Emekçi kadının sahiplendiği kavga yenilmez!

kadin-isci

“Büyük toplumsal ekonomiye yeniden katılması sağlanmadıkça, kadının erkek egemenliğinden kurtuluşu mümkün değildir. Kadının sevgi ve annelik hakkı, onu erkeğe ekonomik olarak bağımlı kılmanın aracı olmamalıdır.” Clara Zetkin

 

8 Mart dünya emekçi kadınlar gününü, bu yıl anayasa referandumu gibi ülkenin geleceğini belirleyen önemli bir kesitte kutlayacağız. Bu durum, 8 Mart kutlamalarının içeriğini belirlediği gibi, önemini daha da arttırıyor.

AKP hükümetleri dönemi, sınıf olarak işçi ve emekçilere, cins olarak ise kadınlara çok büyük saldırıların gerçekleştiği bir dönem oldu. En başta yaşam hakkı olmak üzere kadınlar en temel haklarını yitirdiler. Öyle ki, kadın cinayetleri, yüzde 1400 arttı. Hemen hergün bir kadın cinayeti yaşandı, yaşanıyor… Keza taciz ve tecavüz had safhaya çıktı. Kadınların yanı sıra küçük çocuklar da bu saldılara maruz kaldılar. Ve bu olayların failleri, “iyi hal”le mahkemelerden serbest bırakıldılar. Bu, kadına yönelik her tür saldırıya davetiye çıkarmak anlamına geliyordu. Cinayetlerin, taciz ve tecavüzün bu denli artmasının en önemli nedenlerinden biriydi. 

Diğer yandan kadının giyiminden gülmesine, kaç çocuk yapacağından doğum şekline kadar herşeyine bizzat devlet yöneticileri yön vermeye başladı. Dinci propaganda ile kadının örtülmesi teşvik edildi. Sadece başı değil, bilinci-iradesi kapatıldı. Gönüllü köle olması için, her tür propaganda aracı, üzerine boca edildi. Bir yanda dini sohbetler, diğer yanda moda ve evlilik programları ile kadınlar, feodal kapalılıkla kapitalist yozluk arasına sıkıştırıldı. Dinin bu kadar yükseldiği, ahlakın ise bu kadar çöktüğü bir dönemin yaşanmadığını, en son Diyanet İşleri bile kabul etmek zorunda kaldı.

Kısacası AKP hükümetleri, genel olarak kadını, özelde işçi-emekçi kadını, her yönden kuşattı ve yaşamını daha çekilmez kıldı. Buna karşın AKP’ye karşı en önde mücadele eden, yine kadınlar oldu. Şimdi anayasa referandumu ile AKP bu dönemi daha katmerli biçimde sürekli kılmak istiyor. “Tek adam, tek parti” rejimiyle varolan sömürü ve zulmü daha da arttırmak ve toplumu tümden teslim almaya çalışıyor.

Dünyada çalışan nüfusun üçte birini kadınlar oluşturuyor.

Ama dünyadaki toplam işin üçte ikisini kadınlar yapıyor!

Dünyanın tüm işlerinin üçte ikisini yapan kadınlar, kimi

yerde erkeklerin yarı ücretine, kimi yerde yüzde yetmiş ücretine

çalışıyorlar. En son ve güçlükle işe alınanlar;

en başta ve kolaylıkla işten atılanlar, yine kadınlar!

Dünyanın toplam gıdasının yüzde ellisini kadınlar üretiyor.

Buna karşılık kadınların geliri, dünya gelirinin onda biri!

Ve kadınlar, dünyanın tüm mal varlıklarının yüzde birine sahip!

 

Bu duruma kadınların, özellikle de işçi-emekçi kadının izin vermesi düşünülemez. Bugüne kadar ortaya koyduğu tepkiyi, yükselttiği mücadeleyi gözönüne aldığımızda, bunu rahatlıkla söyleyebiliyoruz. Tarihsel deneyimler de göstermiştir ki, emekçi kadının katıldığı kavga asla yenilmez! 

                               * * *

Elbette kadına yönelik saldırılar AKP ile başlamadı, AKP’nin gitmesi ile de bitmeyecek. Bu, sınıflı toplumla başlayan binlerce yıllık bir geçmişe dayanıyor. Fakat faşizm, en gerici ideolojileri hortlatarak, kadının bugüne dek elde ettiği kazanımlara saldıran, kadını kadın olarak görmeyen, ona bir “kuluçka makinesi”, bir seks objesi muamelesi yapan rejimdir. Onun için de kadınların en büyük düşmanıdır.

Kadınlar hiç bir dönem köleleştirilmeye boyuneğmedi, her aşamada mücadele etti ve kendi gücüyle haklarını alarak bugünlere ulaştı. Fakat son 20-30 yıldır, emperyalist-kapitalist sistemin zaferini ilan ettiği ‘90’lı yıllardan itibaren, kadın hakları konusunda da ciddi bir gerileme yaşandı. Bunun da asıl nedeni, genel olarak sosyalizmin gerilemesi, komünist ve devrimci akımların zayıflamış olmasıdır.

Çünkü sosyalizm, kadınların yüzlerce yıldır sürdürdüğü erkekle “tam hak eşitliği” ve özgürleşme mücadelesinin ulaştığı en ileri düzeydir. Kadının kurtuluşunun yolu, teorik olarak Marks ve Engels tarafından ortaya konmuş, sosyalist Sovyetler Birliği döneminde ise pratiğe geçirilmiştir. Engels’in “Ailenin, özel mülkiyetin, devletin kökeni” adlı eseri, kadının köleleşmesinin ekonomik temelini açıklayan ve özel mülkiyetin kaldırılmasıyla kadının özgürleşeceğini tarihsel gerçeklerle ortaya koyan en ciddi araştırmadır. Aynı zamanda o günden bu yana kadın sorunuyla ilgilenen herkes için, en önemli referans kaynağıdır.

Kadın örgütlenmesi konusunda ise, Clara Zetkin’in başkanlığında toplanan Komünist Enternasyonal’a bağlı kadın konferansları ve onların aldığı kararlar, bugüne dek görülen en büyük ve en etkili kadın hareketini yaratmıştır. 8 Mart’ın “emekçi kadınlar günü” olarak ilan edilmesi ve tüm dünyada kutlanması da, bu örgütlülük sayesindedir.

Özcesi, kadının kurtuluşu yönünde teorik-siyasi-örgütsel somut ve ciddi adımlar, Marksist-Leninistler tarafından atılmıştır. Buna karşın sosyalizmin geçici yenilgisi, burjuvaziyi rahatlatmış ve kadına yönelik saldırıları daha pervasız bir şekilde sürdürme olanağı vermiştir. Aynı zamanda bir burjuva akım olan feminizm palazlanmıştır. Öyle ki, “sosyalist feminizm” adıyla, devrimci hareketleri etkisi altına alacak denli ideolojik hakimiyetini genişletmiştir.

                           * * *

Kadına dönük sınıfsal ve cinsel saldırılar, emperyalist ülkeler başta olmak üzere tüm dünyada artıyor. Emperyalist ülkeler, sadece kitle hareketlerine değil, kadın haklarına dönük saldırılarda da pervasızlaştılar. Geri bıraktırılmış ülkelerde yaşananlar ise, ürkütücü boyutlara ulaştı. Hindistan’da kadınlara toplu tecavüzler, Mısır ve Libya’da direnen kadınlara dönük cinsel saldırılar, Afganistan’da ve Ortadoğu’da ABD’nin işgali başladığı andan itibaren kadınları örtünmeye ve eve kapanmaya zorlayan radikal dinci örgütlenmelerin güçlenmesi, cins olarak kadının yaşadığı saldırıların sadece bazılarıdır.

Ülkemizde, özellikle AKP hükümetleri döneminde kadın haklarına dönük saldırıların nasıl tırmandığını yukarıda kısaca özetledik. Bunda AKP’nin dinci-gerici karakterinin etkisi olmakla birlikte, asıl belirleyici olan, devrimci mücadelenin geriye düşmüş olması, işçi ve emekçilerin örgütsüzleştirilmesidir. Buna bağlı olarak burjuvazi, sömürüyü en vahşi biçimlerde arttırma olanağı bulmuş ve bu saldırıdan kadına daha büyük bir pay düşmüştür. Yani asıl sorun, hükümetteki partinin kimliği değil, burjuvazinin sınıf olarak yönelimidir.

Bütün ülkelerde işçi sınıfının yaşadığı hak kayıplarıyla beraber kadının iş güvencesi giderek azalmakta, çalışan kadın sayısı düşmekte; parlamento gibi kurumlara sembolik olarak kadınların girmesine rağmen, kadının iş ve sosyal yaşamdaki yeri giderek daralmaktadır. Buna, reel ücretlerinin düşmesini, sosyal haklarını kaybetmelerini de eklemeliyiz.

Kısacası gerek dünyada, gerekse ülkemizde artan dinci-gericilik ve faşistleşme eğilimiyle birlikte kadın hakları gaspedilmekte, kadına yönelik her tür sömürü ve baskı yoğunlaşmaktadır. Feminizmin en fazla yükseldiği bir dönemde bunların gerçekleşiyor olması, ayrıca düşündürücüdür. Tek başına bu bile, kadının kurtuluşunun feminizmle gerçekleşmeyeceğinin somut kanıtıdır.

Zaten feminizm, işçi-emekçi kadınların sınıfsal taleplerini hiçbir zaman gündemine almamış, hatta bu talepleri savunan kesimlerle arasına mesafe koymuştur. Oy hakkından miras hakkına, kürtajdan cinsel özgürlüğe, kadına yönelik şiddetten tecavüze kadar, öncelikle mülk sahibi, küçük-burjuva kadınların işine yarayacak taleplerin peşine düşmüştür de; “eşit işe eşit ücret”, “işyerinde kreş hakkı”, “toplu yemekhaneler” gibi asıl olarak işçi-emekçi kadınların yaşam ve çalışma koşullarını rahatlatacak hiçbir talebi, mücadele programına almamış, bu konularda tek bir adım bile atmamıştır. Çünkü bu talepler, özünde sınıfsal taleplerdir ve burjuvazinin çıkarlarına ters düşmektedir.

Elbette genel olarak kadınlar, sınıflı toplumla birlikte ezilmeye, horlanmaya, aşağılanmaya mahkum edilmiştir ve buna karşı durmak, taleplerine sahip çıkmak doğru ve gereklidir. Fakat emekçi kadın, cins olarak daha fazla ezilmekle kalmamış, sınıfsal olarak da  -egemen kadınlardan farklı biçimde- en ağır sömürüye tabi tutulmuştur. Dolayısıyla burjuva kadının üzerindeki baskı ile, işçi-emekçi kadının üzerindeki baskı ve sömürü asla bir ve aynı görülemez. Ve asıl sahip çıkılması gereken de işçi-emekçi kadının talepleridir. Çünkü kadının kurtuluşu, bir bütün olarak sömürü sistemini ortadan kaldırmaktan geçmektedir.

                              * * *

Bugün artan dinci-gericilik, kadın ile erkeği birbirinden koparıyor, yaşam alanlarını ayrıştırıyor. Feminizm ise farklı gerekçelerle kadınla erkeği birbirinden koparıyor, birbirine yabancılaştırıyor; yer yer düşmanlaştırıyor. Özerk kadın alanları yaratmaya, kadınlarla ayrı toplantılar gerçekleştirmeye, erkekleri dışlamaya uğraşıyor. Yani birbirine zıt görünen bu iki akım, (feminizm ile dinci-gericilik) kadın ile erkeği birbirinden yalıtma konusunda objektif olarak aynı noktada buluşabiliyorlar.

Benzer şekilde feminizmin her türü aynı hedefte birleşiyor. Örneğin “İslami feminizm” Kuran’ın kadını ikinci sınıf gösteren ve aşağılayan bütün ayetlerini feminist bakış açısıyla yorumlamaya çalışırken; “sosyalist feminizm” kadın mücadelesine “sınıfsal” bir sos bulaştırıyor. Yani bütün feminist akımlar, -hangi sıfatı taşırlarsa taşısınlar- kadının “erkek” tarafından ezildiğinde ve kurtuluşunun “erkeğe karşı” verilecek mücadeleyle gerçekleşeceğinde hemfikirdir durumdalar. 

Toplumun yarısı kadındır; ama toplumun yüzde 90’ı, kadınıyla erkeğiyle işçi-emekçi kitlelerdir. Burjuva kadını kazanma adına, proleter-emekçi erkeği dışlamak, kadınların hak alma mücadelesini bilinçli olarak darbelemek, burjuvazinin “böl-parçala-yönet” taktiğine destek sunmaktır.

Hiçbir cins, sınıfsal konumundan bağımsız olarak düşünmez. Yaşam karşısında öncelikle sınıfsal kimliğiyle bulunur. Elbette ki, kadın sorunu özel olarak ele alınmalı ve özel bir çalışma yürütülmelidir. Geniş kadın kitlesini örgütlemek ve eyleme seferber etmek için, özel politikalara, örgütsel biçimlere ihtiyaç vardır ve bu vazgeçilmez önemdedir. Ancak bu, sınıf kardeşleriyle birlikte aynı çatı altında bulunmalarına engel değildir, dahası ancak bu şekilde başarılı olunabilir.

Bize düşen; öncelikle kadınların yaşamda erkeklerden koparılmasını durdurmak, hayatı birlikte üretenlerin mücadeleyi de, örgütü de, eylem alanlarını da birlikte paylaşmalarını sağlamaktır. Bu, mücadelenin geleceği için vazgeçilmez önemdedir.

Diğer yandan kadın sömürüsünün kaynağında özel mülkiyet olduğuna göre, özel mülkiyet düzeni tümüyle ortadan kalkmadan kadın sorunu da çözülmeyecektir. Sosyalizm özel mülkiyeti kaldırdıkça, kadının kurtuluşu konusunda da ilerleme kaydeder. Özel mülkiyetin tümüyle kalkacağı toplumsal sistem komünizmdir; kadın sorunun tümüyle çözüleceği sistem de komünizmdir.

Sosyalist Sovyetler Birliği, kadının gerçekten önemli kazanımlar elde edebildiği, hem sınıfsal hem de cinsel anlamda kurtuluşunun ilk adımlarının atıldığı en somut örnektir. Elbette ki, yaklaşık 30 yıllık sosyalizm deneyimi içinde (ki bunun önemli bir kısmı iç savaşlarla, II. Emperyalist savaşla ve bunların yarattığı yıkımlarla geçmiştir), sosyalist inşanın genelinde olduğu gibi kadın hakları konusunda da kimi eksiklikler, hatta yanlışlar olabilir.

Ancak bunlar kadınların sosyalizmle birlikte elde ettiği muhteşem kazanımları asla gölgelemez. Başta sosyalist ülkeler olmak üzere, demokratik devrimini yapmış Balkan ülkelerinde, Küba, Çin gibi ülkelerde bile, kadınların kazanımları, en gelişmiş emperyalist ülkeden daha ileridedir.  

                               * * *

Bir 8 Mart’ı daha kutlamaya hazırlanıyoruz. 8 Mart’ı 8 Mart yapan değerleri yeniden hatırlamakta yarar vardır. Özellikle kadın sorununa proleter devrimci bakışla, burjuva-feminist bakışaçısı arasındaki farkı iyi bilmeli ve yaymalıyız. Ne yazık ki, devrimci kesimlerin içine kadar nüfuz eden feminist etki, bu gerçekleri unutturuyor, en hafifinden arka plana itiyor, görünmez kılıyor. Oysa işçi-emekçi kadının sömürü ve zulme karşı mücadelesi ve genel olarak kadınların kurtuluş mücadelesi, doğrudan sistemi hedef almak zorundadır; ve bu doğası gereği feminizmi dışlar. 

Dikkat edilirse mücadelenin sertleştiği, devrim ve sosyalizme yöneldiği dönemlerde, feminist akımlar ortadan kaybolmuştur. Esasında feminizm ömrünü tamamlamış, geride kalmış bir ideolojidir; yeniden popüler hale gelmesi de geçicidir. Sınıf mücadelesinin gelişimi ile birlikte yok olup gidecektir.

Bir kez daha altını çizerek yineleyelim: Kadın sorunu, sınıfsal kimlikten ve sınıfsal mücadeleden bağımsız ele alınamaz. Genel bir “kadın dalkavukluğu” ile araya mutlak sınır çizmek; egemen sınıfların maşası konumundaki kadınlarla, işçi ve emekçi sınıfların direnen kadınları arasında kesin bir ayrım koymak şarttır. Yaşama ve mücadeleye “kadının” değil, kadınıyla erkeğiyle sınıfsal bakış açısıdan bakmak, ve kadınıyla erkeğiyle işçi ve emekçilerin çıkarını savunmak gerekir.

İkincisi, kadının kurtuluşu mücadelesi, ancak proleter-emekçi erkekle birlikte, aynı partinin, aynı sendikanın, aynı kitle örgütünün çatısı altında yürütülebilir. Sendikal ve siyasal örgütlenmeler içinde, kadınları özel olarak hedefleyen çalışmalar, biçimler tabi ki olacaktır. Fakat kadın ve erkeği birbirinden koparan tarzlar, burjuvazinin işine yarar; böylece bölünmüş kitleyi daha rahat yönetir ve yenilgiye uğratır.

Devrimin saflarında işçi-emekçi kadınların sayısını, etkisini güçlendirmek, gelişen kadın kadroların öne çıkmasını sağlamak için özel politikalar yürütmek, direnen kadınların saflarını büyütmek, mücadelenin başarıya ulaşmasının olmazsa olmazıdır. Tarihte hiç bir büyük kitle hareketi yoktur ki, ezilen kadınlar onun içinde yer almasın!

Bugün de savaşa ve faşizme karşı mücadelede, kadınlara büyük bir rol düşüyor. Onlar savaşa sürülen askerlerin anneleri, eşleri, yakınları olarak, savaş karşıtı mücadelenin de başını çekmelidir. Bölgemizdeki emperyalist savaşı, ülkemizdeki kirli savaşı durduracak en önemli güç, kadınların hareketi olacaktır. Aynı şekilde faşizmin “tek”çiliğini “tek adam-tek parti”ye kadar uzatan Erdoğan ve AKP’yi, kadınların gücü durduracaktır.

Bin yıllık köleliğe başkaldıran, 8 Mart’ları yaratan, devrimler yapan, sosyalizmi kuran emekçi kadınlar, bunu başaracak güçtedir!

Bunlara da bakabilirsiniz

İran’da kitleler sokakta

İran’da 22 yaşındaki genç bir kadının polis tarafından öldürülmesi, ülkede son yılların en büyük kitle …

12 Eylül ve Nevin Berktaş belgeseli…

12 Eylül’ün yıldönümünde, Nevin Berktaş ile röportaj yapıldı ve bir belgesel hazırlandı. Oda TV’nin hazırladığı, …

12 Eylül ve sonrası değerlendirme söyleşileri…

12 Eylül Askeri Faşist Darbesi sonrasında, adaletsiz geçen 42 yılın ardından, Devrimci 78’liler Federasyonu’nun katılım …