Koronavirüs işçilere bulaşmıyor mu?

AKP hükümetinin salgın için aldığı kararlarda, işçiler özellikle muaf tutuluyor. Önce bir genelge yayınlanıyor ve salgın için alınan önlemin çerçevesi çiziliyor; sonrasında yeni bir genelge yayınlanarak önceki genelgeden muaf olanlar tanımlanıyor. Ve her seferinde, muafiyet kapsamına öncelikle işçiler giriyor.

Sanırsınız ki, işçilere virüs bulaşmıyor! Öyle ya, herkese “evde kal” çağrısı yapan hükümet, her defasında işçileri muaf tutuyor; onları fabrikaya, tarlaya, üretim alanlarına gönderiyor. Üstelik yeterli önlemler alınmadan, işçilerin sağlık koşulları dikkate alınmadan…

 

İşçiler hep muaf

Önce yaşlılar eve kapatıldı; 21 Mart günü 65 yaş üstündekiler için sokağa çıkma yasağı başlatıldı. Kendi sağlığı için açık havaya-harekete ihtiyacı olan yaşlılar, göz önünden uzaklaştırıldı, evlere hapsedildi. Ardından 3 Nisan günü 20 yaş altı için sokağa çıkma yasağı belirlendi. Bu yasak üzerinden, çocuk işçiler bir kere daha hatırlandı. 20 yaş altında olan yüzbinlerce genç ve çocuk, bir işte çalışmak zorundaydı. Üstelik çoğu kayıtdışı, sigortasız, güvencesiz ve ağır bir sömürü altında… Çocukların işe gitmesi, çalışması, yetişkin işçilerden daha yoğun sömürülmesi gerekiyordu; bunun üzerine 5 Nisan günü 18-20 yaş grubundaki çalışan gençler için muafiyet genelgesi yayınlandı.

4 Nisan günü 30 büyükşehir ile Zonguldak kentine araç giriş-çıkışları yasaklandı. İki şehir arasında işçi taşıyan araçlar (mesela İstanbul-Gebze arasında çalışan servisler) yine bu yasaktan muaf tutuldu. Fabrikaların çalışması, işçilerin her gün işe gitmesi gerekiyordu. İki hafta sonra da tarım işçileri için muafiyet oluşturuldu; Kürt işçiler kendi kentlerinden tarım alanlarına taşınmaya başlandı.

28 Mart günü toplu taşımada seyrek yolcu taşıma uygulaması başlatıldı. Yani çift koltuklarda tek kişi oturacak, ayaktaki yolcu sayısı da seyrek olacaktı. İşçi servisleri yine kalabalık biçimde çalışmaya devam etti. Onlara denetim yoktu.

Sokağa çıkma yasakları da işçiler için geçerli olmadı. Fabrikasının çalışmasını isteyen patron, özel izin çıkartarak işçileri işe taşıdı, çalıştırdı.

11-12 Nisan günü 30 büyükşehir ve Zonguldak’ta gerçekleştirilen ilk sokağa çıkma yasağı, yönetim zafiyetini en çarpıcı biçimde ortaya koydu. Öyle ki, sokağa çıkma yasağının çerçevesini belirleyen genelge, sokağa çıkma yasağını ilan eden genelgeden bir saat sonra hazırlanmış ve duyurulmuştu. Son dakikaya sıkıştırılan bu yasak, milyonlarca kişinin (resmi rakam 250 bin) Cuma gecesinin son saatlerinde sokağa dökülmesine, marketlere koşmasına ve yoğun biçimde virüse maruz kalmasına neden oldu. Ortaya çıkan bu vahim tablo karşısında, AKP medyası pervasızca kitleleri suçladı; gerçekte ise bu işi son dakikaya bırakan hükümetin sorumluluğuydu bu. Patronlar ise hızla harekete geçtiler; bir çok fabrika patronu, işçileri için özel izin alarak hafta sonu çalıştırdı.

18-19 Nisan günü yine 31 kentte uygulanan sokağa çıkma yasağında ise, patronlar artık daha tecrübeli, daha hazırlıklıydılar. Kocaeli, Bursa, Antep, Sakarya’nın da içinde olduğu pek çok ilde, on binlerce işçi sokağa çıkma yasağına rağmen işe gitti, çalıştırıldı. Hafta sonu kapalı olmak zorunda kalan büyük market sahipleri ise, işçilerin hafta içi bir günlük tatilini hafta sonuna dahil ettiler. Diğer bir günü haftanın beş gününe yayarak çalışma saatlerini en az 2 saat arttırdılar. Birçok market çalışanı, koronavirüs tehlikesi altında  günde 12 saat çalıştıklarını belirtti.

 

İşçilerin sağlığı-yaşamı değersiz

Bazı sektörler, zaten daha baştan genelge ile sokağa çıkma yasağından muaf tutulmuştu. İşçilerin şantiyede kaldığı inşaatlar bu yöntemle kapsamdışı bırakılarak işçiler çalışmaya zorlanmıştı. Bazı fabrikalar ise, valiliklerden alınan özel izinlerle yasağın dışına çıktılar.

Birleşik Metal iş sendikası, yaptığı açıklama ile metal fabrikalarında yaşanan hukuksuzluğu gözler önüne serdi. Bakanlığın genelgesinde yalnızca demir-çelik eritme bölümü gibi zorunlu bazı bölümlerin adı geçiyorken, patronlar fabrikanın tümünü çalıştırmak için izinler almışlardı. Kocaeli-Gebze’de kurulu olan Sarkuysan ve Kroman Çelik’te, kapsamdışı işçiler bu yöntemle çalıştırılmıştı. Diğer taraftan, Anadolu Isuzu gibi, kamyonet, küçük otobüs vb ticari araç üretimi gerçekleştiren bir fabrika bile, salgınla bağlantılı hiçbir zorunluluğu olmamasına rağmen, 18 Nisan günü aldığı izinle işçileri çalıştırdı. Bunların dışında, Kocaeli, Sakarya ve Bursa’daki metal fabrikaları başta olmak üzere, pek çok fabrikada, Tuzla’daki tersanelerde üretim sürdürüldü.

Birleşik Metal iş sendikası, bu duruma itiraz etmek için fabrikalardan belge istediklerini, ancak sadece Sarkuysan ve Kroman Çelik’ten belge alabildiklerini, diğer fabrikalardan belge alamadıklarını duyurdu.

Antep’teki tablo ise bu keyfiyetin boyutlarını ortaya seriyordu. Organize Sanayi Bölgesi’nde (OSB) bulunan bin 500 fabrikanın yaklaşık yarısı, özel izinle çalışmayı sürdürdü. Çalışan fabrikalar arasında branda, kontrplak, halı, iplik, kumaş üretenler de var. Bunlar acil-zorunlu üretim kapsamında olmayan sektörler; buna rağmen tam da Erdoğan’ın belirttiği gibi “çarklar dönüyor”.

Aslında Antep bu konuda ilk adımı atanlardan biri olmuştu. DİSK Tekstil Antep Bölge Temsilcisi Mehmet Türkmen, 11-12 Nisan sokağa çıkma yasağı sırasında da Antep OSB’de pek çok fabrikanın özel izin alarak üretimi sürdürdüğünü anlattı. İzinlerin hepsi de kılıfına uydurulmuştu; mesela “gıda için poşet üretiyoruz” diyerek kömür çuvalı üretenler, “maske kumaşı üretiyoruz” diyerek pantolon kumaşı üretenler vardı. Ayrıca yasağın başladığı gece boyunca, sabah 8’e kadar işçilerin çalıştırılmasına izin verildi. Hafta sonu çalışmayan fabrikalarda ise yasadışı biçimde ya işçilerin ücreti kesildi ya da çalışmadıkları süre senelik izinden düşüldü. Bunu yapanların arasında Sanko Holding ve Merinos gibi tanınmış firmalar da bulunuyor. Burteks Tekstil fabrikasında ise, işçilerle toplantı yaparak bundan sonra iki ay boyunca pazar günü yapılan mesailer için çift değil tek yevmiye ödeneceğini duyurdu; üstelik“bu süreçte işverenimize destek olmak gerekiyor, işçiler de elini taşın altına koymalı”sözleriyle bu ağır sömürüyü gizlemeye çalıştılar.

Trakya’da ise Şişecam, Algida gibi genelge istisnası içinde bulunmayan fabrikalar da, sokağa çıkma yasağı boyunca üretimi sürdürdüler.

 

Önce üretim, önce azami kar

Egemenler “önce insan” söylemini çok severler. Bu söz ile kitleleri kandırmayı, kapitalizmin vahşi, sömürücü yüzünü gizlemeyi hedeflerler. Gerçekte ise, onların nezdinde “işçiler” ve “yoksullar”, “insan” kategorisinde değildir; üretimin bir unsuru, azami karı gerçekleştirme aracıdırlar. Bu nedenle, egemenlerin gözünde işçi ve emekçilerin bir değeri yoktur.

Bu gerçek en iyi, savaş, doğal afet gibi durumlarda kendisini gösterir. Savaşta cepheye önce yoksul çocukların sürülmesi gibidir fabrika işçilerinin güvenliksiz ortamlarda çalışmaya devam ettirilmesi. Lüks villalarında “evde kal”manın keyfini süren egemenler, işçilerin evde kalmaması, üretimin devam etmesi için her yöntemi kullanıyorlar. “Sürü bağışıklığı” oluşturmaktan sözeden devletlerin kastettiği, işçilerin “sürüler halinde” ölmesidir.

Ülkemizde ilk olarak “sokağa çıkma yasağı” belirlenen 65 yaş üstü nüfus, 2019 yılı verilerine göre yaklaşık 7,5 milyondur. Ve bunun yaklaşık 1 milyonu çalışmak zorundadır. Sokağa çıkma yasağı ilan edilen 31 kentte yaşayan insan sayısı 64 milyondur. Yani nüfusun yaklaşık yüzde 80’e yakını bu yasaktan doğrudan etkilenmektedir. Gerçekte ise, bu nüfusun önemli bir kesimi ya doğrudan istisna kapsamına girmekte ya da patronlar tarafından istisna kapsamına alınarak çalışmaya zorlanmaktadır. Böyle olunca, aslında evde kalmak bir istisnaya dönüşmektedir.

16 milyon nüfusu olan İstanbul’da günlük olarak yaklaşık 1 milyona yakın insan toplu taşıma araçlarını kullanarak işe gitmektedir. Bu sayıya, servisle işe gidenler, eve yakın olduğu için yürüyenler, kendi özel aracını kullanarak işe gidenler dahil değildir. Toplamda, İstanbul’da her gün 6 milyon insan işe gitmektedir. Sabah ve akşam mesai saatlerinde, rutin bir gündekine yakın biçimde trafik sıkışıklıkları oluşabilmektedir.

Tüm bu rakamlar, devletin “evde kal” çağrılarının da, sokağa çıkma yasaklarının da göstermelik olduğunu ortaya koyuyor. Dışarıya karşı zevahiri kurtarmak isteyen devlet, bazı resmi kararları almakta, sonra da onları etkisizleştirecek yeni kararlar yayınlamaktadır.

Amaç, patronların karlarını gerçekleştirmelerinin önündeki engelleri düzlemektir. Sanayi ve ticaret odaları aracılığıyla patronlar, valilerle toplantılar yaparak sokağa çıkma yasaklarının ve özel izinlerin çerçevesini oluşturuyorlar.

Üstelik, bu dönemde fabrikaların büyük bölümünde yapılan üretim, pazara dönük üretim değildir. İhracat ve ithalat sınırlamalarının en üst noktaya çıktığı, insanların çok gerekli olmadıkça yeni şeyler satın almadığı bir dönemdir bu. Bu koşullarda patronların büyük bölümü, stok için üretim yapmaktadır. İçlerinde varolan depolarını yetersiz bulup yeni depo kiralayanlar bile vardır.

 

Yaşamak için örgütlenmek

İşçiler, sağlık çalışanlarının ardından, salgından en çok etkilenen kesimdir. Birçok üretim alanında, üretim toplu biçimde ve yakın temasla yapılmaktadır. Keza yemek, dinlenme, servis, tuvalet alanları yine toplu kullanım nedeniyle tüm işçileri risk altında bırakmaktadır. Patronlar ise, işçilerden ciddi bir direniş görmedikleri sürece, bu koşulları düzeltmek, daha güvenli hale getirmek için hiçbir adım atmazlar.

İstanbul’da kayıtlı 4 milyon işçinin sadece 350 bini sendikalıdır. Sendikalı işyerlerinde işçilerin örgütlü olmaları ve direnme kültürü taşımaları, işlerini kısmen kolaylaştırmaktadır. Ancak sendikasız işçiler, tamamen savunmasız durumdadır.

Bugün işçilerin önünde, salgın fırsatçılığına karşı da direnme görevi bulunuyor. “Yaşam koşullarını iyileştirmek için” verilen sınıfsal mücadele, doğrudan “yaşamak için” mücadeleye dönüşmüş durumdadır. Ve bu mücadele de, sınıfsal bir mücadeledir.

Kapitalist devletin ve yöneticilerin, patronların çıkarlarını savunmak için var olduğu, koronavirüsle birlikte daha açık görüldü. Trump’tan Bronson’a kadar tüm yöneticiler, önce tekellerin karını düşündüler. Bizde de salgına karşı “ekonomik kalkan” adını tüm tedbirler, patronların çıkarı doğrultusunda alındı. Bu tedbirleri açıklayan Erdoğan’ın toplantıda bulunan TOBB (Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği) Başkanı Hisarcıklıoğlu’na dönerek “neşen yerinde” demesi, kimleri sevindirdiklerini ortaya koyuyordu. Bir zamanlar Özal’ın “ben zengini severim” demesi gibi, Erdoğan da zenginleri “neşelendiriyor” ve bununla övünüyordu.

Koronavirüs, bu sistemin ortaya çıkardığı hastalıklardan biridir. Tıpkı kriz gibi bizzat kendilerinin yarattığı sorunları, bir fırsata çevirip tüm faturayı işçi ve emekçiye yıkmaya çalışıyorlar. Bunu patronlar ve hükümetler birlikte yapıyor. Dolayısıyla mücadele de patronlara ve onların devletlerine karşı olmak zorunda. Sınıfsal saldırıya sınıfsal bir duruş gerekiyor. Örgütlenmek, birleşmek ve sınfsal mücadeleyi yükseltmek; sadece çalışma koşullarını düzeltmek için değil, artık yaşayabilmek için de tek seçenek haline gelmiştir.

Bunlara da bakabilirsiniz

ABD’de ırkçı polis şiddeti: Bir siyah daha öldürüldü

ABD’de bir siyahın ırkçı polisler tarafından öldürülmesi büyük kitle protestoları başlattı. İsimler değişiyor ama olayın …

Gezi’nin 7. yıldönümünde yine Taksim’deyiz

Gezi Direnişi’nin 7. yılında “Hayat ancak Gezi’ye sığar!” sloganıyla yine direnişteyiz. Yıldönümü eylemi, 1 Haziran …

Koronavirüs günlerinde dergi dağıtımı…

Dergi dağıtımlarının işçiler ve emekçilerle doğrudan temas etmenin en önemli araçlardan olduğu defalarca kez kanıtlanmıştır. …