Libya, Rojava, İdlib; AKP-ABD kolkola

Son dönemde Libya’da ve Suriye’de yürütülen savaşlarda önemli gelişmeler yaşanmaya başladı. Dünyanın dikkati koronavirüs salgınına odaklanmışken, ülke içinde de işçi ve emekçiler salgının ağır yükü ile bunalmaktayken, Türkiye her iki ülkede de savaşı hızlandırdı.

AKP yönetiminin ABD ve İsrail ile işbirliği halinde Libya’da stratejik hava üssünü ele geçirmesi, İdlib’de cihatçıların yeniden hareketlenmesi, ABD’nin Suriye’de “Kürtlerin birliği”ni sağlamaya dönük girişimlerine karşılık Türkiye’den somut bir itiraz ve tepkinin oluşmaması ve Türkiye’ye gelen ama henüz kullanıma sokulmayan S-400’ler için Rusya’nın “isterseniz parka kurun, isterseniz patates taşıyın, biz paramızı aldık sonuçta” diye “önemsizleştiren” bir açıklama yapması, son haftalarda savaşın güç dengelerinin yeniden değişmekte olduğunu gösteriyor.

 

Libya Suriyeleşirken AKP’nin rolü

Erdoğan 27 Kasım 2019’da Trablus’taki Sarrac Hükümeti ile iki anlaşma imzalamıştı. Biri askeri işbirliği kuran, diğeri “münhasır ekonomik bölge” sınırlarını çizen bu iki anlaşmanın ardından, 2 Ocak günü TBMM’den askeri harekat için tezkere geçirildi. Ve bu tezkerenin hemen ardından, Türkiye Libya’daki savaşa daha fazla müdahale etmeye başladı. Mitiga Havalimanı’na özel bir Türk subay birliği yerleştirdi; damat Bayraktar’ın kontrolü altında üretilen SİHA’lardan büyük bir sevkiyat başlattı; Suriyeli cihatçıları Libya’ya taşıdı. Böylece Sarrac’ın onayı ile Libya’da Hafter’e karşı savaşın bir anlamda “komutası”nı üstlenmiş oldu. Öyle doğrudan bir yönetim sözkonusuydu ki, Mayıs ayı başında Hakan Fidan Libya’ya giderek bizzat gelişmeleri kontrol etti.

2019 yılı Libya’da, Rusya destekli General Hafter ordusunun önemli ilerleyişleri sözkonusuydu. Öyle ki, Ocak ayında Türkiye’nin yoğun askeri desteği Trablus’a akmaya başladığında, Sarrac hükümeti Trablus’un küçük bir bölümüne sıkışmış, zayıf ve yenilmeye mahkum bir görüntü oluşturuyordu.

Erdoğan, bu adımı atmaya biraz da mecbur kalmıştı. İdlib’de Rusya destekli Suriye ordusunun ilerleyişi, cihatçıların bölgede sıkışmasına ve “fazlalık” oluşturmasına neden olmuştu. Bu cihatçı fazlasının bir kısmı TC işgali altında olan Tel Abyad’a aktarılırken, oldukça önemli bir kısmı da Ocak ayından itibaren Libya’ya kaydırılmaya başlandı.

Üstelik, cihatçıların 2 bin dolar maaş sözüyle Libya’ya gönderildiği de ortaya çıktı.

Sadece cihatçılar değil, TC ordusunun askeri desteği de giderek büyüdü Trablus’ta. Türkiyeli subayların yönettiği bu savaşta, özellikle modern hava savunma sistemleri, silahlı İHA’lar ve kirpi zırhlı araçlar, savaşın kaderini belirleyecek kadar önemli bir rol oynadılar. Öyle ki, Mayıs sonuna gelindiğinde Libya’da 800 Türkiye subayı ve 17 bin Suriyeli cihatçı bulunuyordu.

Erdoğan yönetimi, Mart ayından itibaren askeri saldırılarını hızlandırdı. Hafter’in kullandığı Rusya’ya ait hava savunma sisteminin TC SİHA’ları tarafından imha edilmesi oldukça önemli bir askeri başarıydı. Mayıs ayının ikinci yarısında stratejik önemdeki Vatiyye askeri üssünü ele geçirmesi ise, açık bir zafer ve Hafter açısından büyük bir hezimet anlamına geliyordu.

Erdoğan’ın tüm bu kazanımlarının, aynı zamanda Rusya’ya karşı da kazanım olduğunu ileri sürenler var. Oysa bu tablo, Rusya’nın iki nedenle kısmi geri çekilmesi nedeniyle ortaya çıktı. Birincisi, İdlib’de M-4 ve M-5 karayollarında hakimiyet kurmayı Suriye’deki konumlanışı açısından belirleyici önemde gören Rusya, cihatçıların, Erdoğan’ın kontrolünde Libya’ya kaydırılmasını göze aldı. İkincisi, 2019 yılında Rusya’nın desteği ile kazandığı zaferlerin ardından bir baş dönmesine kapılan ve “kontrolden çıkmış” görünen Hafter’e verdiği desteği sınırlandırdı. Çünkü Hafter, Tobruk Hükümeti’ne bağlı ordunun generali olmakla birlikte, Tobruk Hükümeti’ni tanımayan ve ayrı baş çeken bir görüntü çizmiş; Tobruk Parlamentosu’nun seçilmiş ve uluslararası kabul görmüş başkanı ile anlaşmazlığa düşmüş, Suheyrat Anlaşmasını iptal etmiş ve kendisini Libya’nın hakimi ilan etmişti. Onun bu tutumu, sadece Rusya’nın değil Fransa’nın da desteğini azaltmasına, Mısır ve BAE’nin (Birleşik Arap Emirlikleri) de kısmen geri durmasına neden olmuş; üstelik Türkiye’nin “darbeci general” söylemine meşru zemin oluşturmuştu. Keza Hafter’in Rusya’nın organize ettiği Moskova konferansını adeta sabote eden ve Berlin konferansını hiçe sayan tutumları da Rusya’nın büyük tepkisine neden olmuştu.

Sonuçta Rusya, vazgeçilmez olduğu yanılsamasına kapılan Hafter’e bir ders vermek istemiş olabilir; ancak bu durumdan kazançlı çıkan Erdoğan yönetimi olmuştur. En başta, Hafter’in Trablus’u işgal ederek Libya’yı birleştirme ve Kaddafi gibi yönetme planlarını boşa çıkarmıştır.

İkincisi, ABD tarafından 1942 yılında inşa edilen ve Mitiga Havalimanı’ndan sonra Libya’nın en önemli hava üssü olan Vatiyye askeri üssü, son derece stratejik bir konuma sahiptir. 6 yıldır Hafter’in operasyon üssü olarak kullandığı bu üssün 18 Mayıs’ta Türkiye’nin eline geçmesi, Libya’daki dengeleri önemli ölçüde etkileyecektir.

Üçüncüsü, Libya’da kazandığı bu önemli zaferin ardından Erdoğan yönetiminin Akdeniz ve Kuzey Afrika’daki yayılmacı hedefleri yeniden güç kazanmıştır. Cezayir ve Mısır gibi Libya’nın komşusu ülkeler başta olmak üzere, bölgedeki ülkelerin birçoğu bu duruma tepki göstermektedir. Yanısıra Doğu Akdeniz’deki doğalgaz rekabetinde birlikte hareket eden Mısır, Kıbrıs, Yunanistan ve Fransa, BAE ile birlikte Türkiye’nin bu savaştaki yerinin “bölgede istikrarsızlık kaynağı olacağını” belirttiler.

Bu arada Rusya, Erdoğan’ın bundan sonraki hamlelerini dizginlemek için, Vatiye üssünün el değiştirmesine cevap olarak, Suriye’nin Hmeymim üssünden kalkan savaş uçaklarını Libya’ya gönderdi. Gelen uçakların, Rusya’nın bugüne kadar Hafter’e destek için kullandığı uçaklardan çok daha etkili uçaklar olması karşısında ABD tepki gösterdi ve bu durumun “NATO için tehdit” anlamına geldiğini söyledi.

Gelinen noktada, Türkiye zaferinin tadını çıkartır ve yeni hedefler belirlerken, Rusya Libya’da yeni bir strateji oluşturmaya yönelmiş durumda. Bunun temel başlıklarından biri de Trablus’un fethedilmesi-Libya’nın Rusya kontrolünde birleştirilmesi hedefinin ertelenmesi gerektiği oldu. General Hafter’in, Mısır’da Sisi’yi yanına alarak 8 Haziran’da başlamak üzere ateşkes çağrısı yapması da bir soluklanma isteğinin ifadesiydi.

Ancak bu tablo, Libya’da artık savaşın yön değiştirdiği, Türkiye’nin ve Sarrac hükümetinin ilerleyişinin devam edeceği anlamına gelmiyor. Tam tersine, Libya’nın da giderek Suriye’ye benzeyeceği, tam hakimiyet kuramayan tüm güçlerin Libya’nın parçalanmış ve iç savaş yaşayan halini sürdüreceği görülüyor.

 

Rojava’da “Kürtlerin birliği” olur mu?

Mayıs ayının başlarında ABD, Fransa ve Rusya’nın çabaları sonucunda PYD ile ENKS’nin anlaştığı, “Suriyeli Kürtleri birleştirme” çabasının sonuç verdiği haberleri yer aldı basında. Haberlere göre ABD’nin yürüttüğü haftalar süren tartışmaların ardından, PYD/YPG’nin de bağlı olduğu TEV-DEM (Demokratik Toplum Hareketi) ile Barzani çizgisindeki ENKS (Suriye Kürt Ulusal Meclisi) ve Suriye Kürtleri Koalisyonu arasında yapılan “birlik” görüşmelerinde “epeyce” yol alınmış. Ve bu nedenle Mayıs ayı başlarında “Kürtlerin Birliği için Ulusal İnisiyatif Grubu” oluşturulmuş.

Bu gelişmeye ek olarak, Öcalan’ın ailesiyle bir telefon görüşmesi yaptığı ve Rojava’daki yöneticilere “ ‘Küçük olsun, benim olsun’ düşüncesiyle hareket etmesinler” mesajını gönderdiği haberleri de yayınlandı.

Bu iki haber, hacminden daha büyük bir değerlendirmeyi gerektiriyor.

En başta, bugüne kadar “Kürtlerin birliği” konusu sadece Suriye özelinde değil, genel olarak çok tartışıldı, çok gündeme geldi. Ancak somut bir adım atılamadı. Bunun nedeni de, Kürt partilerin “küçük olsun, benim olsun” yaklaşımı değil, partiler arasındaki siyaset-program-örgütlenme-mücadele çizgisi-emperyalizmle ilişkiler vb. konularda çok derin ayrımların olmasıydı.

Suriye özelinde, 2011’de Suriye savaşı-nın hemen ardından, Temmuz 2012’de Erbil Anlaşması’nda, Ekim 2014’te Duhok Mutaba-katı’nda vb. birçok kez “birlik” çabasına girildi, ancak başarılamadı. Açıkçası mümkün de değildi. PYD Suriye’de bağımsızlık mücadelesi verirken, ENKS çeşitli biçimlerde bu mücadeleyi sabote etmişti. Mesela 2014 Ağustosu’nda Şengal’e IŞİD saldırdığında, YPG Şengal halkına yardım etmek için birlik gönderirken, KDP bu grupları tutuklamıştı. IŞİD Kobane’ye saldırdığında bölgeden kaçan halk Irak sınırına yönelince, KDP sınırları kapatmış, Kürt halkını savunmasız biçimde ortada bırakmıştı.

Bu örnekler daha da çoğaltılabilir. Sonuçta ENKS, Türkiye destekli cihatçı örgütlerin birliği olan SMDK içinde yer alan bir örgüt. 2011 yılında KDP’nin yönlendirmesiyle kuruldu, merkezi, KDP yönetimindeki Erbil’de. AKP hükümeti için “makbul Kürt” konumunda bir örgüt ENKS; PYD’nin yerine ENKS’yi muhatap alıyor, hatta ENKS İstanbul’da ve Urfa’da Türk istihbarat görevlileriyle toplantı ve basın açıklamaları yapıyor, Berlin ve Stockholm’de “PYD terör örgütleri listesine alınsın” gösterileri düzenleyerek AKP hükümeti ile koordineli hareket ediyordu.

Rojava’nın savaşının hiçbir yerinde yer almadı ENKS’ye bağlı Roj Peşmergeleri; ne IŞİD’e karşı savaşta, ne Türkiye’nin işgalinde, ne de Kürt halkının herhangi bir talebi doğrultusunda… PYD/YPG savaştı, şimdi savaşın kazanımlarını ENKS ile paylaşması isteniyor. Bu birlik çalışmaları içinde PYD’ye bir çok konuda tavizler vermesi dayatılırken, ENKS’nin, en hafifinden Türkiye ile ilişkilerini kesmesi istenmiyor. Üstelik PYD’nin Rojava’yı temsilen Cenevre’deki Suriye’nin geleceği üzerine yapılan toplantılara katılabilmesi için öncelikle şart olarak “Kürtlerin birliği” dayatılmış durumda.

Burada Kürt hareketi bir kere daha emperyalistlerin çıkarları doğrultusunda, onaylamadığı adımları atmaya zorlanıyor. Üstelik PYD, emperyalistlerin bütün dayatmalarını yerine getirse, kendinden beklenen bütün adımları atsa bile, taleplerinin karşılanacağına dair bir garanti de yok. Tıpkı bugüne kadar olduğu gibi… Mesela ABD’nin isteği doğrultusunda Rakka ve Deyr ez Zor gibi, “Kürdistan” sınırları içinde yer almayan iki Arap kentine girdi, IŞİD ile anlaşmalı biçimde Rakka’yı devraldığı görüntülerin yarattığı tepkileri de göze aldı; ancak en çok ihtiyaç duyduğu dönemde, Türkiye Tel Abyad’ı işgal ederken, ABD “Kürtlere verilmiş bir sözümüz yok” diyerek bölgeyi terketti.

Bugün de “Kürtlerin birliği”, PYD’nin değil emperyalistlerin talebidir. ABD, bu birlik üzerinden Suriye’nin yeni dönemine ilişkin pazarlık gücünü artırmak, Suriye topraklarında kalıcı hale gelmek ve Türkiye ile ilişkileri düzeltmek istiyor. Rusya ise bu birliği kendi kontrolüne alarak Suriye yönetimi ile Kürt bölgesinin ABD’nin dışında bir ilişki kurmasını sağlamaya çalışıyor.

Erdoğan yönetimi de bir taraftan bu birliğe karşı açıklamalar yapıp bu arada Kürt hareketine karşı genel bir saldırı başlatırken, diğer taraftan bu durumu kendi lehine çevirmeyi hedefliyor. Mesela HDP’nin belediye başkanları ve milletvekillerine kayyum ya da tutuklama saldırıları peşpeşe yağıyor. Irak Kürdistanı’nda Kandil üzerine peşpeşe operasyonlar düzenliyor. Irak Kürdistanı ile Rojava bağlantısını kesmeye çalışıyor. Erbil’in ardından Süleymaniye’de de askeri konuşlanma olanağı elde ediyor. Bu arada PKK’ye karşı KDP’yi kullanıyor. KDP, AKP ile işbirliği halinde peşmergeleri Kandil’in karşısında bulunan Zine Werte’ye gönderince, KYB ile KDP arasında gerilim başladı, PKK her ikisine de tepki gösterdi; böylece Kürt partileri Kandil’in karşısında birbirine düşerken Erdoğan yönetiminin işi kolaylaşıyor.

Bugüne kadar Erdoğan yönetimi Kürt hareketine “döverek hizaya sokma” yöntemiyle yaklaştı. Ne zaman “diyalog” başlatacak olsa, operasyonlar, saldırılar, tutuklamalar peşpeşe geldi. Şimdi de aynı yöntemi kullanıyor.

Yanısıra Öcalan üzerinden, bu birliği onayladığı-istediği mesajını veriyor. Çünkü bu birlik sağlandığında, hem ENKS üzerinden Rojava üzerindeki “söz hakkı”nı artırmak, hem de Suriye hükümeti ile Rojava arasında federasyon pazarlığı başladığında, İdlib’de kendisine bağlı bir federasyon için zemin oluşturmak istiyor.

 

ABD ile çıkar ortaklığı

ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey, Mayıs ayı ortasında yaptığı bir açıklamada “ABD’nin Suriye’de askeri varlığını devam ettireceğini” ve amaçlarının “Suriye’de savaşı Rusya için çıkmaza çevirmek” olduğunu söyledi.

ABD artık Suriye’nin kazanamayacağı bir savaş olduğunu biliyor. Ancak Rusya’nın da kazanmasını geciktirmek, İran’ın gücünü azaltmak, Çin’in de Suriye üzerinden Akdeniz’e ulaşmasını geciktirmek istiyor. Bu nedenle bütün politikası, Rusya’nın yaptıklarını bozmak üzerine kurulu.

ABD bu hedefine, en kolay Erdoğan yönetimi ile işbirliği geliştirerek ulaşabileceğini görüyor. Son dönemde hem Suriye’de hem de Libya’da yaşanan gelişmeler, bu doğrultuda oluşan yakınlaşma ve işbirliğinin göstergesi. Libya’da Hafter’e darbe vurmak, İdlib’de cihatçıların M-4 karayoluna düzenlemeye devam ettiği saldırılar, “Kürtlerin birliği”ni ABD’nin Suriye karşısında elini güçlendirmek için kullanmak…

Bunların hepsi son dönemde ABD ile Erdoğan yönetiminin kendi güç ve etki alanını büyütme çabalarının ifadesidir.

Bunlara da bakabilirsiniz

Seattle’da “özerklik” ilanı

ABD’de George Floyd isimli siyahın polis tarafından katledilmesinin ardından başlayan büyük kitle gösterileri, yeni bir …

Fransa’da sağlık çalışanlarının genel grevi

Fransa’da sağlık çalışanları, sağlık sisteminin düzeltilmesi, kötü çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve ücretlerin artırılması gibi yaşamsal …

Korona bahane, doğa talanı sürüyor

Doğa eylemlerinde en yaygın kullanılan slogan, “üstü altından değerlidir” oldu. Doğaya, o doğanın barındırdığı bitki …