Salgın kontrolden çıktı

Salgın kontrolden çıktı

Sağlık Bakanlığı her gün turkuaz renkli tabloyu yayınlamaya devam ediyor. Ancak salgına dair oradaki rakamların hiçbirinin doğru olmadığına dair veriler de her geçen gün daha açık biçimde ortaya çıkmaya devam ediyor.

Salgının başından itibaren bugüne kadar verilerin sağlıklı olmadığına dair TTB’nin (Türk Tabipler Birliği) ve sağlık örgütlenmelerinin sayısız açıklamaları olmuştu.

En başta tablodaki veriler açık değildi. Mesela “yapılan test sayısı”, “test yapılan kişi sayısı”nı mı ifade ediyordu, yoksa bir kişiye birden fazla test yapılması sözkonusu muydu? Bugün bu soru daha da önem kazanmış durumda. Yapılan test sayısının 100 bini aştığı bile oldu. Ama kimlere test yapılıyor belli değil. Sarayın çalışanları, cumhurbaşkanının korumaları, milletvekili danışmanları gibi, düzenli olarak test yaptıran bir grup olduğu biliniyor. Ayrıcalıklı bir kesim hem iyi korunuyor, hem de düzenli test yaptırabiliyor. Ancak kitleler, tedaviyi bir kenara bırakalım, teste bile ulaşamıyor.

İkincisi, yeterince test yapılmıyordu. Korona belirtileriyle hastaneye başvuran, korona ilaçları verilip korona tedavisi uygulanan, korona belirtileriyle ölen önemli bir kesim, kayıtlara Kovid-19 olarak geçirilmiyordu. Bugün bu tablo daha vahim hale gelmiş durumda. Başlangıçta en azından “temaslı” kişilere de test yapılıyorken, bugün temaslı kişilere test yapılmıyor, “siz de karantinaya girin” diyerek ilaçlarla birlikte eve gönderiliyor. Bu insanlara test yapılsa, vaka sayısında patlama yaşanacak, ancak bu engellenmiş oluyor.

Üçüncüsü, tablodaki zaten belirsiz olan veriler, çeşitli biçimlerde daha da belirsiz hale getiriliyor. Mesela önceden turkuaz tabelada “yoğun bakım” ve “entübe” hasta sayıları verilirken, bu kategoriler, nedensiz ve anlamsız biçimde kaldırıldı. Tıbbi olarak bir karşılığı olan bu verilerin yerine, “ağır hasta” gibi belirsiz-niteliği açık olmayan bir kavramla birlikte “zatürre hasta yüzdesi” (sayısı değil, yüzdesi) eklendi. Bu değişiklik, yoğun bakımdaki hasta verilerini olduğundan daha düşük, daha belirsiz hale getirmeye dönüktü.

 

Sağlık Bakanlığı “uyarıyor”

Koronavirüs yasakları 11 Mayıs’ta kısmen, 1 Haziran’da ise daha geniş biçimde kaldırıldıktan sonra, salgının hafiflediğine-bittiğine dair bir algı oluştu. Bu tarihlerden itibaren, salgına karşı önlemler, tamamen bireysel inisiyatife bırakıldı. Sağlık Bakanlığı’nın görevi, “halkı uyarmak” olarak belirlendi.

Oysa sadece koronavirüsle ilgili olarak değil, genel olarak “salgın” koşulları, önlemlerin öncelikle kamusal olarak alınmasını zorunlu kılar. Devlet “uyarma” makamı değildir. Salgının yayılmasını önleyecek kararları alması ve hayata geçirmesi gereken kurumdur. Salgının her aşaması, devletin insanların yaşamlarını kolaylaştıracağı biçimde düzenlenmelidir.

Devlet, salgına karşı sürekli “maske-mesafe-hijyen” nakaratını tekrarlamayı sürdürüyor. Oysa, “maske” takmak gerekliyse, devlet maske sağlamalıdır. “Mesafe” salgından koruyorsa, toplu taşıma araçlarının sayısı artırılmalı, toplu taşımada tıkabasa insan istifi ortadan kaldırmalıdır. Keza fabrikaların, çalışma alanlarının mesafe kuralına uygun olarak düzenlenip düzenlenmediğini denetlemelidir. “Hijyen” önemliyse, ilkokullara sabun bile veremeyen devlet, hijyen ürünlerini kitlelere dağıtabilmeli, suyu ücretsiz hale getirebilmelidir. Ve tüm bunların yanında, kitle eğitimi için özel araçlar belirlemelidir.

Devlet kendi görevlerini yerine getirdikten sonra, kurallara uymayan minibüs şoförlerine, düğünde halay çekenlere, maskesiz toplu taşıma aracına binenlere dönük denetim ve cezalandırmalarını artırabilir. Ancak devlet kendi görevini sadece “uyarmak”la sınırladığında, kurallara uymayanlar için “para cezası” ve akşam haberlerinde magazin malzemesine dönüşmek dışında bir “yaptırım” da kalmıyor.

Bu inisiyatifsiz ve “iktidarsız” görüntünün tek sebebi var. Devletin “önlem” adına yapacağı her uygulamanın bir mali yükü var ve bu yükü üstlenmek istemiyorlar. Tüm kaynaklarını yandaş tekellere hortumlamaya çalıştığı için, salgın önlemlerine ayıracak bir kaynak kalmıyor. Geçilmeyen köprülere, şehir hastanelerine milyarlarca dolar para akıtan, inşaat tekellerine para hortumlayan devlet, insanlara ücretsiz maske dağıtmayı beceremedi.

Dahası, salgın koşullarında özel sektördeki vahşi sömürü koşullarını dizginlemesi bir yana, önlerini daha fazla açtı. Vestel’de işçi ölümlerine rağmen üretimin sürdürülmeye çalışılması, Dardanel’de vakalar artınca işçilerin fabrikaya kapatılması gibi örnekler, bunu açıkça gösteriyor. Üretimin durması, patronlar için kabul edilemez bir şey çünkü. Tam tersine salgın koşullarını, karlarını artırmak, işçi sömürüsünü yoğunlaştırmak için bir araca çeviriyorlar. Onların karını azaltacak önlemler almasını, ya da üretime ara vermesini istemek de, kapitalist bir devletin işi değil.

Ek olarak, Ayasofya’nın açılışı, Malazgirt kutlaması gibi propaganda gösterilerinde, kitlelerin rahatça figüran olarak kullanılabilmesi için, salgının etkisinin azalmış olduğu yanılsamasından faydalanıyorlardı.

Tüm bunlardan dolayı, devlet “salgın”ı değil, “algı”yı yönetmeye çalıştı, çalışıyor. Hasta ve ölüm sayıları arttığı koşulda önlem almaya zorlanacağı için, rakamları olduğundan düşük gösteriyor. Ve salgının yayılmasının bütün sorumluluğunu kitlelerin üzerine yıkıyor. Durum böyle olunca, tıka basa toplu taşıma araçlarında işe gitmek zorunda kalan kitleler, sokakta maske takma zorlamasına tepki gösteriyor, düğün yasaklarına isyan ediyor.

 

Sağlıkçılar tükendi

Sağlık örgütlenmelerinin yaptığı açıklamalar, salgının kontrolden çıktığını, sağlıkçıların da artık bu yükü taşıyamaz hale geldiğini gösteriyor. İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Adana, Diyarbakır gibi büyükşehirlerde yoğun bakımlar dolmuş durumda. Kürt kentleri ise tamamen kendi kaderine terkedilmiş.

Hastalar ellerinde ilaç torbaları ile eve gönderiliyor ve “kendini karantinaya al” deniyor. Devlet hastanelerinde yatak kalmamış, yoğun bakım hastaları koridorlardaki sedyelerde, hastane bahçesinde “tedavi” alıyor, yoğun bakım sırası bekliyor. Salgının başında korkuyla izlediğimiz İtalya’ya, İngiltere’ye benzemeye başladık. Artık bizim de sağlıkçılarımız, “yoğun bakıma hangi hastanın alınacağına karar vermekle karşı karşıyayız” diyorlar.

Vaka ve ölüm rakamları konusunda sadece sağlık örgütleri değil, AKP’nin valileri bile turkuaz tablo ile çelişen rakamlar veriyorlar. Salgının başlangıç döneminde “vaka ve ölüm sayılarını 2-3’le çarpın” diyen sağlıkçılar, bugün artık “verilen sayıları 10’la 20 ile çarpın” diyecek hale gelmiş durumdalar. Böylesine büyük bir yalan ve kandırmacanın içinde yaşıyoruz.

Ve sağlık çalışanlarının yaşam ve çalışma koşulları da giderek kötüleşiyor. Sadece son iki haftada 12 sağlık çalışanı hayatını kaybetti.

Sağlık emekçileri yoğun vardiyalarla çalışıyorlar, dinlenemiyorlar, evlerine gitmeye zaman bulamıyorlar, ya da zaten ailesine bulaştırmamak için eve gitmek istemiyorlar. Yüzbinlerce sağlık çalışanı atama beklediği halde, yetersiz sayıda sağlıkçı, salgınla mücadele etmekle karşı karşıya kalıyor. Ek ödemeler yapılmıyor.  Aile hekimleri başta olmak üzere maske gibi en temel koruyucu ekipmanlar bile verilmiyor, sağlıkçının kendi parasıyla alması isteniyor.

Üstelik hasta ve hasta yakınları ile karşı karşıya bırakılmış durumdalar. Sağlık Bakanı, “Yoğun bakım yataklarının sadece yarısı dolu” benzeri açıklamalar yaparken, doktorlar yoğun bakımda yer olmadığını söyleyerek hastayı sedyede koridorda bekletince, hastanın öfkesi doktora yöneliyor. Ve sağlıkta şiddetin cezasızlığı sürdüğü için, sağlık çalışanları hasta yakınları için kolay hedefe dönüşüyor.

Devlet adı konmamış bir “sürü bağışıklığı” politikası ile, kitlelerin “sürüler halinde” ölmesine göz yumuyor. Ve sadece “insanca yaşamak” için değil, “yaşama hakkı” için de mücadele etmek gerekiyor.

Bunlara da bakabilirsiniz

12 Eylül ve Osman stickırları yapıldı

“12 Eylül’e sıkılan İlk Kurşun Osman Yaşar Yoldaşcan” ve “Asker-sivil darbelere karşı Birleşelim, Direnelim, Savaşalım!” …

Cargill direnişine ziyaret gerçekleştirildi

Tüm Çalışanlar İçin Sağlık Platformu, direnişlerini Ataşehir’deki Cargill Genel Merkezi önünde sürdüren işçileri, 9 Eylül …

Yeni eğitim dönemine girerken geride bıraktıklarımız

Bir eğitim dönemini daha eşit olmayan eğitim koşullarıyla, iktidarın dayattığı dinci-gerici ve niteliksiz eğitimlerle bitirmiş …