğun yasal güvenceye alınmasıdır. Keza işten çıkarma süresinin uzatılması (ihbar tazminatı) ve işçiye kıdem tazminatı ödenmek zorunda kalması da, patron açısından, işçi çıkarma konusunda caydırıcı unsurlardır. Yani kıdem tazminatı “iş güvencesi”nin en önemli unsurlarından biridir.

Kıdem tazminatı, işçi ve emekçilerin yıpranma payıdır. Verilmeyen ücretinin, sonradan verilmek üzere birikimidir; “13. aylığı”dır. Bütün bunların toplamında emeklilik güvencesidir. Dolayısıyla işçilerin asla vazgeçmeyeceği kanı, canı gibi yaşamsal bir hakkıdır.

 

Yeni tasarı ne getiriyor

AKP hükümeti ve burjuvazi, kıdem tazminatına yönelik düzenleme konusunda kitleleri kandırmak, saldırının yüzünü boyamak için çeşitli demagojilere başvuruyor. “Kıdem tazminatının işsizliği artırdığı” söylemi bunların başında geliyor. Keza, “varolan düzenlemeyle zaten işçilerin çoğu kıdem tazminatı alamıyor, yeni düzenlemeyle tüm işçilerin tazminatı güvence altına alınacak” deniyor.

Oysa yapılacak düzenleme, işçilerin çok daha ağır koşullarla karşı karşıya kalmasına neden olacak. Tasarı, patronlara her ay ücretlerin yüzde 4’ü kadar bir primi fona ödeyerek, kıdem tazminatı “yükü”nden kurtulmayı öngörmektedir. Bu rakam, bugün işçilerin patronlara maliyetinin yüzde 4’ten daha fazla olduğunu göstermektedir. Keza, getirilmek istenen fon ile, patronların sorumlulukları, tek tek patronların sorumluluğu olmaktan çıkıp, kolektif bir sorumluluk haline gelmektedir. Böylece patronlar, işçi kıyımında daha cesaretli hale geleceklerdir.

Diğer yandan patron işçi çıkardığında, toplu ödeme yapmak zorunda kalmayacaktır. Bu koşullar altında işçilere sürekli giriş-çıkış yaptırılacaktır. Böylesine güvencesiz çalışma koşulları, sendikalaşmayı da engelleyecek ve sendikaların işlevsizleşmesiyle işçilerin kazanılmış bütün hakları saldırı altında olacaktır.

İkincisi mevcut koşullarda, kıdem tazminatından, işten atılma dışında da birçok durumda yararlanmak mümkün. Askerlik döneminde, kadınlar evlendiklerinde, 15 yıl sigortalılık ve 3 bin 600 gün prim süresi doldurulduğunda, emeklilik halinde kendi isteğiyle işten ayrıldığında kıdem tazminatı hakkı doğuyor. Ayrıca kayıtdışı çalıştırma veya tazminat ödememek için sıkça giriş-çıkış yaptırma sözkonusu olduğunda da, dava yolu ile kıdem tazminatı hakkı kazanılabiliyor. Fon sistemi ise, tüm bu yararlanmaları ortadan kaldırıyor. Ödeme ancak emeklilik durumu, ya da 10 yıllık kıdemde, ev alma gibi şartlara bağlı olarak gündeme gelebilecek.

Üçüncüsü, kıdem tazminatı patronun sorumluluğunda olan, patron ile işçi arasındaki ilişkinin sona ermesiyle ilgili bir durumdur. Böyle olmaktan çıkıp sorumluluk genelleştirildiğinde, adı “emeklilik fonu” vb olabilir, ama “kıdem tazminatı” olmaz. “Paralel” bir emeklilik sistemi, kıdem tazminatının yerine ikame edilmez; çünkü işgüvencesi sağlamaz.

Dördüncüsü, İşsizlik Fonu başta olmak üzere, bugüne kadar oluşturulan bütün fonlar, hükümet eliyle burjuvazinin yağmasına açılmıştır. Mesela milyonlarca işsiz, işsizlik fonundan maaş alacak ağır kriterlere sahip olamadığı için açlıkla mücadele ederken, fondan patronlara akıtılan para 50 milyon lira civarındadır.

Beşincisi, devlet ve burjuvazi, “kazanılmış haklara dokunulmayacak” sözleriyle, bugün çalışmakta olan işçilerin mücadelesini önlemek istiyorlar. Oysa, kıdem hakkını kaybedecek olanlar, bugün çalışan işçilerin çocukları olacak. Bugünkü işçilerin çocuklarının, yani geleceğin işçilerinin, burjuvazinin sömürü çarkında dizginsizce ezilmesini hedefliyor burjuvazi.

 

Kıdem tazminatı genişletilmelidir

Kıdem tazminatının bugünkü hali de olması gereken düzeyde değildir. İşçiler bunun sıkıntılarını yaşarken, tümden gaspedilmesi ile karşı karşıya kalınca, savunmaya geçmişlerdir. Oysa TC’nin kurulmasından bu yana kıdem tazminatı, kimi zaman kazanımlarla genişleyen, kimi zaman hak gasplarıyla budanan, birçok evreden geçerek bugünlere gelmiştir.

1 Eylül 1971 tarihinde 1475 sayılı İş Kanunu yürürlüğe girdiği sırada, kıdem tazminatında herhangi bir “tavan” yoktu. İşçinin ücreti ve yan ödemeleri, brüt miktarlar üzerinden hesap ediliyor ve küçük bir kesinti sonrasında net olarak ödeniyordu.

1975 yılında İş Kanunu’nun kıdem tazminatına ilişkin 14. maddesi değiştirilerek, kıdem tazminatına tavan getirildi. Bu tavan, asgari ücretin brüt miktarının 7,5 katıydı. Ve bir tavan olmasına rağmen, günümüzden çok daha iyi koşullar sunuyordu. (Mesela asgari ücret net 1300 lira olduğu koşulda, kıdem tazminatı tavanı, 1975’teki yasaya göre her bir hizmet yılı için 12 bin 375 lira olacaktı; oysa bugünkü yasalara göre sadece 3 bin 828 lira.)

Sınıf mücadelesinin o günkü düzeyi içinde, bu yüksek tavana da itiraz edildi. Anayasa Mahkemesi 1979’da bu tavanı iptal etti, yasa bir yıl sonra yürürlüğe girdi. 12 Eylül darbesinden 5 ay önce Nisan 1980’de, kıdem tazminatı tavanı kaldırıldı. O süreçte, kamudan emekli olan kıdemli bir işçi, aldığı tazminatıyla evini-arabasını alır, çocuğunu evlendirirdi.

12 Eylül darbesinin ardından, işçi sınıfının bütün kazanılmış hakları saldırıya uğradı. Kıdem tazminatı da ilk hedefti. 23.10.1980 tarihinde İş Kanunu’nun 14. maddesi yine değiştirildi ve yeniden tavan kondu. Ancak tavan yine asgari ücretin 7,5 katı olarak belirlendi. Cunta koşullarında bile, işçi sınıfının kazanılmış haklarını bir anda gaspetmeleri mümkün olmamıştı.

İki yıl sonra, Aralık 1982’de 2762 sayılı kanunla kıdem tazminatı tavanı daha da düşürüldü. Bu yasa, bugüne kadar süregeldi.

Bugün yapılması gereken; kıdem tazminatının “fona devretme” adına gaspedilmesi değil, genişletilmesidir. Ve bu doğrultuda yasal düzenlemelerin yapılması için mücadele yükseltilmelidir. En başta, kıdem tazminatı hakkından yararlanamayan kesimin de kapsam içine alınması sağlanmalıdır. Türkiye’de İş Kanunu kapsamındaki işçi sayısı, yaklaşık 14 milyondur. Sendikalı işçi sayısı resmi rakamlara göre 1.4 milyon kadardır; ancak gerçek rakam 1 milyonun altındadır. İşçilerin ezici çoğunluğu, yürürlükteki kıdem hakkından bile yararlanamıyor! Mevsimlik işçiler ve belirli süreli iş sözleşmesiyle çalışanlar, zaten kıdem hakkının tümüyle dışında kalıyorlar.

Bu koşullar altında, işçilerin daha iyi bir zeminde kıdem tazminatı hakkından yararlanmasını sağlayabilmek için: 1- Bir yılın altında çalışanlara da kıdem tazminatı ödenmesi yasal güvence altına alınmalıdır. 2- İflas nedeniyle ödenmeyen kıdem tazminatını devletin ödemesi ve patrondan haciz yoluyla tahsili sağlanmalı; keza iflas halinde bankaların ve devletin değil, işçilerin alacaklarının ödenmesi öncelikli hale getirilmelidir. 3- Kıdem tazminatı ödemeyen patronlara ağır yaptırımlar getirilmelidir. 4- 12 Eylül askeri faşist darbesinin ürünü olan “kıdem tazminatı tavanı” kaldırılmalıdır. 5- Sendikal barajlar, örgütlenmenin ve grev hakkının önündeki tüm engeller kaldırılmalıdır.

Kapitalizm koşullarında işçilerin sömürülmesini durdurmak mümkün değildir. Ancak bu saydıklarımız, kıdem tazminatını ve işçilerin çalışma koşullarını iyileştirmeyi sağlayacak olan mücadele talepleridir.

 

Kiralık işçi-köle işçi

Hükümetin hazırladığı Ulusal İstihdam Stratejisi adlı pervasız sömürü programının 4 maddesinden biri, kıdem tazminatının gaspedilmesidir. Bir diğeri, üzerinden atlanmadan durulması gereken konu, Özel İstihdam Büroları’na (ÖİB) işçi kiralama yetkisi veren maddedir. “Kiralık işçi” statüsü oluşturan bu madde, işçilerin ve sendikal hareketin tarihsel kazanımlarını yerle bir edecek olan çok boyutlu bir saldırıdır.

Köleci toplumsal sistem bin yıl kadar önce yerini feodal sisteme devrederek tarih sahnesinden çekildi. Ancak köle ticareti, sömürgeci devletler tarafından asırlar boyunca sürdürüldü. 1500’lerin sonlarından itibaren 12 milyon Afrikalı köle, Amerika kıtasına taşındı. Yüzbinlercesi de yollarda öldü. Ancak I. Emperyalist Savaş bittikten ve Rusya’daki devrimin, sosyalist Sovyetler Birliği’nin kurulmasının ardından, 1926 yılında Milletler Cemiyeti köleliği yasakladı.

Bugün ise, işçilere yeniden kölece çalışma koşulları dayatılıyor. Taşeron sistemi, esnek çalışma ve kiralık işçilik, proleter sınıfı köleleştirmeyi hedefliyor. Son on yıldır, giderek artan sistemli bir saldırıyla bunu adım adım hayata geçirmeye çalışıyor.

2009’da Meksika’da toplam işgücünün yüzde 10’u, Tayland’da elektronik sanayi işçisinin yüzde 50’si, Filipinler’de tüm işçilerin yüzde 10,8’i, imalattaki işçilerin ise yüzde 15,6’sı taşeron işçisi haline geldi. Avrupa ve ABD, taşeron cehennemine dönüştü.

Yine 2009 yılında, dünya burjuvazisinin yüzde 74’ü, sürekli işçi yerine, ÖİB’lerin sağladığı kiralık işçilere yöneldi. Aynı yıl, köle büroları aracılığıyla pazarlanan işçi sayısı, tüm dünyada 46 milyona, 2015 yılında ise 60 milyona ulaştı. Ve bu işçiler, kendilerini her tür yasa ve kuraldan azade biçimde pervasızca sömürmeyi hedefleyen sözleşmelere imza atmak zorunda kalıyorlar. İş güvencesi olmadan, statü belirlenmeden, en ağır şartlarda çalıştırılıyor; sendikanın yanına bile yaklaşamıyor; iş bulamadan açlıktan ölmekle köle statüsünü kabullenmek arasında seçim yapmaya zorlanıyorlar.

Türkiye’de ise taşeron işçi sayısı 4 milyona yaklaştı. ÖİB’lerin önünün açılması, 2003 yılında gündeme geldi. 4857 sayılı İş Kanunu’nun 7. Maddesine “geçici iş ilişkisi”ni yerleştirdi. İşçinin holding ya da şirketler topluluğuna bağlı bir şirkete ya da dışarıdaki bir şirkete 6 ay süreyle kiralanmasını sağlayan bir kanundu bu. Ardından aynı yıl İŞKUR yasası değiştirildi ve İŞKUR da özel istihdam bürosu gibi çalışmaya başladı. Bir yıl içinde 200 bin işçiyi kiraladı. Sonra bir yönetmelikle “Özel İstihdam Büroları” kurulması sağlandı. Bu yönetmelik, köle ticareti yapacak şirketler kurulmasına izin veriyordu. Bu amaçla 2009 yılında TBMM’den yasa geçirildi. Ama yükselen mücadele ve tepkiler sonucunda, “eşitlik ilkesine aykırı olduğu ve işçiyi korumadığı” gerekçesiyle cumhurbaşkanı tarafından veto edildi. Şimdi halen faal durumdaki 451 köle taciri şirket, yasanın çıkmasını bekliyor.

Bugün birçok işyerinde, taşeron işçilere önemli hak gaspları içeren sözleşmeler imzalatılıyor artık. Sözleşmede yasalara aykırı bir biçimde, “fazla çalışma yapmayı peşinen kabul ettikleri, çalışma sürelerinin ve vardiya düzenlerinin değiştirilmesine onay verdikleri, işverenin bir işyerinden diğer bir işyerine gönderilmeyi kabullendikleri” belirtiliyor; “doğabilecek iş kazalarında, işçinin kendisinin sorumlu olduğu” yazılıyor. Ve taşeron işçiler, işten atılmamak için bu sözleşmeleri imzalıyorlar. Buna rağmen, patronun istediği zaman, iş sözleşmesinin tazminatsız olarak feshedilmesini engelleyemiyorlar. Taşeron işçilerin çalışma koşulları, bu sözleşmelerle daha da ağırlaştırılmış oluyor. Kiralık işçi uygulaması ise, bunların da altında, daha güvencesiz ve yoğun sömürüye dayalı koşullar getiriyor.

* * *

Burjuvazi sömürüye doymuyor. İşçilerin kazanılmış haklarını gaspetmek, karını artırmak istiyor. Ve bugün, işçilerin büyük mücadeleler sonucunda kazanmış olduğu kıdem tazminatı ile birlikte iş yaşamındaki hakları, burjuvazinin hedefinde. Burjuvazinin çıkarlarının temsilcisi olan AKP hükümeti, tüm işçileri güvencesiz ve kuralsız çalıştırmak; taşeron sistemini yaygınlaştırmak; ÖİB’lerle köle ticaretini meşrulaştırmak; kıdem tazminatını kaldırarak iş güvencesini yoketmek istiyor.

Varolan haklarımız, proletaryanın dünya çapında yürüttüğü büyük mücadeleler sonucunda kazanıldı; bunları korumak ve geliştirmek, üzerimizdeki ağır sömürüyü yerle bir etmek için, örgütlenmek ve mücadele etmekten başka bir yolumuz yok.

Bunlara da bakabilirsiniz

İran’da kitleler sokakta

İran’da 22 yaşındaki genç bir kadının polis tarafından öldürülmesi, ülkede son yılların en büyük kitle …

12 Eylül ve Nevin Berktaş belgeseli…

12 Eylül’ün yıldönümünde, Nevin Berktaş ile röportaj yapıldı ve bir belgesel hazırlandı. Oda TV’nin hazırladığı, …

12 Eylül ve sonrası değerlendirme söyleşileri…

12 Eylül Askeri Faşist Darbesi sonrasında, adaletsiz geçen 42 yılın ardından, Devrimci 78’liler Federasyonu’nun katılım …