Referandum yenilgisi ve doğru bilinen yanlışlar

25 Eylül günü Irak Kürdistan’ında yapılan bağımsızlık referandumunun ardından geçen yaklaşık bir aylık sürede, bölgenin dengeleri çok önemli değişimler yaşadı. Kürt halkının binlerce yıllık devlet kurma özlemine dönük büyük bir ilerlemenin gerçekleşeceği beklenirken; referandum “tarihi bir yenilgi” olarak geçti kayıtlara.

15 Ekim’i 16 Ekim’e bağlayan gece, Irak Ordusu ve Haşdi Şabi güçleri Kerkük üzerine harekatı başlattı. İki gün içinde, IKBY (Irak Kürt Bölgesel Yönetimi) referandumdan önce hükmettiği toprakların yüzde 40’ını kaybetti.

 

“Bağımsızlık” hayalinden hezimete

Referandumun ardından Irak hükümeti referandumu tanımadığını açıkladı. Barzani ısrarla “bağımsızlık” ilan etmeyeceklerini, bu referandumun sadece Irak hükümetiyle müzakereleri yürütmede bir unsur olacağını anlattı durdu. Bu işe yaramayınca, referandum sonuçlarını askıya aldığını da duyurdu.

Ancak çabaları yeterli olmadı. Irak hükümeti mutlak bir biçimde referandumun iptal edilmesi koşulunu ileri sürdü. Yanısıra sınır kapılarının, Süleymaniye ve Erbil’deki uluslararası havaalanının ve petrol yataklarının Irak hükümetine devredilmesini istedi.

Irak hükümeti ile IKBY arasındaki karşılıklı restleşme yaklaşık üç hafta sürdü. Irak hükümeti Kürtlerin geri adım atmasını isterken, Barzani direniş menkıbeleri okuyor, bir taraftan da emperyalistlerin desteğini almaya çalışıyordu.

Talabani’nin 6 Ekim günü düzenlenen cenaze töreninde süreç hız kazandı. Cenaze törenine katılan İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif, Talabani ailesiyle özel görüşmeler yaptı. Ardından İran’ın IŞİD’e karşı Irak ve Suriye’deki Şii güçlerin savaşını yöneten en önemli komutanı olan General Kasım Süleymani, 14 Ekim günü Talabani’nin mezarını ziyaret etme bahanesiyle KDP ve KYB yetkilileriyle görüşmeler yaptı. Son noktayı koyan ise, 15 Ekim günü Kerkük’ün Dukan ilçesinde yapılan toplantı oldu. Basında çıkan haberlere göre, Kasım Süleymani Irak Ordusu ile Haşdi Şabi’nin Kerkük’ü nasıl kuşattığının planlarını ortaya koydu; Kürtlerin bu savaşı kazanma ihtimalinin hiç olmadığını gösterdi ve geri çekilmelerini istedi. Sonradan Kürt gruplarının birbirini “ihanet”le suçladığı bu anlaşma, bu koşullarda yapıldı.

Sonuçta Kerkük, 24 saat içinde Irak merkezi hükümetinin eline geçti. Ve bu kayıp, doğru düzgün bir savaş ve çatışma yaşanmadan gerçekleşti. Yapılan anlaşma doğrultusunda, KDP ve KYB’ye bağlı peşmerge güçleri çekildi, Irak Ordusu ve Haşdi Şabi ilerledi. Irak’taki PKK güçlerinin ve çok az sayıda peşmergenin içinde olduğu kısmi çatışmalar yaşansa da, onlar da fazla direnmedi.

Kerkük’ün ardından, Şengal’in önemli bir bölümü, Telafer, Tuzhurmatu, Mahmur ve Başika’nın da içinde olduğu onlarca kent Irak hükümetinin eline geçti. Haşdi Şabi, Erbil’e 50 km kala durdu. Musul Barajı, İran’a bakan Pervezhan sınır kapısı, Suriye-Rojava’ya bakan Rabia ve Fishhabur sınır kapıları, Türkiye’de Habur’un karşısında olan İbrahim Halil sınır kapısı, Bai Hasan ve Avana petrol sahaları Irak Hükümeti tarafından teslim alındı. 1991 yılından bu yana Türkiye-Irak sınırı, aslında Türkiye IKBY sınırıydı; bu değişti. Keza Irak Kürdistanı ile Suriye Rojava’sı arasına Irak Ordusu girmiş oldu. Rojava’ya Nusracı çeteler girdiğinde KDP’ye sığınmak isteyen halka, Barzani’nin kapatmış olduğu sınır kapısı, artık Irak hükümetinin elinde.

Bugün KDP ile KYB’nin birbirini ihanetle ve savaşmamakla suçlaması bir anlam taşımıyor. Çünkü KYB Kerkük’ten savaşmadan çekildi, KDP de Ninova, Mahmur ve Şengal’den. Yenilgiye de, ihanete de ortaklar.

 

1991 Körfez Savaşı’ndan bile geride

Irak Kürdistanı’nın referandum öncesi federasyon statüsünün oluştuğu süreç, 1991 Körfez Savaşı’na kadar uzanır. 1991’de Kuveyt’i işgal eden Saddam, ABD’nin müdahalesi karşısında yenilir. Bunu fırsat bilen Talabani ve Barzani güçleri ayaklanırlar ve birçok kentte yönetimi ele geçirirler. Saddam’ın bu ayaklanmayı bastırma çabası, ABD’nin engeline takılır. ABD, Irak Ordusu’nun “36. Paralelin kuzeyi”ne geçmesini yasaklar. “36. Paralelin kuzeyi”nde adı konmamış bir Kürt yönetimi oluşur. Saddam’ın hiçbir biçimde müdahale edemediği bu yönetim, yıllarca “devlet gibi bir şey” diye tanımlanmıştır.

2003 yılında ABD’nin Irak işgaline destek veren Kürt örgütlerin “ödül”ü, işgal altındaki Irak’ta 2005’te kabul edilen anayasa ile kurulan federatif bölgedir. 1991’de, devlet kurma hedefi ile başlayan süreç, ABD’nin “konjonktürü uygun görmemesi” nedeniyle gerilemiş, Kürtler federasyona razı olmak durumunda kalmışlardır. Ancak bu federasyonun sınırları içinde önemli petrol bölgeleri bulunmaktadır. Irak-Türkiye sınırının tamamı ve Irak-Suriye sınırının kritik bir kısmı Kürdistan Federasyonu’nun kontrolü altındadır.

IŞİD’in Irak’taki işgal harekatı da IKBY’nin sınırlarını genişletmesine zemin hazırlamıştır. IŞİD 10 Haziran 2014’te Musul’u işgal ederken, ertesi gün peşmerge Kerkük’ü ele geçirir. Kürtlerin “Kürdistan’ın kalbi” olarak tanımladığı ve zengin petrol yatakları nedeniyle son derece büyük önem taşıyan, ama anayasada statüsü tartışmalı olan Kerkük, böylece IKBY’nin içine alınır.

ABD’nin desteği ile, 1991’den itibaren Kürt bölgesi adım adım genişlemiş; Irak sınırları içinde oldukça önemli bir statü kazanmayı başarmıştır. 25 Eylül’de gerçekleşen referandum, bu süreci üst bir aşamaya, “bağımsızlığa” sıçratma girişimidir, fakat tersten gerileten sürecin başlangıcı olmuştur.

 

Referandumla bağımsızlık kazanılmaz

Önce Barzani’nin, ardından Katalonya’nın bağımsızlık kararı alması ve bunun için referandum gerçekleştirmesi, siyasal olarak önemli bir çarpıtmanın literatüre yerleştirilmesine neden oldu.

Kürt hareketinin yayın organlarında “ulusların kendi kaderini tayin hakkının en barışçıl ve en meşru biçimi olarak referandum…” ifadesi sayısız kere kullanıldı. Ve buna karşı bir görüş ifade etmek, şovenizmle, ihanetle eşdeğer tutuldu.

Oysa bu sistem içinde referandum ile “bağımsızlık” elde edileceğini savunmak, pespaye bir reformizmden ötesinde, gerçekleşmeyecek ham hayaller peşinde koşmaktan başka bir şey değildi.

Birincisi “ulusların kendi kaderini tayin hakkı”nın, “en meşru” biçimi “devrim”dir; referandum değil. Aksini iddia etmek, düzen muhalifliğinin sınırlarının ötesini düşünememekle ilgilidir.

İkincisi, “ulusların kendi kaderini tayin hakkı”nın, “barışçıl” bir yöntemi yoktur. Her devlet, egemen burjuvazinin “kendi pazar alanı”dır aynı zamanda. “Ulusal sınır”lar, “uluslar”ı tanımlamaktan çok, egemen burjuvazinin “pazar alanı”nı tanımlar ve sınırını çizer. Tam da bu nedenle, hiçbir egemen burjuvazi, “kendi toprakları”nın parçalanmasını, kendi pazar alanının küçülmesini istemez, bu değişikliğe gönüllü olmaz. Bu yüzden de kendi “pazar”ını direnişsiz biçimde teslim etmez. Yani “barışçıl” bir yöntem olarak “referandum”la, bırakalım “bağımsızlığı”, “bağımlı” da olsa bir “devlet” kurma ihtimali yoktur. Çok kanlı savaşlar, çok ağır bedeller gerektirir.

Dahası, gerçek anlamda bir bağımsızlık hedefi taşımayan, sadece kendi “ulus-devlet”ini kurmak isteyen bir hareketin, emperyalistlerin desteğini alması sözkonusudur. Ve emperyalistler, sadece kendi işlerine geldiği sürece ve kendi işlerine geldiği kadarıyla destek verirler. Irak Kürdistanı’nın, 25 yılı aşkın süredir ABD’nin iznini beklemesi, her kritik dönemeçte Kürt halkının bir kere daha “satılmaları” buna örnektir.

Emperyalist sistemin referandum ve “kendi kaderini tayin hakkı” konusundaki ikiyüzlülüğünü, referandumdan hemen sonra kaleme aldığımız 26 Eylül 2017 tarihli “UKKTH BM’nin tanıdığı bir hak mıdır? Kürtler bu hakkı kullanmış mıdır” başlıklı yazıda da  açık bir biçimde anlattık. Sosyalist sistemin basıncı altında BM’nin kabul ettiği “ulusların kendi kaderini tayin hakkı” sömürge halkları için kabul edilirken, bu hakkın “devletlerin toprak bütünlüğünü ya da siyasal birliğini bozacak ya da bunu teşvik edecek şekilde anlaşılmaması gerekir” şeklinde bir açıklama ile gerçekte yok sayıldığını ortaya koyduk.

Eski Yugoslavya topraklarından ayrılan kimi ülkelerin “bağımsızlık” referandumu yaptıkları ve devlet ilan ettikleri doğrudur. Ancak bu devlet kurma süreci, şiddetli savaşlar üzerinden elde edilen statünün resmileşmesi, konjonktürel olarak emperyalistler tarafından onaylanması sonucunda gerçekleşti. Yani ne kadar kanlı savaşlar verilmiş olursa olsun, emperyalistler uygun bulmadığı “bağımsız devlet” kararları yaşama geçmiyor. Hem Katalonya hem de Kürdistan referandumları, bu gerçeği bir kere daha ortaya koymuştur. Ve “ulusların kendi kaderini tayin hakkı’nın ancak devrimle yaşam bulacağı, her tür demagojiyi tuzla buz edecek şekilde gözler önüne serilmiştir.

 

Referandumun destekçileri

Referandum ile ilgili en önemli çarpıtma, sandıktan çıkan karara her kesimin tabi olacağı, “bağımsızlık” ya da “devlet” kurma hakkının kolayca geleceği üzerine yürütülmüştü.

İkinci büyük çarpıtma ise, referandumun faturasının Barzani’ye çıkartılması, arkasındaki emperyalist ve işbirlikçi desteğinin gözardı edilmesi konusunda oldu.

Referandum yapılmadan öncesinde ve yapıldıktan hemen sonra saldırıya uğrayacağı belli olduğunda, genel söylem, bu kararın Barzani tarafından “emperyalistlere rağmen” alındığı yolundaydı.

Barzani’nin kendi kişisel hırslarının bu referandum kararında önemli bir rol oynadığı, siyasi hayatını “Kürtlere bağımsızlık kazandıran lider” olarak doruğa taşıma hedefi olduğu doğrudur. Biz de “Referandum aynasında emperyalistler ve işbirlikçileri” başlıklı yazdığımızda bu unsuru belirtmiştik. Ancak aynı yazıda, bu kararın asıl olarak ABD’nin iradesi doğrultusunda alındığının altını çizdik. Ayrıca ABD dışında Barzani’ye bu konuda açık-örtük destek veren ülkeler de vardı. İsrail, S. Arabistan, Fransa…

ABD açısından referandumu gerekli kılan asıl unsur, Ortadoğu’ya ilişkin hedefleri ve bu hedefler konusunda Kürt hareketinden beklentileridir. ABD, 2003 yılından bu yana Ortadoğu’yu ele geçirmek için çeşitli politikalar üretmiştir. 2003’te doğrudan işgal etmiş, Irak’ı kontrol altına aldıktan sonra Suriye ve İran’a saldırmayı planlamıştır. Planları istediği gibi gitmeyince Suriye’de iç savaş çıkarmış, radikal İslamcılarla yol almaya çalışmıştır. 2014’te IŞİD’i piyasaya sürmüş, Afrika’dan Uzak Asya’ya kadar çok geniş bir coğrafyada bu çeteleri kullanmıştır. Ortadoğu’yu da içine alan bütün Müslüman coğrafyasında, petrol yataklarından ticaret yollarına kadar tüm stratejik unsurları ele geçirmeyi hedeflemiştir.

Fakat ABD’nin bu çabaları, attığı tüm adımlar Ortadoğu’da ABD’yi güçlendiren değil, zayıflatan bir etki yarattı. Savaşın içinde daha da güçlenen İran, giderek Ortadoğu’nun belirleyici gücü haline geldi, Rusya’nın da doğrudan savaşa katılmasıyla, ABD’nin planları suya düştü.

IŞİD’in yenilgisi, ABD için yeni bir aşamayı zorunlu kılıyor. Zira IŞİD’in yenilgisi dünya siyasetinde radikal İslam’ın yenilgiye uğraması anlamına geliyor ve yeni bir radikal İslamcı çetenin desteklenmesi, güçlendirilmesi ihtimalini ortadan kaldırıyor. Bu durumda ABD’nin, IŞİD’ten sonra Ortadoğu’da kalmak için yeni bir gerekçeye ihtiyacı var. IŞİD’i destekleyerek Ortadoğu’ya hakim olma planı başarısızlığa uğradığı için, Ortadoğu’da destekleyeceği ve kullanacağı yeni bir güce ihtiyacı var.

İşte Kürt hareketi bu aşamada önem kazanmaktadır. Suriye Kürtleri üzerinden Rakka ve Deyr ez Zor’un ele geçirilmesi, ABD’nin Suriye’de savaşı sürdürme gerekçesi oluşturmaktadır. Irak’ta ise referandumla yeni bir siyasal denge yaratarak Irak ve İran üzerindeki baskısını artırmak istemiştir. Yani bu referanduma en çok ihtiyacı olan, ABD’dir. Barzani’nin kişisel hırsları, ABD’nin hegemonya hırsları ile örtüştüğü için referandum gündeme gelmiştir.

ABD, referandum konusunda Barzani’nin arkasında duran en önemli güçtür. Ancak yalnız değildir. İsrail, buna en açık ve doğrudan destek veren ülkedir. Referandum kutlamalarında, Kürdistan bayrağı ile birlikte İsrail bayrağının taşınması, zaten bu desteğin ifadesidir.

Fransa’nın desteği de son derece açıktır. Avrupalı bir grup diplomat, referandumdan bir gün sonra Erbil’de Barzani ile masada otururken fotoğraflanmıştır. Bu heyetin içinde Fransız eski bakanlar ve Fransız diplomasisinde önemli bir yeri olan bir yazar da bulunmaktadır. Ve bu bakanlar, referandumun yenilgiye uğramasının ardından “Barzani’yi yanlış yönlendirdik” diye özeleştiri vermişlerdir.

Erdoğan’ın bütün esip gürlemelerine rağmen, AKP hükümeti de referanduma örtük destek verenler arasındadır. En başta, Barzani ile AKP arasında, Irak hükümetini atlayarak yapılan 50 yıllık petrol anlaşması, en büyük destektir. Bu anlaşma referandumdan önce yapılmış bir anlaşmaydı; bu da Kürdistan ile doğrudan ilişki kurma çabasının, Kürdistan’ın Irak Hükümeti’nden ayrı kararlar almasına verdiği desteğin ifadesidir. Türkiye’nin Almanya’dan sonra en fazla ihracat yaptığı yer Kürdistan’dır. Bu ekonomik ilişkiyi sürdürmek AKP açısından yaşamsal önemdedir ve daha Irak Hükümeti’yle bu ilişkinin kurulup kurulmayacağı belli değildir. Bu nedenle AKP, Kürdistan’ın varlığını sürdürmesinden ve hatta Irak’tan kopmasından yanadır. Türkiye’deki Kürt hareketinin varlığı ve talepleri konusunda AKP Hükümeti’nin kaygıları, buna engel değildir.

AKP’nin referandum sonrasındaki tutumu da, verdiği desteğin göstergesidir. İç kamuoyunu maniple etmeye dönük saldırgan söylemler bir yana, Türkiye Kürdistan’la olan sınır kapılarını kapatmamış, petrol akışını engellememiş, ticarete dönük herhangi bir sınırlama getirmemiştir.

Ancak konjonktürün değiştiğini farkettikten, referandumun başarısızlığa uğrayacağını anladıktan sonra tutum değiştirmiş, karşı cepheye geçerek Irak’la birlikte ortak tatbikat vb. yapmaya başlamıştır.

Benzer bir durum, diğer destekçiler açısından da geçerlidir. İsrail dışında diğer tüm ülkeler, İran’ın ve İran destekli Irak hükümetinin bu konuda tavizsiz davranacağını anladıktan sonra tutum değiştirmişlerdir. ABD’nin, referandumdan iki gün önce Barzani’ye yazdığı ve basına da verdiği “referandumu erteleme mektubu”, bu tutum değişikliğinin çarpıcı bir göstergesidir. ABD, Kürtlerin bağımsızlığı için koşulların henüz olgunlaşmadığını, bu hamlenin kendisine de zarar verecek bir yenilgi getireceğini anladığı aşamada, Kürt halkını bir kere daha satmaktan çekinmemiştir.

Bu aşama Barzani için yapılacak bir şey kalmamıştır. Çıktığı yoldan dönemeyeceği, geri adım atamayacağı bir noktaya sıkışmıştır. Son noktada görevini bırakacağını açıklaması, zaten iki yıldır gaspettiği başkanlık koltuğunu da yitirmesi demektir.

 

Kürt hareketinde yine ihanet

Referandumun yenilgisi, Ortadoğu dengelerinde son derece önemli gelişmelere yol açtı ve açacak.

En başta bu İran’ı daha da güçlendirmiştir. ABD karşısında üç cephede birden savaşan (Irak, Suriye ve Yemen savaşları) İran, bir zafer daha kazanmıştır. Peşmergenin direnişsiz yenilgisi, İran’ın hem askeri hem de siyasi zaferidir. ABD’nin planladığı bir hamleyi engellemiş; bununla da yetinmeyip Irak hükümetinin çok önemli bazı sorunlarını çözmüştür. Kerkük’ün yeniden merkezi hükümete bağlanması, 1991’den bu yana merkezi hükümetin kontrol edemediği bazı sınır kapılarının geri alınması, Kürdistan ile hep sorun olan petrol ticaretinin merkezi hükümete geçmesi, son derece önemli adımlardır.

İkincisi, bu yenilgi, asıl olarak ABD’nin yenilgisidir ve bunun uzun vadeli sonuçları olacaktır. Bugün ABD, Suriye’de Kürt hareketini savaştırarak hem toprak hem de kalıcı askeri üsler kazanmaktadır. Ne var ki, Irak Kürtlerine böylesine ihanet etmiş olması, Suriye’deki Kürt hareketini de etkileyecektir. Ancak yenilgi bununla sınırlı değildir. ABD yanlış bir siyasal karar almış, bu siyasal kararı hayata geçirecek askeri adımı da atamamıştır. Bu ABD’nin Ortadoğu siyasetinde önemli bir irtifa kaybını da getirecektir.

Üçüncüsü, ABD bir süredir zaten “güvenilmez müttefik” olarak kodlanmıştır. 2008 yılında Gürcistan’ı Rusya ile bir savaşın eşiğine getiren ABD, Rus orduları başkent Tiflis’e kadar ilerlerken seyretmekle yetindi. Bu tablo, ABD’ye güvenen işbirlikçisi ülkeler açısından önemli bir dönüm noktası oldu. Sonrasında ABD ile işbirliğini sürdürseler bile, bir gün ortada bırakılabilecekleri endişesini taşıdılar. Kürdistan referandumu, 2008’deki bu olaydan sonra, ABD’nin ikinci önemli çark edişidir. “Güvenilmez”liği katmerlenmiştir.

Kürt hareketi açısından ise, bu yenilginin altından kalkmak hiç kolay olmayacaktır. Basit bir geri adımın ötesinde, kazanılmış toprakların kaybı sözkonusudur. Direnerek yenilgiler, yeniden doğma gücüne sahiptir; ancak peşmerge direnmeden yenilmiştir. Direnişsiz yenilgi, tasfiyeciliği, teslimiyeti beraberinde getirir. Bu durumu düzeltmek, kaybettiklerini kazanmak için harekete geçmek hiç kolay olmayacaktır. Dahası, halk üzerinde yarattığı hayal kırıklığı çok derin, açılan yaranın tedavisi çok zordur. KDP ile YNK arasında yeni bir iç çatışma da dahil olmak üzere, Kürt hareketi şiddetli krizlerle karşı karşıyadır.

Kürt basınındaki yazarlar, PKK’yi bu tablodan ayırmaktadır. Suriye’de PYD’nin ilerleyişi ve kazanımları da bu kesimi cesaretlendirmekte, Irak Kürdistanı’nda PKK’nin yeni bir alternatif olacağı umudunu körüklemektedirler. Oysa durum son derece karışıktır ve geleceğe dönük hiçbir şey garanti altında değildir. Ayrıca PKK, Irak’taki yenilginin ortağıdır. Her ne kadar başlangıçta karşı çıkmış olsa da, referanduma katılmayı kabul etmiştir. Sonrasında Irak ordusu ve Haşdi Şabi’nin saldırılarına kısmi bir direniş göstermiş olsa da, peşmergenin geri çekilmesinin bir parçası olmuştur. Dahası, Türkiye’deki Kürt kentlerinde yaşananlar ortadadır.

Suriye’de Kürt hareketinin kazanımları, Türkiye’de Kürt hareketine birebir yansımadı, yansımaz da. Suriye’de zaferler kazanan Kürt hareketi, Türkiye’de yenilgiyi engelleyemedi. Benzer biçimde Irak’taki Kürt hareketinin de kendi dinamikleri vardır ve Suriye’deki tablo, bu dinamikleri kısmen etkilese de, değiştirme gücüne sahip değildir.

* * *

Bütün bu süreçten geriye kalan, Kürt halkının umutlarının ve özlemlerinin yere çakılmış olmasıdır. Tarihte kurduğu tek devlet olan Mahabad Kürt Cumhuriyeti (22 Ocak 1946) bir yana, Kürt halkı bu özlemi hep taşımış ve hep hayal kırıklığına uğramıştır. ABD’yle işbirliği yaparak, ABD’ye yaslanarak devlet kurma çabası, aynı “kader”e mahkumdur.

Emperyalistlerden ve onların işbirlikçilerinden Kürt halkının lehine bir gelişme beklemek, fiilen onlara hizmet etmek, başta Kürt halkı olmak üzere tüm halklara ihanettir. Bu gerçek, bir kez daha yüzlere çarpmıştır.

Bunlara da bakabilirsiniz

Hasta tutsaklar için İsviçre’de eylem

Türkiye’de cezaevlerinde yaşanan sorunlara dikkat çekmek, hasta tutsakların serbest bırakılması talebini yükseltmek ve tecrit ve …

Depremin yıldönümünde protesto gösterileri: Unutmadık, affetmeyeceğiz!

6 Şubat gecesi saat 4.17’de meydana gelen ve yüzbinlerce insanın ölmesine neden olan depremlerin birinci …

Son sözü hep direnenler söyler!

Maraş’tan Hatay’a bölgeyi kaplayan depremin üzerinden 1 yıl geçti. Sorunlar, üzerine yenileri eklenerek büyüdükçe büyüyor… …