TARIM VE HAYVANCILIKTA Bolluk ve açlık yanyana

Elimize posta kanalıyla ulaşan TİKB(B) 6. Konferans Belgeleri’nden

bir bölümü, güncel ve tarihsel öneminden dolayı yayınlıyoruz.

 

Türkiye gibi ülkelere, Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası (DB), Avrupa Ortak Tarım Politikası (OTP), Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) aracılığıyla, tarım programları dayatılıyor. Türkiye, daha 2000 yılına girmeden IMF ile yaptığı anlaşmalarla, tarım ve hayvancılık alanını yeni baştan düzenlemeye başladı. Sübvansiyonlar kalktı. Taban fiyatı uygulamasından vazgeçeceğini taahhüt etti. Sözleşmeli Çiftçilik, Doğrudan Gelir Desteği (DGD) ve Alternatif Ürün politikasına geçiş yapıldı. “Alternatif Ürün” adı altında, buğday ve pamuk başta olmak üzere, tarım ve tarımsal sanayi ürünleri gibi en temel ürünlerin üretiminde kısıtlamalara gidildi. Söz konusu ürünlerin üretiminin tümden yasaklandığı da oldu. Bu ürünler yerine, ya emperyalistlerin belirlediği ürünlerin üretimine geçildi; ya da emperyalistlerin belirlediği ülkelerden satın alma uygulaması başlatıldı. Böylece ülkemiz hem ithal ürünlere mahkûm oldu, hem de toprağımızın ve insanımızın tanımadığı yeni ürünleri ekmek zorunda bırakıldı.

Emperyalist kuruluşların bu dayatmaları, genetik ve biyo-teknoloji alanlarındaki gelişmeler sonucunda artan aşırı üretimden ve oluşan stoklardan kaynaklanıyordu. Stoklarını eritememe, dolayısıyla pazar sorunu yaşıyorlardı. Öyle ki, üretilen ürünler dünyanın tüm nüfusuna dağıtılsa bile, stoklar erimeyecek durumdaydı. Ama öte yandan milyonlarca insan açlıktan ölüyor, yine milyonlarcası yoksulluktan kırılıyordu. Sistem böyle işliyordu çünkü.

Dünya çapında bolluk ve açlık yan yana yaşanırken, en yüksek kar elde etme hırsı tekeller arası rekabeti artırmış ve emperyalizme bağımlı ülke halklarına daha ağır yaşam koşulları dayatılmıştır. Öte yandan, Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) dünyaya bela edildiğinde, yüksek üretimli bolluk yaşayacağımız, açlığın biteceği vaaz edilmişti. Oysa bir avuç zengin daha çok zenginleşirken, küçük üreticiler başta olmak üzere emekçiler daha da yoksullaştı, hastalıklar patlama yaptı. Toplumun en duyarlı ve bilinçli kesimlerinin bu yöndeki öngörüleri ve uyarıları, bugün daha net anlaşılmaktadır.

Tarım ve hayvancılık alanında yaşadığımız tüm sorunların kaynağı, uygulanmakta olan emperyalist program ve politikalar ile işbirlikçi tekelci burjuvazinin bu program ve politikalara, harfiyen uymakta son derece gönüllü olmasıdır.

 

Eski üretim biçimleri terk edildi

Kır nüfusu kentlere çekildi

‘90’lar ve 2000’ler dünyasının tüm emperyalist politika ve programları, dünyanın yeniden paylaşılması ve pay kapma temelinde yürütüldü. Bütün hazırlıklar, bir yandan enerji kaynaklarının, verimli su ve tarım alanlarının yeniden paylaşılması, diğer yandan bir tarım krizinde oluşacak felaketleri atlatma yönünde yapılıyordu. Başını ABD’nin çektiği Batılı emperyalistler, Ortadoğu ve Orta Asya’nın tarım ve hayvancılık alanına hâkim olmak için, Türkiye’ye üs olma rolü biçtiler. Uluslararası işbölümünde, tahılı ithal, sebze ve meyveyi ihraç eden bir ülke olması dayatıldı.

Elbette bütün bunlar, on yıllara dayanan baskı ve zorla, demokratik hak ve özgürlüklerin gasp edilmesiyle gerçekleşecekti. ‘80 sonrasında, halk hareketini kan ve gözyaşıyla bastırarak uygulamaya sokabildikleri yasa ve yaptırımlarla başarabildiler.

1980, tarım ve hayvancılık alanında da bir dönüm noktası oldu. 12 Eylül 1980’de tezgâhlanan askeri faşist rejimle uygulayabildikleri 24 Ocak Kararları ile, ihracata dayalı üretim ve tarımsal sanayileşme terkedildi. ANAP döneminde ise bir yandan tarım ve hayvancılık alanındaki kamu kurumlarının özelleştirilmesi başladı; tahıl, et ve canlı hayvan ithalatı serbest bırakıldı. Diğer taraftan Kürt halkına yönelik kirli savaşla birlikte köy yakmalar, yayla yasakları başladı. “Eski üretim yöntemlerinin koşullarını geriletmeye çalışma”sı, doğal olarak kır nüfusunun kentlere akmasına yol açtı ve toprakların kapitalistlerin elinde merkezileşmesini, toprakta tekelleşmeyi büyüttü. Özelleştirme, düşük taban fiyatı, destekleme politikalarının kaldırılması, faiz-borç-haciz soygunu, ürün bedel ve primlerin ödenmemesi, kota uygulaması ile Koç, Sabancı, Pınar, Süzer, Tikveşli gibi tekeller, karlarına kar kattı. Onlar zenginleştikçe kır işçilerinin, yoksul köylülerin hayat şartları her geçen gün kötüleşti, devasa bir işsizler ordusu oluştu.

İlk özelleştirmeler tarımsal alanda ‘85’lerden itibaren başlamıştı. ‘90’lı yıllar ise 2000’lere hazırlık olarak geçti ve hazırlık süreci toprakta tekelleşmenin büyümesine göre şekillendi. 24 Ocak kararlarına rahmet okutan 5 Nisan kararları ile (DYP-SHP koalisyon hükümeti ve Tansu Çiller’in başbakan olduğu 1994’de) tarım desteklerinde büyük düşüşler oldu, özelleştirmeler hızlandı. 2000’li yılların sonuna doğru tarımsal nüfus da iyice eridi.

AKP hükümeti, açılan bu yolu yeni yasalarla düzledi. Tarımsal nüfusun yüzde 8 oranına dek geriletilmesini isteyen emperyalistlerin dediği oldu. 2014 yılında, Büyükşehir Belediye Yasası ile “kırsal alan” tanımlamasında değişiklik yapıldı. Bazı ilçeler il oldu, bazı iller büyükşehir belediyesi haline geldi; kent sınırı büyükşehir belediyesi olarak belirlendi ve 16 bini aşkın köy, mahalleye dönüştürüldü. Buradan hareketle resmiyette tarım nüfus oranı yüzde 8 oldu. Tarımın kapitalist örgütlenmesi uzun bir süreç gerektirdiği için tarımsal kapitalizm süreci on yılları aldı. Dolayısıyla kır nüfusunun değişime uğraması da uzun yıllara yayıldı.

Cumhuriyet ilk kurulduğunda 13 milyonluk nüfusun yüzde 80’ini köylü nüfus oluşturuyordu. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, 1927 yılında yapılan nüfus sayımında, tarımsal nüfus yüzde 76 olarak saptanmıştı. 50’li yıllara dek bu oranda fazla değişiklik olmadı. 1950’lerden sonra tarımda makineleşmenin artışıyla paralel olarak tarımsal nüfus gerilemeye başladı. ‘70’lerin sonunda yüzde 65’e, 1985’te yüzde 47’ye dek düştü. Kırdan kente göç en fazla 1980-1985 ve 1992-1997 yılları arasında gerçekleşti.

Kapitalist sistemde yığınsal göçün genellikle tarımdaki değişim dönemlerine paralel olarak geliştiğini kanıtlayan bu durum, kır nüfusunu derinden sarsarak ilerledi. 2000’lerde de tarımdan geçinenlerin sayısında önemli gerilemeler oldu. 2000’lerin başından 2012 yılına dek geçen sürede, geçim kaynağı tarım alanları olan 7 milyon kişi bu alanları terk etmek zorunda kaldı ve böylece tarımsal istihdamda büyük düşüşler gerçekleştiği ortaya çıktı. 7 milyon kişinin yarısına yakını ise üretimden el çekti.

Öte yandan tarıma tekniğin girmesi küçük üretimi parçaladığından, küçük üreticinin toprağını koruması zaten mümkün değildi. Özellikle 1980’lerde artan küçük ölçekli üretimin çözülüş süreci, AKP hükümeti döneminde hız kazandı, buna paralel olarak gelişen kır işçilerin sayısında büyük artışlar oldu.

 

Tarım ve hayvancılığı bitiren yasalar

Tarımsal araziler ve ürünler ile hayvancılığı, emperyalist ve yerli işbirlikçilerinin elinde kar makinesine dönüştürecek olan bütün bir süreç, meclisten çok sayıda geçen kanunlarla örüldü.

Gıda Kanunu, Haziran 2004’te gıdaların denetimini Tarım Bakanlığı’na devretti. Kanun çıkmadan önce gıda denetimi hem Tarım hem de Sağlık Bakanlığı’nın sorumluluk alanındaydı. Gıda ile ilgili işletme ve işyerlerinde veteriner bulundurma zorunluluğu kaldırıldı. Bir yandan da borsa öncülüğünde “Sterilizasyon Sistemleri” ve AB’nin desteğiyle “Gıda Denetimi Laboratuvarları” kuruldu. İsteyenin at oynattığı, tekellerin kar hırsına terk edilen gıda güvenliği alanı, ucu ölümlere sebebiyet vermeye dek uzanan yolsuzluklar diyarına döndü. Zaten kötü giden halk sağlığı hiçe sayıldı.

Ürün depolama işi de tekellerin eline terk edildi. Şubat 2005’de kabul edilen Lisanslı Depoculuk Kanunu, ürün ihtisas borsalarının kurulmasının koşullarını yarattı. Depolar, anonim şirket olarak Ticaret ve Sanayi Bakanlığı’nın izniyle ve ancak büyük bir servete sahip olanlar tarafından kurulabildi. TMO’nun (Toprak Mahsulleri Ofisi) silolarını da lisanslı depo yaptılar. Önceden ürünlerini TMO’ya teslim edebilen küçük ve orta işletmeler bundan yoksun kaldı. Lisanslı depo olarak işlev görecek olan silolara ürün teslim etmek ve ürün karşılığında tutulacak olan senetlerin VOB’da (Vadeli İşlemler ve Opsiyon Borsası) işlem görmesi, hayli zahmetli ve pahalı bir işti. Lisanslı depolara verilen ürünlerin karşılığında alınan bu senetler olmadan, bankalar kredi de vermedi. Böylece lisanslı depoya ürün teslim edebilen büyük toprak sahipleri dışında tarımsal krediyi kimse alamadı.

2005 yılında, “Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu” ile “Tarım Sigortaları Kanunu” AB’ye uyum süreci için çıkarıldı. AB müzakereleri sürecinde, “küçük ölçekli işletmelerden oluşan ve parçalı toprak yapısını” ortadan kaldırmaya dönük uygulamalar görüşüldü. “Toprak Koruma” kanunu, “toprağın tapulaştırılması” kararını Tarım Bakanlığı’na devretmeyi içerdi. Kanunla birlikte toprakların sulu ve kuru tarım açısından, verimlilik vs. yönüne bakıldı; üretilecek ürünler bakımından durumu ve bölgelerde büyüklük derecelerinin belirlenmesi çalışmaları yapıldı. Arazilerin belirlenen “optimum büyüklük” dışında parçalanmayacağı; kimsenin miras vb. yoluyla küçük ölçekler şeklinde paylaşamayacağı karara bağlandı. Sadece yasada belirlenen ölçeğin geçerli büyüklük olacağı şeklinde bir düzenlemeye tabi tutuldu.

Ayrıca kanuna, emperyalist ve yerli holdinglerin, arazi mafyasının gasp ettiği topraklar için af getiren maddeler eklendi. Böylece tarımsal araziler üzerine yasadışı olarak kurulmuş olan fabrika ve sanayi işletmeleri veya başka amaçlarla izinsiz olarak kullanılan verimli tarım arazileri af kapsamına alındı. Dolayısıyla bu yasa, küçük ve orta köylünün topraklarını gasp etmenin yolunu açmış oldu. Topraklarına el konmuş küçük ve orta mülk sahiplerinin, yeni umut kapısı diye geldikleri şehirlerde ise, payına işsizlik, açlık, başına yıkılan gecekondu düştü…

“Tarım Sigortaları Kanunu” da büyük toprak sahiplerinin çıkarlarını gözetti. Hem devletten hem de üreticilerden alınan primler bir havuzda toplandı. Havuzda toplanan sermaye ile sigorta şirketleri ihya edildi. Emperyalist kuruluşlarla anlaşma da yapabilecek olan sigorta şirketleri, yaptıkları sözleşmenin üzerine çıkan zarar-ziyan olursa üreticilere ödeme yapmama garantisi de aldılar. Böylece zaten mal varlığını (ürünlerini) yüksek sigorta primi engeli nedeniyle sigortalayamayan yoksul ve orta köylüler, bir afet durumunda da yardım alamadı.

Öte yandan, Nisan 2006 yılında çıkarılan “Tarım Kanunu” ile tarım destekleri konusunda sınırlar çizildi. Küçük üreticilerle alay edercesine, destekler, Gayri Safi Milli Hâsıla’nın yüzde 1’i olarak açıklandı. Ancak yıllar içerisinde, kendi kanunlarında belirtilen yüzde 1’in yarısı kadar bile ödeme yapılmadı. Bu durumun üretimin düşmesine, üreticilerin iflasına yol açacağını biliyorlardı kuşkusuz.

“Tohumculuk Kanunu” ise, 2006 yılında Cargill ve Monsanto (Bayer Monsanto’yu satın aldı) gibi en büyük tarım tekellerinin emirlerine göre çıkarıldı. “Tohumcular Birliği” kuruldu ve tohumculukla ilgili tüm yetkiler Tohumcular Birliği’ne verildi. Tohumculuk piyasasının, büyük tekeller lehine denetim altında tutulmasına yol açan bütün işlemler tek elde merkezileştirildi ve tohum ithali tamamen yasal zemine oturtulmuş oldu. Aynı zamanda tekellere kendi laboratuvarlarında tohumları işlemden geçirme hakkı tanındı. Tohum tekelleri sertifikalı tohum adı altında kendi tohumlarını piyasaya sürebildi, ama küçük ve orta köylüye tohum ayırma yasağı getirildi. Böylece Cargill gibi tohum tekellerine mahkûm olan ve sağlığa zararlı ürünleri ekmek zorunda bırakılan, borç batağına sokulan, sonunda toprağını da kaptıran bir topluluk çıktı ortaya. (Bugün 266 milyon 766 bin 913 dekar olan toplam tarım alanının yaklaşık 40 milyon dekarı ipotek altında bulunuyor).

Belediye Kanunu (2004) ile büyükşehir belediyelerine istedikleri topraklar üzerinde yetki sahibi olma ve büyük rant elde etmede sınırsız haklar tanındı. (Bu yetki önceden Köy Hizmetleri’nde bulunuyordu). Vali yardımcılarının başkanlığında kurulan “Toprak Koruma Yerel Kurulu”, partilerin yerel il örgütleri ve Sivil Toplum Örgütleri (STÖ) dedikleri genel olarak kendi denetimlerinde bulunan kurumlardan oluştu. Bunun sonucu olaral yerel teşkilatların yolsuzluk dosyaları iyice kabardı. Binbir ayak oyunun döndüğü ihaleler yoluyla meralar talan edildi. (Bunun önü de 1998’de çıkan Mera Kanunu’nda değişiklik yapan 5178 ve 5334 sayılı kanunla açılmıştı.) Zorla boşaltılan köyler ve konulan mera yasakları ile Kürt illerinde hayvancılık yapılamaz oldu, genel bir yıkım yaşandı. Buna karşılık Saray Halı Yönetim Kurulu Başkanı Necati Kurmel’e, Koç Ata gibi holdinglere topraklar hibe edildi.

 

İnsanın yaşam kaynağı gıdaya ulaşılamıyor

TÜİK verilerine göre, toplam tarım alanlarında ürün yetişme oranı şöyleydi: Yüzde 41 hububat ürünleri, yüzde 11 meyve ve sebze, nadasa bırakılan tarım alanı yüzde 9, yüzde 39’unu ise çayır ve mera alanları oluşturuyor.

Ama 2001 yılından bu yana toplam tarım alanları, yüzde 8 oranında, işlenen tarım alanları da yüzde 12 oranında azaldı. Sadece 2010 sonrasında 28 milyon dekar tarım toprağı gasp edildi ve tarım dışı alanlarda kullanıldı. Böylece toprakların üçte biri, tarım alanı olmaktan çıkarıldı.

Dahası bu durum halen sürüyor ve buna paralel olarak ürün ekim işi eski haliyle yürümüyor artık. Emperyalist tarım tekelleri tarafından Türkiye’ye meyve ve sebzecilik rolü biçildiğinden beri, üreticilerin tahıl, pamuk vs. gibi stratejik ürünleri, belirlenenin ötesinde ekmesi yasak zaten. Örneğin tahıl (sadece buğday üretimi yüzde 22 azaldı) ve yağlı tohum ekiminde azalma olurken, meyve ve sebze ekiminde yarıdan fazla artış yaşanıyor. Bu artış en çok da Akdeniz Bölgesi’nde. Ama hububat, bakliyat gibi ürünlerin ekim işi yüzde 29 azaldı. Böylece neden en fazla Akdeniz Bölgesi’nde ekim alanlarının azaldığını (yüzde 16 oranında) anlıyoruz: Tahıl ekimi kısıtlandı, meyve ve sebze ekimi artırıldı…

Öte yandan, tahıl ekimi azalırken tahıl fiyatları da sürekli artıyor. Fiyat artışı, yem, tohum, mazot ve gübre gibi tarımsal girdi alanlarında yapılan aşırı zam ile doğrudan ilişkili yaşanıyor. Bu durum, domino etkisi yaratıyor ve beslenmedeki en temel ürünler olan et, süt, yumurta, yoğurt, sebze ve meyve gibi ürünlerin de fiyatlarının artmasına yol açıyor. Son on beş yıl içinde en temel bitkisel ve hayvansal ürünlerde fiyat artışı daha fazla yaşandığı için geniş kitleler bu ürünlere erişemiyor. Yoksulun sofrasından eksik olmayan ekmek, makarna, bulgur gibi ürünlerinde bile fiyat artışı fahiş boyutlara varıyor.

Son birkaç yıl içerisinde, sebze ve meyve fiyatları da olmadık şekilde arttı. Örneğin 2019 yılının ilk aylarında, işçi ve emekçilerin en fazla tükettiği ürünler olan patates ve soğan fiyatları fırladı. Domates, patlıcan, biber, ıspanak, pırasa, havuç gibi sebzelerin ve pek çok meyvenin fiyatları da el yaktı. Et ve süt ürünlerinin ise yanına bile yaklaşılamaz oldu. Uzun kuyrukların oluştuğu “Tanzim satış çadırları” kuruldu. Patates ve soğan ithal edilir hale geldi. Sayıları yaklaşık 20 milyon kadar olan ücretli çalışanların, gerileyen ücretleri de hızla eridi. 1 milyon 250 bin kadar tarım işçisinin ise zaten çok düşük olan günlük ücreti 50 liraya dek geriledi. Bir işi olanların arasında yoksullaşma ve açlık çekme oranı çok fazla yükseldi. İşsizlik ise katlanılmaz boyutlara ulaştı.

Öte yandan tarımda kullanılan GDO, hormon ve aşırı tarımsal zehirlerle insanlar zehirlenmeye başladılar. Türkiye’de önce gizli yapılıyordu bu üretim, sonrasında yasalaştırıldı. Tepkiler üzerine 2016 yılında kimi yasaklar getirildi. Ama bunun pratikte uygulanmadığı, ihraç edilen sebze ve meyveler iade edildiğinde anlaşılmıştı. Kaldı ki hükümet yasak koyduğu yalanını yaydığında bile, hayvanlar için ithal ettiği yemler aracılığıyla zehirlenmeye devam ediyordu. Bir yandan da yabani otlara karşı kullanılan ilaçların zehirlediği sebze ve meyveler soframıza taşınıyordu. Organik sebze ve meyveler ise, çok pahalı olduğu için yoksulun evine giremedi. Zaten organik tarım büyük kapitalist çiftliklerde yapılabildiği için, büyük toprak sahiplerinin tekelindeydi ve ürünleri fahiş fiyatlara satılıyordu.

Bütün bu göstergeler, ekonomik krizin tarım kriziyle iç içe geçtiğini ortaya koyuyor. Kriz, tarımı ve gıdayı sardığında etkileri çok uzun yıllar sürer ve köklü değişiklikler olmadığı sürece sarsıcı bir şekilde devam eder. Türkiye artık tarımı çökmüş ve tarımsal üretimi yetemez hale gelmiş bir ülke durumunda. Halkın karnını doyurması bile dışa bağımlı hale geldi. Tarihsel olarak topraklarında her dönem ürettiği buğday, nohut, pamuk gibi temel ürünleri bile ithal eder duruma düştü. Aynı zamanda tarımsal ve hayvansal ham maddeleri de ithal eden bir ülke konumunda. Gübre, tohum, ilaç gibi tarımsal girdileri satın alır hale geldi.

Bütün bu gelişmeler, her şeyden önce insanın yaşam kaynağı olan gıdaya ulaşmasını engelledi. Döviz fiyatlarındaki her yükselmede halkın boğazı daha fazla kısılırken, zenginin cebi doldu.

 

AKP döneminde hayvancılık da çöktü

Tarımın ithalata dayalı hale gelmesiyle küçük üretici artık hayvancılık da yapamıyor. Hayvancılık sektörünün yapı taşı olan “Et ve Balık Kurumu”nun sadece adı değil, içeriği de değişti. Şimdi et ithaliyle uğraşan ticari bir kurum durumunda. Oysa Et ve Balık Kurumu, Süt Endüstrisi Kurumu ve Yem Sanayi ile birlikte hayvancılık alanını geliştirmek için kurulmuştu. 13 milyonluk Türkiye’nin yüzde 80’inin köylerde yaşadığı ilk kuruluş yıllarında, tarım ve hayvancılık alanını destekleyen politikalar uygulandı. Hayvancılığın gelişmesi için yapılan devlet destekleri sonucunda, Ortadoğu’nun tüm ülkeleri için canlı hayvan, et ve süt ihracatı yapan bir ülke haline geldi Türkiye. Bu durum azalarak da olsa 1980 yılına dek sürdü.

‘80’li yıllar boyunca bu üç kurumdan devlet desteği çekilerek zarara uğratıldı, ‘90’lı yılardaki özelleştirmelere zemin hazırlandı ve ilk özelleştirmeler de hayvancılığın güçlü olduğu Kürt illerindeki işletmelerde gerçekleşti. Üretimi destekleyen kurumlar olarak doğan üç kurumun bütün işletmeleri satıldı, hibe edildi. Özelleştirmeler, 2000’lerde de devam etti ve tüm hayvancılık alanını kapsadı. AKP hükümeti, öylesine pervasız davrandı ki, neredeyse satılmadık işletme kalmadı. (Sadece Et ve Süt Kurumu, bütün işletmeleri satılıp geriye 8 işletmesi kaldığında, et ithalatını organize eden bir kurum olarak özelleştirme kapsamından çıkarıldı.) 2005 sonrası artan yıkım süreci üretemeyen küçük ve orta köylü yarattı ve onlar da hayvancılık alanını terk edip göç etmek zorunda kaldılar.

Türkiye artık sadece ürün ithal eden bir ülke değil; üretim için kullanılan hammaddeyi de ithal ediyor. Sürmekte olan program ve uygulamalar sonucu hayvan sayısı yarıdan fazla düşmüştür ve giderek de azalmaktadır. Bugün artık marketler dahil her yerde ithal et satılmaktadır ve alış fiyatı iddia edildiği gibi ucuz da değildir. Kaldı ki ucuz olsa bile buna aldanmamak gerekir, çünkü emperyalist tekellere mahkûm kalmanın ucu, açlıkla yüz yüze kalmaya dek varır. Az veya tek yanlı yapılan üretim, iç talepteki ihtiyacın karşılanamamasını ve alım gücünün düşmesini, dolayısıyla ürün satımını da engelleyecektir.

Meraların büyük tekellere satılarak mera olmaktan çıkarılması ve amaç dışı kullanılması veya hayvanını otlatanlara yasak getirilmesi, hayvancılık ile uğraşan yoksul ve orta köylünün tasfiyesini de beraberinde getirdi. Özellikle de Kürt illerinde. Örneğin 2004’lerde Kürt illerinde hayvancılığın tarımdaki payı yüzde 73’lerdeydi. Ancak meraları ellerinden alınanların hayvancılık yapması mümkün değildi ve gerek kaçak et satışı gerekse ithal et uygulaması, hayvancılık yapanları göçe zorlamıştı.

Bu durum pek çok faktörle birleşerek devam edince, hayvancılıkla uğraşanların sayısı hızla düşmüştür. Ziraat Bankası’ndan kredi almak için bile yeni ahır yapma şartı vardır örneğin. Daha sağlıklı ve tasarruflu olan mandıra sistemi ile değil, yeni tip ahırlarda (kapalı alanda) hayvancılık yapılması dayatılmıştır. Meraların doğal ortamında değil, ithal edilen GDO’lu yemlerle “beslenen” besi hayvanlarından yüksek miktarda süt ve et alarak büyük karlar elde etmek demek olan bu uygulama, yoksul ve orta köylünün yapabileceği sınırların ötesindedir.

Özelleştirmeler, meraların yok edilmesi, ithalata dayalı hayvancılık, yem dâhil girdi fiyatlarının artışı, emperyalistlerin dayattığı sözleşmeli hayvancılık modeline geçiş yapılması, üreticinin ödeyemez hale gelmesine neden oldu ve hayvancılık alanı da çöktü.

 

Kooperatifleşme alternatif olabilir mi?

Emperyalist tekeller 2000’lerin başında kendi çıkarlarına hizmet edecek merkezileştirilmiş kooperatifleri dayattı Türkiye’ye. Kooperatiflerin kamusal yanını yok edip tekelci bir karaktere bürünmesi için önlemler almasını istediler. Öncelikle “Tarım Satış Kooperatifleri ve Birlikleri”nin (TSKB) yeniden yapılandırılması için yeni yasalar çıkarmasını istediler hükümetten. “TSKB’lerin yeniden yapılandırılması özelleştirmeler kadar önemlidir” diyorlardı.

O dönemin hükümeti de emre amade hemen harekete geçti ve 16 Haziran 2000 yılında “TSKB’lerin Yeniden Yapılandırılması Kanunu”nu meclisten geçirdi. Bu kapsamda “Yeniden Yapılandırma Kurulu” oluşturuldu. Cumhuriyet döneminde devlet kapitalizmini geliştirmek için -ilki 1934’de- kurulan kooperatifleri değiştirmek için kollar sıvandı.

Kooperatif ve birlikler kapsamındaki arazi ve fabrikaların özelleştirilmesi, “TSKB’lerin Yeniden Yapılandırılması” yasasından sonra gerçekleşti. Bunun için dört yıllık bir geçiş süreci öngördüler. Tariş, Trakya, Marmara, Fiskobirlik gibi birlikler de dahil olmak üzere tüm kooperatif ve birliklerin elinde bulunan arsa, fabrika ve tesisler satıldı. Milyonlarca işçi, tarım makine imalatçısı ve tamircisi işten atıldı.

Emperyalist tekellerin ve işbirlikçi yerli tekellerin emirlerini, AKP hükümeti büyük bir iştahla yerine getirmiştir. O dönem başbakan olan Erdoğan, “devlete yük olan eski tip kooperatiflerin öldüğü” teranesini yaymaya başladı. Tarım ve hayvancılık programlarının yaşam bulması için -her saldırı öncesi yaptıkları gibi- tarım ve hayvancılık alanının “kara delik” olduğu, “ülke geleceğini ve zenginliğini yuttuğu” demagojileriyle, kitlelerin bilinci yoğun bir bombardımana tutuldu. Ortadoğu’nun en büyük tesislerine sahip ÇUKOBİRLİK de dâhil olmak üzere, tüm işletme ve tesisler, topraklar ve fabrikalar, öngördükleri gibi 2004 yılına dek özelleştirildi. Sanayi alanından da çıkarılan birlik ve kooperatifler, elde ettikleri ürünleri, hem de ham haliyle emperyalist tekellere sattılar. Böylelikle tarımsal girdilerin hammaddelerini bile emperyalistlerden satın almanın yolu düzlenmiş oldu.

Aynı yasa kapsamında, köylüleri Ziraat Bankası’ndan aldığı kredilerle borçlandıran Tarım Satış Kooperatifleri’nin banka olma görevi ile donatılması da vardı. Ziraat Bankası dışında Tarım Satış Kooperatifleri de banka işlevine sahip oldu ve birlikler bu çatı altında birleştirildi.

Özünde ücretli emek sömürücüsü durumunda olan tarım kooperatif ve birlikleri içerisinde küçük ve orta mülk sahibi üretici sayısı azımsamayacak kadar çoktu. Örneğin TARİŞ içerisinde binlerce küçük ortak bulunuyordu ve onların toprakları gasp edilmiş oldu. Bu uygulamalar sonucu elinde-avucunda ne varsa her şeyini kaybeden binlerce insan, iş-aş umuduyla kentlere göç etmek zorunda kaldı.

Kooperatiflerin “avantajlarından” yaralanmak, küçük ve orta mülk sahibi üreticiler için olağandır. Ancak onlar, işleyişin doğası gereği topraklarını kaybedecek ve kooperatifin dışında kalacaklardır. Toprağın yoğunlaşması ve merkezileşmesi koşullarında dönen çark, büyük toprak sahiplerinin lehine işleyecek ve küçük ölçekli üretimi öğütecekti. Sonuçta küçük mülk sahipleri, sermayenin istediği zeminden dışarı çıkamaz.

Kooperatifler, dünya topraklarında hegemonya kuran tekellerin hizmetindedir ve büyük ölçekli tarım yapmaktadır. İçinde yer alan binlerce küçük mülk sahibi ise büyük ölçekli tarım yapan büyük toprak sahipleri tarafından sömürülmektedir. Bu durumda kooperatiflerin ilk doğduğu yıllardaki işlevi çoktan kaybolmuştur. Ancak burjuvazi bir sömürme biçimi olarak kooperatif tarzı örgütlenmelere her zaman ihtiyaç duymuştur ve ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde yeni biçimler vererek var olmasını çıkarlarına uygun görmüştür.

Yakın zamanda AKP hükümeti tarımda yeni projelerden bahsetti. Bütün kooperatiflerin birleştirilmesi gerektiğini dillendirildi. “Küçük aile işletmesi” dedikleri küçük mülk sahiplerinin kooperatif ve birliklerdeki oranının yüzde 80’lere vardığı söylendi ve bunların birleştirilmesi gerektiği ifade edildi. Tarım ve Orman Bakanlığı’na bağlı “milli birlik kooperatifleri” kurmayı, dahası bütün tarımsal yapının bağlı olduğu ve “üst birlik” dedikleri bir “holding örgütlenmesini” hedefledikleri çıktı ortaya.

Bütün bu gelişmelere, alternatif kooperatifleşme ile karşı koymak mümkün müdür? Her şeyden önce, sermayenin merkezileşmesi ve yoğunlaşması karşısında “demokratik ve komünal temelde yapılacak olan kooperatifleşme” alternatif olabilir mi? Dahası sömürü alanlarının tümünde gerçekleştirilecek bir alternatif kooperatifleşme ile aşırı karın ve toprakta tekelleşmenin önüne geçilerek kapitalizmin sonu getirilebilir mi? Kooperatifler kurup sayılarını çoğaltıp yaygınlaştırırsak sosyalizm mi gelecektir? Ya da kooperatif kurarak devletin kooperatif plan ve programlarına alternatif oluşumlar yaratmış olur muyuz?

 

Koşulları düzeltmeden gerçek kurtuluş hayaldir

Küçük ve orta köylünün mülklerine zorla el konmasına karşı koymak mutlaka gereklidir. Tarım arazilerinin, ormanların, meraların, hatta derelerin talan edilmesinin önüne dikilmek şarttır. Tarıma ve hayvancılığa devlet desteği istemek ve bol üretim gerçekleştirip açlık ve sefalete karşı durmak da aynı şekilde gereklidir. Yoğun sömürüye dayanan çalışma şartları düzeltilmeden nefes bile alınamaz. Bugün kır işçi ve emekçilerinin yaşam koşulları çok ağırlaşmıştır. Sayıları bir milyona yakın tarım işçisi son derece düşük günlük ücret almakta ve yüzde 90’dan fazlası sigortasız çalışmaktadır.

Tarım ve hayvancılık alanlarında makineleşme, tekniğin kullanımı ve dolayısıyla bol üretim elbette gereklidir. Ancak bu dışa bağımlılığı, köylülerin topraklarına el koymayı, devlet desteğini çekip ülkeyi tarım tekellerinin insafına terk etmeyi ve halkı açlık ve sefalete itmeyi gerektirmez. Ne var ki, kapitalist-emperyalist sistemde bunun mümkünü yoktur. Ama bu gerçek, mücadele edilmeden nihai kurtuluşu beklemek anlamına da gelmez. Aksine kendi talepleri için mücadele etmeyen hiçbir sınıf ve katmanın geleceğini kurtarma şansı yoktur. Kır yoksulları da taleplerinin gerçekleşmesi için her koşulda mücadelesini sürdürmelidir. Yaşam koşullarını düzeltmek için verilen mücadele, bilinç sıçraması yaratacak, gerçek kurtuluşun da yolunu açacaktır.

Dünyada işçi sınıfının dayanışma örgütleri olarak kurulan ilk kooperatifler, Türkiye’de de Cumhuriyet sonrasında devlet kapitalizminin geliştirilmesi amacıyla kurulmuş ve uzun bir süre emekçi halk kitleleri kırıntılar şeklinde de olsa bundan yararlanmıştı. Özellikle ‘60’lı yıllardan sonra yaygınlaşmış, tarımsal alandaki ilk örnekleri diğer alanlara da yansımıştı. Bir örgütlenme biçimi olarak da yoksul kent ve kır emekçileri arasında revaçtaydı. Bu yönlerinden dolayı çok fazla sayıda kooperatif kuruldu. Burjuvazinin de kitleler üzerinde kontrol mekanizması ve sömürü aracı oldu. Düzen partileri açısından da oy deposu olarak görüldü.

Özellikle İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrasında dünyada demokratik hak ve özgürlüklerden yana esen rüzgârların etkisiyle bizde de yaygın kullanılan kooperatiflerin ilk yıllardaki “komünal” içeriği, bugün artık yok olmuştur.

Bazı rakamlar Türkiye’de 50 bine yakın kooperatif olduğunu söylüyor. (80 binin üzerinde olduğunu söyleyenler de var). Bunun yüzde 30’unun tarımsal kooperatif olduğu ifade ediliyor. Kooperatiflerin ortaklarının milyonlarca olduğu dile getiriliyor. Kesin olan şudur ki, çok fazla ve yaygın bir kooperatif ağı vardır, fakat bu ağdan asıl yararlanan büyük sermaye sahipleridir. Yapı ve konut, ulaşım, tüketim, enerji, tarım vs. alanlarda kurulmuşlardır ve sermayenin çıkarları yasalarla da korunmuştur.

Fakat dünyada komünal ilişkileri içeren dayanışma kooperatifleri bulunmaktadır. Filmlere de konu olan Amerika’daki PSFC (Park Slope Food Coop) gıda kooperatifi bunlardan biridir. Tüketicilerin aracı kurumlardan arınarak doğrudan üreticilerden getirilen ürünleri almasını sağlayan bir gıda kooperatifi olarak ve aynı zamanda ortaklarına ayda bir kez üç saate yakın çalışma zorunluluğu getirmesi açısından dikkate değer bir kurumdur PSFC. Çalışma zorunluluğu, bir anlamda üyelik hakkı gibi bir işleyişi içeriyor ve çalışmayanın veya nöbete kalmayanın, oldukça tasarruflu olan alışveriş hakkını kaybediyor olması da, onun uzun süre ayakta kalmasını sağlıyor. Ya da Şili’de ‘Kendi Evini Kendin Yap Kooperatifi’nde olduğu gibi yapımında çalışma şartıyla, ev sahibi olma benzeri girişimler görülüyor.

Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de dayanışma amacıyla kurulan kooperatifler var. Bu kooperatifler, üreten ile tüketenler arasına giren aracı kurumlar nedeniyle fiyatları çok yükselen sebze ve meyveleri, bal-et-peynir gibi hayvansal ürünleri, aracıların kaldırılarak satın alınmasını sağlayan kurumlar olarak elbette değerlendirilebilir. Daha çok tüketim kooperatifleri olan ve halkın da benimsediği bu kurumlar aracılığıyla, ucuz, temiz, kaynağı bilinip güven duyulan bitkisel ve hayvansal ürünler soframıza girmektedir. Bunlar resmi uygulamalar nedeniyle güçlükle kurulmuş olsalar da, gönüllülüğe dayanan ve bizzat bu gönüllü ortakların yönetiminde olan kooperatiflerdir. Özellikle belediyelerin uğraşlarıyla kurulan Dersim, Dersim-Ovacık, İstanbul-Sefaköy, İstanbul-Kadıköy, Antakya, Adana, Mersin, Diyarbakır, Kars, İzmir, Artvin-Hopa, Soma-Yırca, Dikili gibi örnekler halkın sempatisini kazanmıştır.

Bunların en bilineni, önce Dersim Ovacık, sonra Dersim’de devrimcilerin önderliğinde kurulan ve kitlelerin gönüllü birlikteliğine dayanan kooperatifleşmedir. Yukarıda sözü geçen kooperatiflerle de ilişki kurup birlikte çalışmakta, ürettikleri ürünleri birbirlerine gönderip satış yapmaktadırlar. Ayrıca ülke genelinde çoğalmak için dayanışma içindedirler. Elde edilen gelirler de öğrencilere burs olarak verilmekte ve kooperatiflerin ihtiyaçları giderilmektedir.

Ucuz ve güvenli gıdaya ulaşma çabaları, yardımlaşma araçları olarak görebileceğimiz bu türden örnekler, bir örgütlenme biçimi olarak da değerlendirilebilecek yapılanmalardır.

Fakat bunlar ne temel örgütlenme araçlarıdır ne de kırdan kente göçü engelleme rolü biçilebilir. Yenilenebilir Enerji Kooperatifleri için de aynı şey söz konusudur. Kırdan kente göçü önlemesi mümkün değildir. Ya da tekelleşmeyi önleyip sermayenin tabana yayılması gibi bir olanağa sahip olamaz.

Zor yolu ile kapitalist sistem kökten yıkılmadığı sürece toplumsal gelişim geriye doğru durdurulamaz. Çünkü kapitalist sistemde eski üretim biçimleri doğallığında zayıflar ve yok olur. Teknolojik gelişmeler sonucu küçük mülkiyetin yutulması ile göç olgusu kaçınılmazdır. Toplumsal ilerlemede, küçük mülk sahipliği geçmişte kalmıştır ve kapitalist ekonominin gücü karşısında gelişip güçlenme şansı yoktur. Kooperatif örgütlenmeler içinde bir araya gelenlerin en fazla yapabilecekleri şey, büyük ortakların ayrıcalıklı haklara sahip olmasını önlemek ve eşit haklar için mücadele etmeleri olur.

* * *

Sermayenin çıkarları kitlelerin azgın bir sömürüye tabi tutulmasını gerektiriyor. Dünyada yaşanan tarım krizi de düşünüldüğünde, yoksulluk ve açlık çeken insanların sayısının daha da artacağını öngörmek zor değil. Mücadelenin esası, ağır sömürüyle birlikte artan yoksullaşmanın nedenlerinin kavranması; sömürüyü ortadan kaldırmak için, kent ve kır yoksullarının, kent ve kır işçileriyle birlikte savaşması üzerine kurulmalıdır. Sistemi kökten değiştirmeye dönük bir mücadele ağı örülmediği sürece, insanlığı bekleyen kara bir tablodur.

Emperyalistler ve işbirlikçi tekelci burjuvazi, bugüne dek planladıklarını kuşkusuz düz bir çizgide gerçekleştiremedi. Kitlelerin gücü karşısında duramayıp uygulamayı düşündüğü programlarda geri kaldığı oldu. İşçi ve emekçilerin en bilinçli kesimleri ağır sömürü karşısında sessiz kalmadı çünkü. Ağır bedeller uğruna teslimiyeti kabul etmedi ve bulduğu her fırsatta başını doğrultmaya çalıştı. Kitleler arasında mücadele isteği bütünüyle yok olmadı. Dolayısıyla işçi ve emekçilerin en ileri kesimleri önderlik boşluğunu doldurduğunda, halkın gücü, ülkenin ve dünyanın “kaderini” mutlaka değiştirecektir.

Bunlara da bakabilirsiniz

Dünyada ülkede SİSTEM ÇATIRDIYOR!

Son günlerde hem dünyada hem ülkemizde olağanüstü gelişmeler yaşanıyor. Her zamankinden çok farklı yaşanan ABD …

AKP’li yıllarda KÜRT SORUNU-I

Elimize posta kanalıyla ulaşan TİKB(B) 6. Konferans Belgeleri’nden bir bölümü, güncel ve tarihsel öneminden dolayı …

Damat’ın istifasının ekonomi politiği

Ekonomik krizin geldiği boyut, artık siyasi dengeleri de daha fazla sarsıyor. “Yönetenlerin eskisi gibi yönetemedikleri” …