Sosyalizmde ordu

arka-logo

Paris Komünü’nün siyasal hedeflerinin başında “sürekli ordu”nun dağıtılması gelir. Ve ilk yaptığı şey de sürekli orduyu kaldırması, yerine silahlı halkı geçirmesi olmuştur.

“Komün diye yazıyordu Marks, iki büyük gider kaynağını, sürekli ordu ve memurculuğu ortadan kaldırarak, bütün burjuva devrimlerin o ‘ucuz hükümet’ sloganını gerçekleştirdi.” (Lenin, Komün Dersleri, Sol yayınları, sf 85)

“Ucuz hükümet” esasında emekçi kesimlerin istemidir. Sömürücü hükümet, iki yönüyle “pahalıdır”. Birincisi, asalak bir ordu ve bürokrasi aygıtını beslemek durumundadır. İkincisi, vergisinden rüşvetine kadar, halkın devletle kurduğu tüm ilişkide sömürü ve soygun sözkonusudur. Onun için böyle bir devleti istemezler ve ona karşıdırlar.

Burjuvazi, devrimci dinamikleri taşıdığı dönemde bu kesimlerin özlemlerine de yanıt olabilecek şekilde, devleti oluşturan soylulara karşı çıktı ve devletin “vatandaşa hizmetle görevli” olduğunu söyledi. Ancak iktidara geldikten sonra, asker-sivil bürokrasiyi, ordu ve polisi muhafaza ederek, devletin halk üzerinde bir baskı aygıtı ve ayrıcalıklı bir katman olarak varlığını daha da pekiştirdi.

Paris Komünü, sadece proletarya iktidara geldiği zaman emekçilerin bu talebinin karşılanabileceğini gösterdi. Komün, istisnasız her işe seçimle gelinmesini, seçilmişlerin her an görevden geri alınabilmesini sağladı. Daha önemlisi, maaşları normal bir işçi ücreti düzeyine indirdi. Bu önlemler, devletle birlikte toplumun da yeniden örgütlenmesi anlamına geliyordu. Aynı zamanda Lenin’in de belirttiği gibi, “kapitalizmden sosyalizme götüren köprü”süydü.

Marks ve Engels’in “proletarya diktatörlüğünün özgül biçimi” olarak nitelediği Paris Komünü, ne yazık ki, 72 gün yaşayabildi. Fakat Komün’ün kazanımları ve bıraktığı dersler, sonrasında Marksist-Leninistler tarafından iyi bir şekilde değerlendirildi, doğru sonuçlar çıkarıldı. Öyle ki, Komünist Manifesto’nun sonraki baskılarında yapılan tek değişiklik, Paris Komünü’nden çıkarılan dersler ışığında “proletaryanın devleti” konusu oldu. Devlet ve kurumlarına nasıl yaklaşmak gerektiği, Komün’le birlikte somut olarak görülmüştü çünkü. “Proleter devlet nasıl olacak” sorusuna Engels, “Komün’e bakın” diye yanıt verebildi.

Tüm sosyalist partilerin programları, bu deneyim ışığında şekillendi. Devlet ve ona bağlı olarak ordunun sosyalizmde nasıl bir biçim ve nitelik kazanacağı bunların başında geliyordu. Sürekli ordunun dağıtılması, halkın silahlandırılması, subaylar kastının feshedilerek subayların da askerler tarafından seçilmesi gibi ilkeler belirlendi.

Lenin, ilk proleter devrimi gerçekleştirmenin öngününde “Devlet ve Devrim” adlı eserinde, bunları teorik olarak açıklamakla kalmadı, devrim sonrası pratik olarak da yaşama geçirdi. “Kendini savunamayan bir devrim, hiç bir değer taşımaz” diyerek, devrimde ordunun önemine dikkat çekti. Bu bakışaçısıyla devrimci bir halk ordusunun, “Kızıl Ordu”nun inşasına girişildi. O Kızıl Ordu ki, sadece kendi ülkesinde devrim yapmakla kalmadı, ezilen halkların ulusal ve sosyal kurtuluş mücadelelerine yardım etti; ikinci emperyalist savaş döneminde ise, tüm dünyanın faşizm tarafından esir alınmasına set oluşturdu ve yeni devrimlerin önünü açtı.

Bolşevikler, daha 1905 devrimi öncesinde Kızıl Ordu’nun nüvelerini attılar. Birçok sanayi bölgesinde “işçi müfrezeleri” oluşturdular. Buna karşın devrim yenilgiye uğradığında Menşevikler gibi “silaha başvurmak yanlıştı” demediler. Aksine “daha fazla silaha sarılmalıydık” diyerek, bu konudaki eksikliklerini tamamlamaya çalıştılar. Stalin, 1905 devriminden çıkardığı dersi şöyle kaydetti: “Sokak savaşlarında halk kahramanca davranır, fakat örnek olacak ve kılavuzluk edecek silahlı birlikler olmazsa, bir atlı araba sesi duyar duymaz, dört bir tarafa kaçışan korkarlar yığınına dönüşebilir.” (Partizan Savaşı, Yar yayınları, sf 198) Menşeviklere ve tüm reformistlere şöyle seslendi: “Silahsız zafere ulaşacak hangi devrim vardır ve ‘kahrolsun silahlar’ diyecek hangi devrimci vardır? Böyle konuşan hatip, devrimci değildir… Kim olursa olsun, devrimin, halkın özgürlüğünün düşmanıdır.” (age, sf 172)

Bolşevikler, 1917’deki Şubat ve Ekim Devrimleri’ne daha hazırlıklı girdiler. “İşçi müfrezeleri”ni yaygınlaştırdılar ve “Kızıl Muhafızlar” adıyla yetkin hale getirdiler. Bunlar, silahlarını kendileri imal etti. Ya da teslim aldıkları cephaneliklerden, devrimi destekleyen askerlerden edindiler. Zaten Bolşevikler, devrimden önce Rus ordusu içinde örgütlenmeye başlamışlardı. Savaşlardan yorgun düşmüş askerler arasında düşünceleri hızla yayıldı. Ordu içinde ayaklanmalar başgösterdi. Ekim Devrimi sırasında, Rus Ordusu’nun içinden pek çok asker devrim saflarına katıldı.

Ayaklanma hazırlığına başlayan parti, “devrimci askeri merkez” kurdu. Kesin olmayan verilere göre, Ekim Devrimi sırasında 200 bin Kızıl Muhafız savaşçısı hazır haldeydi. Ayaklanma başladığında demiryolu istasyonları, köprüler, haberleşme merkezleri ve hükümet kuruluşları bu savaşçılar tarafından ele geçirildi. Ertesi gün, Kışlık Saray kuşatıldı ve Aurora kruvazörünün yaylım ateşi ile saraya hücuma geçildi. Bu hazırlıklar sayesinde devrim kısa sürede başarıya ulaştı.

Fakat karşı-devrim pes etmedi. 1921 yılına kadar süren büyük bir iç savaş yaşandı. Sadece Çarlık Rusyası değil, bir bütün olarak emperyalist sistem Ekim Devrimi’ne savaş açtı. Oysa yeni kurulan Sovyet Devleti’nin ilk açıklaması, sürmekte olan birinci emperyalist savaşın sona ermesi üzerineydi. Bu çağrı, her ülkeden askerler arasında yankı bulurken, devletler savaşı devam ettirdiler.   

Bu koşullarda emperyalist müdahaleyi ve içteki karşı-devrimci ayaklanmaları önleyecek güçlü bir orduya gereksinim vardı. Sovyet Hükümeti, eski orduyu kendi amaçları doğrultusunda kullanamazdı. Fakat savaş sürerken tümden dağıtması da olanaksızdı. Bunun üzerine bütün ordu birliklerinde devrimci komiteler seçtiler ve onlar aracılığıyla orduyu düzeltmeye çalıştılar. Eski rütbe ve terfiler kaldırıldı, askerlerin komutanlarını seçme sistemi getirildi, yasal olarak asker ve denizciler tarafından seçilen komiteler tanındı. Fakat uzun savaşın yorgun düşürdüğü askerler siperleri terk ediyorlardı. Bu “kendiliğinden terhis”i durdurmak olanaksız hale gelince, yeni bir ordunun kurulması ertelenemez bir görev halini aldı. 11 Ocak 1918’de Lenin, eski ordunun hurdaya çıkarıldığını, ondan hiçbir şey kalmadığını söyleyecekti. Ve 16 Ocak 1918’de yeni ordunun ilkelerini açıkladı:

“Çalışan halkın mutlak iktidarının sağlamak, sömürücülerin iktidarının restorasyonunun bütün olanağını ortadan kaldırmak için; çalışan halkın silahlandırılmasına, işçiler ve köylülerden sosyalist bir Kızıl Ordu’nun kurulmasına ve mülk sahibi sınıfların tam silahsızlandırılmasına bu vesile ile karar verilmiştir.” (Sovyet Ordusu, Sorun Yay. Sf:33)

Adını Lenin’in verdiği Kızıl Ordu böyle kuruldu. Bu orduda kimlerin yeralacağı şöyle belirtildi: “İşçi sınıfının en bilinçli ve örgütlü unsurları arasından oluşur… tüm enerji ve yaşamını Ekim Devrimi’nin kazanımlarını, Sovyetlerin ve sosyalizmin iktidarının savunmaya verecek her istekli kişi bu orduya katılabilir.” (sf 34)

O koşullarda bir orduyu düzenlemenin en uygun yöntemi, gönüllü toplamaktı. 1918 Nisan ayının sonunda Kızıl Ordu 198 bin gönüllüye sahipti. Fakat emperyalistlerin ve Beyaz Ordu’nun saldırılarını durdurmak için daha büyük bir orduya ihtiyaç vardı. Bunun üzerine “yalnızca çalışan halk ve ücretli emeği sömürmeyen köylülerle sınırlı” halkın, askeri eğitimine ve silahlandırılmasına başlandı. 

Çok uluslu Rusya’nın bütün emekçileri Kızıl Ordu’yu çıkarlarının savunucusu olarak gördüler. Sadece Sovyet vatandaşları değil, başka uluslardan kişiler de Kızıl Ordu’ya katıldılar, enternasyonalist duygularla emperyalizme ve gericiliğe karşı savaştılar.

Ayrıca eski ordunun subaylarından, bilgi ve birikimlerinden yararlanma kararı aldılar. Eski ordudan yaklaşık 50 bin subay, siyasi komiserlerin rehberliğinde görevlerini yerine getirdiler. Lenin “eğer onları hizmetimize almasaydık ve onlar bize hizmet etmeseydi, böyle bir ordu kuramazdık” demiştir. Eski ordunun subayları, parti üyesi siyasi komiserlerin önderliğinde çalışmalarını sürdürdü. Ve bu subaylar, Kızıl Ordu savaşçıları tarafından seçilerek rütbelerini aldılar. Dünyada ilk kez bir ordu, yeni bir komuta merkezi oluşturarak ve komutanları seçilerek kuruldu.

Böylece 1918’in ilk altı ayında, seçilen kolektif komuta organlarına sahip, gönüllü müfrezelerden oluşan bir ordu kurulmuş oldu. Aynı zamanda sıkı bir devrimci disiplinle çalışan, merkezi komuta sistemi olan düzenli bir ordu haline geldi. Böyle bir ordu ile hem emperyalist devletleri, hem de içeride onların kışkırttığı karşı-devrimci çeteleri yenmeyi başardı.

Mareşal Voroşilov, o günleri şöyle anlatıyor: “Silahtan, cephaneden, iaşe ve giyecekten yoksunduk. Düşman her taraftan saldırıyordu. Fakat Bolşevik komiserler, öncü işçiler ve komünistler, en güç kesimlerde, en ön saflardaydılar. Açlık ve hastalık yaygındı, yine de askerlerimiz tepeden tırnağa mükemmel bir biçimde donatılmış olan Beyaz Orduları ve müdahalecileri yendi. Ne için savaştığımızı bildiğimiz için, devrim davasını savunduğumuz için kazandık.” (age sf 14)

Kızıl Ordu, sosyalist tipte kurulan ilk ordudur. Birçok olanaktan yoksun olarak iç savaşın içinde, büyük bir devrimci yaratıcılık ile kurulmuştur. 1921 yılında iç savaştan başarıyla çıktığında 5.5 milyondan fazla insanın Kızıl Ordu saflarında savaştığı saptandı. 200 binden fazla komutana sahipti. Bunların üçte ikisi işçi ve köylü kökenliydi.

Bunlara da bakabilirsiniz

İran’da kitleler sokakta

İran’da 22 yaşındaki genç bir kadının polis tarafından öldürülmesi, ülkede son yılların en büyük kitle …

12 Eylül ve Nevin Berktaş belgeseli…

12 Eylül’ün yıldönümünde, Nevin Berktaş ile röportaj yapıldı ve bir belgesel hazırlandı. Oda TV’nin hazırladığı, …

12 Eylül ve sonrası değerlendirme söyleşileri…

12 Eylül Askeri Faşist Darbesi sonrasında, adaletsiz geçen 42 yılın ardından, Devrimci 78’liler Federasyonu’nun katılım …