Anasayfa / Dünya / Rakka operasyonu ve Kürt hareketi

Rakka operasyonu ve Kürt hareketi

Suriye savaşında önemli bir aşama olan Rakka operasyonu, 3 Haziran’da başladı. Trump sonrası ABD’nin Suriye savaşında nasıl bir yol izleyeceğinin de göstergesi oldu. Obama’yı “yumuşak güç” kullanmakla eleştiren ve ABD’nin Ortadoğu’daki başarısızlığını ona bağlayanlar, Trump’la birlikte daha saldırgan bir politika izleyeceklerini ortaya koydular.

Rakka operasyonunu öne çıkaran asıl faktör ise, ABD’nin bu operasyonu, ağırlığını YPG’nin oluşturduğu Demokratik Suriye Güçleri (DSG) ile yapmasıydı. ABD, Ortadoğu’daki en önemli müttefiki Türkiye ile ilişkileri germe pahasına bu adımı attı. Elbette içinde bulunduğu koşullarda çıkarları bunu gerektiriyordu. YPG, Suriye’de savaşan gruplar içinde hem nicel, hem nitel olarak büyüyen bir askeri güçtü. Ayrıca ezilen Kürt halkını temsil etmeleri ve IŞİD’e karşı verdikleri mücadele ile dünya halklarının sempatisini kazanmıştı. Bağımsız ya da federatif Kürdistan’ı kurma hedefi ile Kürt halkı ölümüne savaşıyordu. Sadece Suriye’de değil, her yerden Kürtlerin ezici çoğunluğu maddi-manevi destek sunuyor, “enternasyonal dayanışma” adına, dünyanın dört bir yanından YPG’nin çatısı altında savaşa katılıyordu.

Bir ideal uğruna savaşmak, savaşçılara büyük bir moral ve saygınlık kazandırır. YPG’yi büyüten de bu olmuştur. ABD, bu durumu kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak istedi. Kobane’deki direnişin ardından, giderek artan bir ilişki geliştirdi, kantonlarda üsler kurmaya başladı. Türkiye’nin itirazlarına rağmen Membiç’in ele geçirilmesine önayak oldu. DSG adıyla kamufle etmeye çalıştığı YPG’ye her tür silah yardımı yaptı, askeri uzmanları bölgedeki birlikleri eğitti vb…

Rakka operasyonu ise, bu ilişkinin artık işbirliğine evrildiği aşama oldu. Öyle ki, ABD, YPG için “kara gücüm” tanımlaması yaptı. Başını ABD’nin çektiği “koalisyon güçleri” havadan bombardıman yaparken, YPG’nin yönettiği DSG de karada savaşacaktı. Böylece ABD kendi askerini bölgeye yığmadan, hem maddi kayıplarını azaltarak, hem de kitlelerin tepkisini çekmeden amacına ulaşmış olacaktı.

ABD, bu şekilde Rakka operasyonunu başlattı. Yaklaşık iki ayı bulan operasyonda ABD yetkilileri, Rakka’nın üçte birini ele geçirdiklerini açıkladı. Fakat her şey, ABD’nin istediği ve hedeflediği gibi gitmiyor doğal olarak. Çünkü bu savaşta, sadece Suriye ile değil, Rusya gibi bir emperyal güç ve İran gibi bir bölge gücü ile karşı karşıya. Ve Rakka operasyonu, savaşın doğrudan içinde yeralan ülkelerin dışında, bütün bölge ülkelerini yakından ilgilendiren, yeni pozisyonlar almaya iten bir öneme sahip.

 

Rakka’nın önemi

Bilindiği gibi Rakka, IŞİD’in “başkent” ilan ettiği merkezi karargahı. Üç yıldan fazla bir süredir de IŞİD’in elinde bulunuyor. Onu hem ekonomik, hem askeri olarak besliyor.

Çünkü Rakka, Suriye’nin en büyük su havzalarına ve barajına sahip. Bu yönüyle başta pamuk olmak üzere birçok ürünün yetiştiği zengin bir tarım bölgesi. Ayrıca büyük petrol rezervleri de bulunuyor.

Savaşın geldiği aşama itibarıyla Rakka coğrafi bakımdan da önemli bir bölge durumuna geldi. Deyr ez-Zor, Haseke ve Halep arasında merkezi bir noktada yer alıyor. Esad yönetiminin Halep’i ele geçirmesinin ardından Rakka’ya da hakim olması, Irak sınırına kadar uzanan coğrafyayı denetimi altına alması anlamına geliyordu. ABD’nin tam da bu aşamada Rakka operasyonunu başlatması, Suriye devletinin Irak ile sınırını kesmeyi amaçlıyor. Zaten operasyona başlamadan önce, IŞİD’in aşamalı bir şekilde Rakka’dan çekilerek Irak sınırındaki Deyr ez-Zor ve antik kent Palmira’ya yığılacağı şeklinde bir anlaşma yaptıkları ortaya çıktı. Rakka sonrası bu bölgelerin de ABD-DSG güçlerinin eline geçmesi, Suriye-Irak sınırının tamamen kapanması anlamına geliyor ki, bu da Esad yönetimini Batı Suriye ile sınırlamak ve Suriye’yi parçalamak demek oluyor.

Diğer yandan Irak sınırının kesilmesi ile birlikte İran’ın Suriye ve Lübnan’la kurduğu kara bağlantısı da kesilmiş oluyor. Böylece İran’ın bölgesel hegemonyası açısından son derece önemli olan “Şii Kemeri” darbeleniyor. Bölgesel olarak İran’ı doğrudan etkilerken, dünya ölçeğinde Çin’in “yeni İpek Yolu projesi”ne de ket vurmayı amaçlıyor.

ABD’nin Rakka operasyonunun yaratacağı sonuçları farkeden İran, operasyon başlar başlamaz, “Haşdi Şabi” adıyla örgütlediği güçleri Irak sınırına yığdı ve IŞİD’in hakimiyetindeki birçok bölgeyi ele geçirdi. Suriye ordusu ise Deyr ez-Zor’a yöneldi ve uzun süredir IŞİD’in elinde olan bu şehri ele geçirme savaşı başlattı. İran da ilk kez orta menzilli balistik füzelerle Deyr ez-Zor’daki IŞİD hücrelerini vurarak, Suriye’nin askeri hamlesine destek verdi. Böylece ABD’nin Rakka’daki IŞİD militanlarını Deyr ez-Zor’a yöneltme planı zora girdi. IŞİD o bölgede büyük kayıplar vermeye başladı.

İran ve Suriye devletinin bu hamleleri karşısında ABD, İran’ı içerden vurmaya kalktı. Yıllardır savaşın içinde olmasına rağmen kendi ülkesinde hiçbir saldırı ile karşılaşmayan İran, ilk kez arka arkaya iki saldırıya sahne oldu. Hem de İran Meclisi ve Humeyni’nin mezarı gibi son derece sembolik yerler bombalandı. Saldırıları IŞİD üstlendi, fakat onun arkasında Suudi gericiliği ve ABD’nin olduğu kimse için sır değil.

ABD bununla kalmadı, Rakka çevresinde bombardıman yapan Suriye savaş uçağını düşürdü. Buna karşılık Rusya’dan sert açıklamalar geldi. ABD ile Suriye sahasında oluşturulan hava güvenliği işbirliğini askıya alındıklarını söylediler. Saldırının tekrarlanması halinde ABD savaş uçaklarının Rus hava savunma füzeleri tarafından vurulması gündeme gelebilecek.

ABD’nin Suriye savaşı ile asıl olarak İran’ı çevreleme planı, Rakka operasyonu sonrası daha açık bir hal aldı. ABD özel kuvvetleri ve HIMARS (Yüksek Hareket Yetenekli Topçu Roket Sistemi) silahlarını Ürdün-Irak-Suriye üçgenine yerleştirmesi ve Ürdün topraklarında “Yeni Özgür Suriye Ordusu” adı altında bir örgütlenmeye gitmesi, boş yere değil. Aynı günlerde Trump, İran’ı “terörü desteklemekle” suçladı. Katar krizinin yaratılması da, İran’ın hedef tahtasına çakılmasıyla doğrudan bağlantılı. Katar yönetiminin ablukaya alınmasının nedeninin esasında Haşdi Şabi’ye maddi desteği ve İran’la ilişkileri olduğu ortaya çıktı.

Kısacası Rakka operasyonu ile birlikte Suriye savaşına dahil olan tüm ülkelerin yeni hamleleri gündeme geldi ve savaş giderek kızışan, çapı genişleyen bir hal almaya başladı.

 

Türkiye’nin durumu

Rakka operasyonundan etkilenen ülkelerin başında hiç kuşkusuz Türkiye geliyor. Çünkü Kürt sorunu Türk egemenleri açısından on yıllardır en ciddi sorun. Suriye savaşı ile birlikte daha somut bir tehlike haline geldi. Rojava’da (Güney Kürdistan) Kürt kantonlarının kurulması, Türkiye’nin korkulu rüyası olan “bağımsız Kürdistan” ya da “Akdeniz’e uzanacak Kürt koridoru” heyulasını yeniden hortlattı. Ülke içinde “çözüm süreci”nin başlaması da, ardından en vahşi saldırıların düzenlenip Kürt illerinin yerle bir edilmesi de, Suriye’deki gelişmelerle doğrudan bağlantılı idi.

PKK ile ideolojik-siyasi-örgütsel bağları olan PYD’yle ABD’nin ilişkileri, Türkiye’yi başından beri tedirgin ediyordu. ABD, PKK’yi “terör örgütü” olarak görmesine rağmen, PYD’yi bu listeye almıyor, aksine giderek artan bir işbirliği içine giriyordu. AKP hükümetinin açıkça “PYD ile değil, bizimle işbirliği yap” çağrıları da işe yaramadı. Çünkü Suriye’deki çıkarları bunu gerektiriyordu. Türk ordusu Suriye’de bir “işgalci güç” olarak görülürken, PYD’ye bağlı YPG güçleri, ülkenin asli unsurlarıydı. Ayrıca savaşma istekleri Türk ordusundan daha güçlüydü. ABD neden YPG’yi tercih ettiğini çeşitli defalar açıkladı. Amerika’nın Avrupa ve Avrasya İşlerinden Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Jonathan Cohen de 19 Mayıs’ta düzenlenen bir panelde YPG ile ilgili bir soru üzerine şunları söylüyor: “Bu savaştalar, çünkü bu savaşta olmayı istiyorlar. Kendilerine göre elbette motivasyonları var.”

Bu sözlerden iki hafta sonra gerçekleşen Rakka operasyonu, bir süredir gergin olan Türk-Amerikan ilişkilerini, daha da açtı. ABD’nin tam da Erdoğan’ın ziyareti öncesinde Rakka operasyonunun YPG ile birlikte yapacaklarını açıklaması, Türkiye’ye ciddi bir mesajdı. Bilindiği gibi Erdoğan, bu ziyaret öncesi Türkiye’nin ABD ile birlikte Rakka operasyonunu yapabileceğini söylemişti. Fakat ABD, tercihini YPG’den yana yaptığını açıklamakla kalmadı, YPG’nin ağır silahlarla donatılacağına dair bir anlaşmaya da imza atmıştı.

Bu koşullarda Erdoğan’ın ABD ziyareti, her açıdan fiyasko oldu. Hatta Erdoğan’a okuduğu basın metininde, Türkiye’nin IŞİD’e verdiği destekten dolayı özür bile dilettiler. ABD, Erdoğan’ın burnunu sürttükten sonra, Rakka operasyonu ile ilgili bilgileri paylaşacakları, YPG’ye verilen silahların listesinin verileceği, operasyon sonrası bu silahları geri alınacağı gibi “sade suya tirit” sözlerle, oluşacak tepkileri yumuşatma yoluna gitti. Başbakan Yıldırım da ABD’nin Rakka operasyonunu kendilerine önceden bildirmiş olmasını, ABD’nin sözünü tutmasının ve Türkiye’yi hesaba katmasının bir göstergesi olarak gururla açıkladı!

Kamuoyuna bu şekilde sunulmasına rağmen, Türkiye’nin varolan durumu hazmetmesi kolay değildi. Önce Kürt özerk kantonların oluşması, ardından “kırmızı çizgi” ilan edilen “Fırat’ın batı”sına, Membiç’e geçilmesi ve bütün bunlara ABD’nin gözyumması, Türk-ABD ilişkilerinde ciddi bir kriz yaratmıştı. Arkasından ABD’nin Gülen Cemaati eliyle gerçekleştirdiği 15 Temmuz darbe girişimi, AKP ve Erdoğan’ı Rusya’ya yanaştırmıştı. Fakat ABD ile ilişkileri düzeltmek için yoğun bir çaba içindeydiler. “Fırat Kalkanı” adı verilen operasyonla TSK’nın Suriye’nin Cerablus bölgesine girmesi, bu dönemde gerçekleşti. Böylece Türkiye, Kobane ile Afrin kantonu arasına bir kama sokmuş, kantonların birleşmesini engellemişti. Ancak TSK’nın Membiç’e dönük hamleleri, bizzat ABD tarafından durduruldu. Cerablus’tan aşağıya doğru ilerlemesine ise, Rusya izin vermedi.

Türkiye, Kobane-Afrin arasındaki bölgeyi kontrol altına tutmakla yetinmek zorunda kaldı. Onu da Halep’in Suriye yönetimi tarafından ele geçirilmesi karşılığında almış oldu. Fakat Rakka operasyonu, Türkiye’nin bulunduğu alanı büyütme isteğini kabarttı. Son bir aydır TSK’nın Afrin kantonuna gireceği yönünde haberler arttı. Kürtlerin kontrolündeki bölge yakınlarına takviye güç yığıldı. Ayrıca Kürt kantonlarından Türkiye’ye dönük saldırılar yapıldığı söylenerek o bölgelere ateş açıldı.

ABD, Türkiye’nin bu saldırılarına son vermesini istedi. Daha önce de TSK’nın Kürt bölgesine dönük hamlelerini ABD bayrağı çekerek durdurmuşlardı. Son saldırılar üzerine ABD Büyükelçisi John Bass, “Türkiye’nin kendini savunma hakkı var, ancak öncelik Rakka olmalı ve tüm aktörler DEAŞ’la mücadeleye odaklanmalı” diyerek, Türkiye’nin Afrin operasyonuna karşı olduğunu bir kez daha belirtti.

Diğer yandan Trump, CIA’nin gizli programını bitirme kararını açıkladı. Bu, “eğit-donat” denilen Suriyeli muhalifleri silahlandırıp eğiterek savaşa sürdükleri operasyonları durdurdukları anlamına geliyor ki, Türkiye’yi yakından ilgilendiriyor. Çünkü bu plan kapsamında Antakya ve Gaziantep’de “operasyon odaları” kurulmuş ve Türkiye toprakları cihatçı grupların eğitildiği merkez üs olmuştu. Şimdi Türkiye’deki “operasyon odaları”nın önemi kalmıyor ve cihatçı gruplara verilen paralar kesiliyor.

Bunun sonuçları önümüzdeki günlerde daha net görülecektir. Zaten İdlib’te toplanmış bulunan cihatçı gruplar bir süredir birbirlerine girmiş durumda. CIA, bir kez daha işi biten grupları yüzüstü bırakacağını gösterdi. 7 Temmuz’da Hamburg’da gerçekleşen G-7 zirvesi öncesinde açıklanan bu karar, zirvede ABD-Rusya arasında Suriye’nin güneyinde “çatışmasızlık bölgesi” oluşturma müzakerelerine son noktayı koydu ve “ateşkes” yapıldı.

Rusya adına yapılan açıklamalarda da Türkiye’nin Afrin operasyonuna sıcak bakılmadığı ifade edildi. Rusya, bir yandan PYD’nin ABD ile artan işbirliğine karşı Türkiye’yi öne sürerken, bir yandan da Kürt hareketini tümden karşısına almamaya özen gösteriyor. Bilindiği gibi PYD’nin Moskova’da bürosu bulunuyor ve Rusya, Suriye’de savaşan gruplar içinde sadece PYD’yi meşru gördüğünü açıklamış, Cenevre’deki görüşmelere PYD’nin katılmasını istemişti. Elbette bunlar, PYD’nin ABD ile olan işbirliğinin seyrine bağlı olarak değişim gösterecektir.

 

ABD ile işbirliği savunulamaz

Yazının başında da belirttiğimiz gibi, Rakka operasyonunun en önemli sonuçlarından biri, Kürt hareketi ile ABD arasında uzunca bir süredir devam etmekte olan ilişkinin, işbirliği noktasına gelip dayanmasıdır.

Bunun savunulacak hiçbir yanı yoktur. “Emperyalistler arası çatlaklardan yararlanma” ya da “IŞİD gibi insanlık dışı bir örgütü bitirme sorumluluğu” gibi gerekçelerle bu işbirliğini mazur göstermeye çalışmak boşunadır.

PYD, uzunca bir süre, “üçüncü yol” dediği bir politika ile Esad yönetimine ve cihatçı gruplara eşit mesafede durmaya çalıştı. Suriye savaşına müdahil olan ABD ve Rusya ile dengeli bir ilişki tutturmaya özen gösterdi. Ortaya çıkan fırsatları da değerlendirerek Kürt halkının bulunduğu bölgelerde özerklik ilan etti. Bu süreçte Suriye, Türkiye’yi zor durumda bırakmak için bu duruma göz yumdu. Kürt kantonlarındaki memurların maaşlarını ödemeye, kolluk güçlerini tutmaya devam etti. O dönem AKP hükümeti Öcalan üzerinden PYD’yi ÖSO’nun içine almaya çalıştı, fakat ÖSO, Kürtlerin özerkliğini kabul etmeyince, bu girişim sonuçsuz kaldı.

PYD’yi istedikleri noktaya getiremedikleri için üzerine IŞİD’i saldılar. Erdoğan “Kobane düştü, düşecek” diye sevinirken, Kobane’de büyük bir direniş sergilendi. Bunun üzerine ABD uçakları Kobane’ye yardım paketleri atmaya başladı, IŞİD’e karşı mücadelesiyle Kürt hareketine karşı oluşan ilgi ve desteği, kendi lehine kullanmak istedi.

Bu dönem boyunca PYD, Kürt halkının haklarını savunmuş ve bölgesini IŞİD başta olmak üzere cihatçı gruplardan korumuştu. Dinci gericiliğe karşı laik yapısı, yönetimde farklı ulus ve mezheplere yer vermesi, özellikle de kadınların öne çıkan tutumuyla adeta “çölde bir vaha” gibi görüldü. Ve haklı olarak dünya kamuoyunun sempatisini ve desteğini üzerinde topladı. Bütün bunlar, “emperyalistler arası çelişkilerden yararlanma”yı başarması, savaşan kesimlere eşit mesafede durması sayesinde oldu.

Peki şimdi öyle mi? Bu savaşta ABD’nin yanında saf tuttuğu daha açık nasıl gösterilebilir? Arap halkının ağırlığında olan Rakka’da ne işi vardır?

“Emperyalistler arası çelişkilerden yararlanma”dan, bir emperyalistle işbirliğine; kendi halkını ve bölgesini korumaktan, başka bölgelere saldıran askeri bir varlığa dönüşen noktadır burası.

Kaldı ki PYD, uzunca bir süre Rakka operasyonuna katılmak istemedi. Bunun ne anlama geldiğini çok iyi biliyordu. Ancak ulusalcı ideolojik-siyasi bakış, onları bu noktaya sürükledi. PKK, ABD’nin Irak işgalini de “Saddam zulmünün son bulması” adına desteklemişti. Hatta “demokratik sömürgecilik” gibi bir kavram uydurarak, bu durumu teorize etmişti.

Şimdi de Rakka operasyonu “büyük savaş” denilerek selamlanıyor. “IŞİD’in bitirilmesi”, “Rakka’nın özgürleşmesi” olarak sunuluyor. “Rusya, İran ve Türkiye’nin bölgedeki egemenliğine son vereceği” söylenerek alkışlanıyor. Kim adına?

“Koalisyon güçleri” denilen ABD ve AB emperyalistleri mi Rakka’yı özgürleştirecek! IŞİD’i bizzat yaratıp dünya halklarının başına musallat eden ABD mi, IŞİD’i bitirecek! Emperyalizm, hangi halka özgürlük götürmüş ki, Araplara ya da Kürtlere götürecek olsun!

Rusya, İran, Türkiye, bölgede egemenlik kurmak istiyor da ABD-AB emperyalistleri istemiyor mu? Hatta Ortadoğu’da yoğunlaşan yeni emperyalist savaşı bizzat ABD başlatmadı mı? Afganistan, Irak, Libya ve son olarak Suriye’yi karıştıran, cihatçı örgütlerle en vahşi saldırıları düzenleyen ABD ve işbirlikçi bölge ülkeleri olmadı mı? Ki bunların başında Suudi Arabistan, Katar gibi ülkeler geliyor.

Hal böyleyken Rojava eşbaşkanı Salih Müslim, Katar krizinin ardından sorulan bir soru üzerine şunları söylüyor: “Suudi Arabistan ile akrabalık bağı olan birçok Arap aşireti Rojava’daki bağımsız yönetimde yer alıyor ve bundan gurur duyuyoruz.”

Dinci-gericiliğe karşı laikliğin simgesi olarak gösterilen PYD, şimdi Suudi gericilerle bağı olan Arap aşiretleriyle gurur duyuyor! Bu açıklamanın Katar krizi ardından yapılması ise, ABD’nin Suudi gericileriyle başlattığı krizde, kimin yanında durduğunu göstermesi bakımından dikkat çekicidir. ABD işbirlikçiliği bu duruma düşürmüştür.

Rojava’daki Kürt yetkililerin her açıklaması, bu işbirliğini teyit eder niteliktedir. PYD öncülüğündeki Suriye Demokratik Konseyi eşbaşkanı İlham Ahmet, “IŞİD sonrasında Rakka’nın yönetilmesi ve yeniden inşası için ABD’nin uzun vadeli siyasi ve finansal desteğine ihtiyaç duyacakları”nı belirtti. ABD’nin bölgede kalması ve “garantör ülke” olması gerektiğini de ekledi.

PYD kendi varlığını ABD’nin bölgedeki gücüne bağladığı sürece, bugüne dek elde ettiği kazanımları, hepsinden önemlisi dünya halklarının destek ve dayanışmasını yitirecektir. Nitekim Filistin davasıyla özdeşleşen isimlerden Leyla Halid de bir röportajında, Kürt hareketinin Suriye’de ABD ile kurduğu ilişkiyi eleştiriyor. Kürt hareketi ve yandaşları ise, bu konuda yapılan dostça uyarılara bile, topyekun saldırıyla karşılık veriyorlar. Bu aslında, yanlışın farkında olduklarını ve onu bu şekilde kapatmaya çalıştıklarını gösteriyor.

Ayrıca Rakka operasyonu sırasında ABD’nin “beyaz fosfor” kullandığı ortaya çıktı. Beyaz fosfor denilen kimyasal silahın kullanılması yasaklanmış durumda. Bu durum açığa çıkınca ABD “hedef belirleme ve işaretleme amacıyla kullandıklarını” söyledi. BM’nin Suriye Araştırma Komisyonu’nun başkanı ise, “Rakka operasyonu sırasında yoğun hava saldırılarının sivil ölümlerine neden olduğunu, yanı sıra 160 bin kişinin de yerinden edilmesine yol açtığını” ifade etti. Öyle ki, ABD uçaklarının iki kez de ‘yanlışlık’la DSG kuvvetlerini bombaladığı ve bu bombardımanların ilkinde 18, ikincisinde 30 savaşçının öldüğü açıklandı. ABD ile yapılan işbirliğinin her tür insanlık-dışı uygulamalara ortak etmesi kaçınılmaz sonuçlar olarak karşımıza çıkıyor.

Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyindeki Kürt bölgelerine saldırısı üzerine, YPG’nin Genel Komutanı Sipan Hemo, “saldırıların devam etmesi halinde Rakka operasyonundan çekileceklerini” ifade etti. Elbette bu açıklama, ABD’ye “ya Türkiye’yi sen durdursun, ya da biz gideriz” yolunda bir ikaz için yapıldı. Ama hem ABD’nin işbirliğini kabul edip, hem de üstü örtük tehditler savurmak ve işbirliğini bozacaklarını ima etmek akıl karı değildir. İsmet İnönü’ye atfedilen benzetmede olduğu gibi, “emperyalistlerle işbirliğine girmek, ayıyla aynı yatağa girmek gibidir.” En hafifinden ciddi yaralar almadan oradan çıkmak kolay olmayacaktır.

 

Sonuç yerine

ABD’nin Rakka operasyonu, Suriye savaşında yeni bir dönemi başlattı. ABD, sadece Suriye’de değil, Ortadoğu’da ayakta kalabilmek için bu operasyonu başlatmak zorundaydı. Fakat operasyonla amaçlarına ne kadar ulaşacağı meçhuldür. Operasyon sonrası geçen iki ay içinde, en azından hedeflerinin bir kısmı akamete uğramış durumdadır.

Diğer yandan ABD, en yakın müttefiki Türkiye başta olmak üzere Ortadoğu’daki birçok işbirlikçisini de yitirmekle karşı karşıyadır. Tüm hamlelerine rağmen Rusya ve İran’ın güçlenmesini durduramamıştır. Trump sonrası kendi içinde de yaşadığı karışıklıklar, ABD’nin bundan sonra da irtifa kaybetmeye devam edeceğini göstermektedir.

IŞİD vahşetiyle Ortadoğu’yu zaptetme planı suya düşmüştür. IŞİD önce Irak’ta, sonra da Suriye’de sürekli güç kaybetmektedir. ABD bir kez daha kendi yarattığı canavarı kendisi yok etmeye soyunmuştur. Şimdi de “IŞİD’e karşı savaş” adı altında bölge halkları üzerinde hegemonya savaşı vermektedir.

Benzer bir durum CIA’nin “eğit-donat” programına son vermesi ile yaşanıyor. Hem Türkiye, Ürdün gibi işbirlikçilerini zor durumda bırakıyor, hem de cihatçı çetelere her tür yardımı keserek birbirlerini yemelerini sağlıyor. ABD ile işbirliği yapan ve bunu meşrulaştıranlara, bundan daha somut bir örnek olabilir mi?

Amerika’nın Avrupa ve Avrasya İşlerinden Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Jonathan Cohen, Kürt hareketi ile yapılan işbirliğinin Türkiye ile ilişkilerini bozması konusunda şunları söylüyor: “DSG’yi Rakka için kullanmak ile ilgili anlaşmazlık taktiksel bir konu. Bunun, Türkiye’ye yönelik güvenlik taahhüdümüzde stratejik değişikliği olmayacaktır. Taktiksel alanlarda anlaşmazlıklarımız var ama Türkiye ile her zaman yoğun ve çeşitli ilişkilerimiz oldu ve bu devam edecek. Amerika YPG’yi savaş alanı ortağı olarak görüyor, çünkü Suriye’nin o bölgesinde tek güçler, Rakka’yı kurtarabilecek kapasitedeler, onlarla ilişkimiz geçici, harekete dayalı ve taktiksel”dir. Sincar konusunda ise, “PKK ister gönüllü, ister başka şekilde oradan çıkarılacaktır” diyor.

ABD, Kürt hareketi ile ilişkisini “taktiksel”, Türkiye ile olanı ise “stratejik” gördüğünü, yetkili ağızlardan ifade ediyor. Rusya, İran ve Suriye devleti de Kürt hareketinin ABD ile işbirliğinin ona pahalıya patlayacağı konusunda uyarılarda bulunuyorlar. PYD, bugüne dek elde ettiği kazanımları, hepsinden önemlisi dünya halklarının desteğini yitirmek istemiyorsa, bu işbirliğini bitirmenin yollarını aramalıdır.

Bu yazılara da bakabilirsiniz

Çığlıklaşan işsizlik, öldüren açlık… YA ÖLÜM YA DEVRİM!

Bir yılı daha geride bırakıyoruz. Geçen yıla dönüp baktığımızda, bir yanda emperyalist-kapitalist sistemin vahşetini, savaşını; …

Kuzeydoğu Suriye işgali, dengeleri değiştirdi

Cerablus ve Afrin’in ardından Fırat’ın doğusuna göz diken Erdoğan yönetimi, aylar süren bir propaganda ile …