AKP-MHP bloku çözülüyor SALDIRGANLIK ARTIYOR!

Son aylarda AKP-MHP faşist blokunun saldırganlığı, sınır tanımaz ve pervasız bir hal aldı. Öyle bir noktaya geldi ki, mafya liderleri devlet adına konuşur oldu; devleti temsil edenler ise, mafya gibi davranmaya başladı. Giderek daha açık bir çete görünümüne büründü. Üstelik lümpen-kabadayı bir üslupla iyice düşkünleşip çirkinleşerek…

Bu faşist-gerici blok, kitle desteğini yitirdikçe, sırtlarını dayadıkları emperyalistlerin desteklerini çekme riski arttıkça, halkı korkutup sindirmek, muhalif tüm güçleri kıpırdamaz hale getirmek için daha fazla saldırganlaşıyor. Baskı ve şiddet dışında ayakta duramıyorlar. Geldikleri noktada esneme imkanları da kalmadı. Hatta bayat demagojiler, “milli-yerli” retoriği de tutmuyor artık. Pandemiyle birlikte iyice derinleşen ekonomik kriz, işsizlik ve açlık tehlikesini her şeyin üzerine çıkardı. Halkın sefaleti artarken sarayın bitmeyen şatafatı, daha fazla batmaya başladı. AKP-MHP tabanındaki erime, süreklileşti; ne yapsalar durduramaz hale geldi.

Bütün bunlar kendi içlerindeki çatlakları da büyütüyor. Her güç kaybeden, geriye giden yönetimlerin yaşandığı gibi iç çelişkileri artıyor, kopuşların ardı arkası kesilmiyor. AKP içinden son bir yılda iki ayrı parti çıktı; MHP zaten bölünmüştü ve kitlesini büyük oranda İYİP’e kaptırdı. Yanı sıra her iki partinin “ağır topları” ya tasfiye oldu, ya da kendileri çekildiler. İçteki bu çözülme sürerken, birbirleriyle ilişkileri de bozulmaya başladı. AKP’yi ve Erdoğan’ı kendisine muhtaç hale getiren Bahçeli, her kritik aşamada bunu kullanıyor. Son olarak Çakıcı üzerinden Kılıçdaroğlu’na yapılan tehdit, Bahçeli’nin Erdoğan’a tehdidiydi aynı zamanda. Ve Erdoğan, buna boyuneğdi, Bülent Arınç gibi, yanında son kalan “eski dava arkadaşları”ndan birini daha harcadı. Bu durum hem Erdoğan’ın “karizması”nı sarsıyor, etrafını boşaltıp yalnızlaştırıyor; hem de AKP içindeki hoşnutsuzluğu arttırıyor. Artan saldırganlığın bir yönünü de, içte artan bu hoşnutsuzluğu ve çözülmeyi durdurma gayreti oluşturuyor.

Ancak öyle bir açmaz içindeler ki, kitle desteğini yitirdikçe içteki-dıştaki muhalefeti daha fazla korkutarak bastırmaya çabalıyorlar; fakat bu çabaları, varolan erimeyi hızlandırmaktan, çatlakları büyütmekten başka bir işe yaramıyor. AKP’nin biraz soluklanmak için ortaya attığı “ekonomik ve hukuksal reform” balonu da ellerinde patladı. Hem MHP’yle çelişkilerini arttırdı, hem de kitleleri kandırmayı-yatıştırmayı başaramadı.

 

“Reform” dedikleri…

Pandemiyle birlikte artan ekonomik kriz, açlık ve ölüm tehlikesi, Erdoğan’ın yüzüne karşı haykırılan bir kerteye ulaştı. Dövizin durdurulamayan yükselişi, ekonomik darboğazı daha fazla sıkmaya başladı. Üstelik ABD seçimlerinde Erdoğan’ın “kanka”sı Trump yenilmiş, Türkiye’de muhalefeti destekleyeceğini söyleyen Biden kazanmıştı. AB’yi oluşturan ülkelerin Erdoğan’a dönük eleştirileri artmış, AB’nin ve ABD’nin yaptırım tehlikesi kapıya dayanmıştı.

İçteki ve dıştaki bu sıkışma, Erdoğan’ı yeni hamlelere itti. Damat Berat Albayrak’ı harcama pahasına “at değiştirmek” zorunda kaldı. Yaşanan ekonomik sorunları damatın üzerine yıkarak, bitmeyen “yeni bir sayfa”larından birini daha açtı. Yeniden AB’ye methiyeler dizmeye, “ekonomik ve hukuksal reform”dan dem vurmaya başladı.

“Ekonomik reform” adına ilk yapılan, ekonomi bürokrasisini değiştirmek oldu; Merkez Bankası ve Hazine Bakanlığı eski AKP’li bakanlara devredildi. Erdoğan’ın “faiz neden-enflasyon sonuç” nakaratı yerle bir edildi; faizler önce yüzde 5 sonra yüzde 2 artarak yüzde 17’ye çıkarıldı. Katar Emiri’ne İstanbul Borsası’nın bir kısmı satıldı. Yurtdışından getirilen dövizle ilgili hiçbir sorun çıkartılmayacağı yinelenerek kara paralarını aklamak isteyen uyuşturucu baronlarına çağrılar yapıldı vb…

Bütün bunların sonucunda dövizi biraz geriye çekmeyi ve resmi enflasyonu yüzde 12’lerde göstermeyi başardılar. Böylece asgari ücret başta olmak üzere işçi-memur-emekli yoksul kesimlerin ücretlerini düşük tutmanın zemini de hazırlamış oldular.

“Hukuksal reform” adına ise, söylenen tek şey “Anayasa mahkemesinin kararlarına uyulacağı” oldu. Adalet kurumunun başındaki Adalet Bakanı, ülkedeki adaletsizlikten yakınıyordu. Oysa zaten anayasada AYM kararlarının bağlayıcı olduğu yazılıydı. Ama işlerine gelmeyen her kararda “AYM’yi de kararlarını da tanımıyorum” diyen bir cumhurbaşkanı ve AYM kararlarını bozan alt mahkemeler vardı. Dahası Bahçeli, “AYM’nin yeni sisteme uygun hale getirilmesi”ni istemişti. Kanun-kurum tanımama, sonra onları istediği gibi eğip-bükme, bu blokun yönetim tarzı olmuştu zaten. Hem de bu kurumların üyelerinin neredeyse hepsini kendileri atadıkları halde…

“Hukuk reformu” söylemlerinin arttığı bir dönemde Demirtaş’tan Kavala’ya hukuk-dışı bir çok uygulamanın altında imzası olan İstanbul Cumhuriyet Savcısı İrfan Fidan’ı önce Yargıtay üyesi yaptılar, ardından oradaki koltuğuna oturmadan Anayasa Mahkemesi üyeliğine seçtirdiler. Her tür yasa ve kurala takla attırarak ve AYM’ye aday diğer Yargıtay üyelerini bir biçimde sindirerek…

Aynı günlerde AHİM’in Demirtaş’la ilgili aldığı tahliye kararını da bizzat Erdoğan’ın ağzından tanımayacaklarını bildirdiler. Erdoğan daha önce de Demirtaş’la ilgili AHİM kararı için “bir yolunu buluruz, karşı hamlemizi yaparız” demişti. “Karşı hamle” olarak 6-7 Ekim olaylarından davalar açtılar. Ve daha kendi yargılarının bile kararını beklemeden “terörist” ilan ettiler. MİT tırlarını deşifre ettiği için gazeteci Can Dündar’a 27 yıl gibi ağır bir hapis cezası verdiler.

Bunlarla da bitmedi. Sallanan koltuklarını sağlama alabilmek için yeni saldırı yasaları hazırlıyorlar. HDP’li belediyelerden sonra İçişleri Bakanlığı’na dernek ve vakıflara kayyum atama yetkisi veriliyor. Böylece ele geçiremedikleri kitle örgütlerine kayyum atayacaklar. Keza “terörist” ilan ettikleri kişi ve kurumların mallarına-mülklerine el koyabilecekler.

Zaten kendilerine karşı duran herkese kolayca “terörist” yaftasını yapıştırıyorlar. Cezaevlerinde çıplak arama uygulamasını meclise taşıyan HDP milletvekili Gergerlioğlu için de Süleyman Soylu “terörist” dedi. AKP sözcülerinden Özlem Zengin, “Gergerlioğlu meclisi terörize ediyor, Türkiye’de çıplak arama yok!” diye ekledi.

Erdoğan’ın “hukuk reformu”ndan sözettiği günlerde yapılanlar, önceki dönemleri aratacak cinstendir. Nazi polisleriyle aynı tarzda yüzlerce ev baskını ve tutuklama yapıldı. Bahçeli HDP’nin kapatılmasını istedi. Gazeteci Yılmaz Özdil ile Cüneyt Akman, meteorolojinin “yağmur geliyor” raporunun ardından Diyanet’in “yağmur duası”na çıkma sahtekarlığından sözettikleri için haklarında dava açıldı. Keza Diyarbakır’da köylüler, elektrik kesintisine karşı “elektrik duası”na çıkınca, onlar hakkında da dava açıldı. Diyaneti teşhir etmek ya da inanmadığını söylemek suçtu! Bu arada ağza alınmayacak küfürlerle Kılıçdaroğlu’nu ölümle tehdit eden Çakıcı’yla ilgili hiçbir soruşturma açılmadı, CHP’nin suç duyurusuna rağmen Çakıcı bir ayı aşkın süre “bulunamadı.”

Bir twit atanın bile gece yarısı ev baskınlarıyla gözaltına alındığı bu ülkede, ana-muhalefet partisinin liderini ölümle tehdit eden bir mafya lideri hakkında dava açılamıyor. Ve bütün bunlar “hukuk reformu”ndan dem vurulduğu günlerde gerçekleşiyor. Onun içindir ki, “reform” sözüne gülüp geçiliyor; hatta “reform diyorlarsa, yeni saldırı dalgası gelecektir” endişesi dile getiriliyor.

 

Muhalefeti bölme çabası

AKP-MHP blokunun ayakta kalma çabası, bir yandan da muhalefet partilerinin içini karıştırma, onları bölüp parçalama girişimleri sürüyor. Hem muhalefetin bir blok olarak karşılarına dikilmelerini önlemek, hem de tek tek güçlenmelerine izin vermemek için ellerinden geleni yapıyorlar.

İYİ Parti’yi Ümit Özdağ ile yıpratmaya çalıştılar. MHP’den İYİP’e kayan milliyetçi kesimleri durdurabilmek için İYİP’in HDP ile gizli anayasa çalışmaları yaptığını söylediler. Zaten uzun bir süredir HDP’yi düşmanlaştırma ve diğer muhalif partilerle HDP’nin biraraya gelmesini engelleme çabaları sürüyordu. İstanbul Belediyesi’ni CHP’ye kaptırmalarında HDP’nin rolü ortadaydı. CHP ve İYİP’in “millet ittifakı”na HDP’nin katılması, AKP-MHP blokunun oy kaybını daha da arttıracaktı. Ümit Özdağ aracılığıyla milliyetçi-şoven kesimleri kışkırttılar, fakat pek başarılı olamadılar. Özdağ, bir milletvekiliyle birlikte İYİP’ten ayrıldı.

CHP’yi ise Muharrem İnce ve Mustafa Sarıgül ile bölmeye çalıştılar. İnce, “Memleket Hareketi” adıyla bir ülke turuna çıkacağını duyurdu. Fakat bu tur bir-kaç ille sınırlı kaldı, gerisi gelmedi. Çünkü Muharrem İnce’ye CHP tabanında bir ilgi, katılım yoktu. Aksine cumhurbaşkanlığı seçiminde önceden esip gürlemiş, umut ve beklentiyi arttırmış ama seçim gecesi “adam kazandı” mesajıyla sırra kadem basmıştı. Kitleler bu aldatılışı, yalnız bırakılışı unutmuyordu. Mustafa Sarıgül ise, yeniden aday gösterilmeyince DSP’ye geçmiş ve Şişli’de DSP adayı olarak CHP’nin karşısına dikilmişti. Öncesinde de oğlu aracılığıyla Şişli Belediyesi’ni karıştırması tepkilere yol açmıştı. Sarıgül’ün uzun süredir varlığını sürdüren “Değişim Hareketi” geçtiğimiz günlerde partileşti. Fakat ne Sarıgül, ne de İnce, CHP tabanında bir heyecan, bir dalga yaratabilmiş değiller.

HDP’yi ise, zaten uzun süredir “terörist” olarak damgalayıp hareketsiz bıraktılar. Neredeyse kazandığı bütün belediyelere kayyum atandı, belediye başkanları, meclis üyeleri tutuklandı; milletvekillerinin dokunulmazlıkları kaldırıldı, bir kısmı tutuklandı; binaları sürekli basılıyor ve üyeleri gözaltına alınıp tutuklanıyor. Başını Vatan Partisi’nin çektiği “HDP’nin kapatılsın” kampanyası, Bahçeli’nin de desteğiyle iyice ısıtıldı.

Sadece bölüp-parçalama girişimleriyle değil; HDP’li belediyeleri kayyumla, CHP’li belediyeleri ise iş yapamaz hale getirerek kitlelerle bağlarını koparmaya çalışıyor. Demirtaş’ı 4 yıldır içeride rehin tutarken, Kılıçdaroğlu’na linç girişiminden ölümle tehdidine çeşitli operasyonlar düzenliyor. CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu başta olmak üzere öne çıkan isimleri hakkında davalar açıyor vb…

AKP-MHP gerici-faşist blokunun muhalefeti dağınık ve güçsüz tutmak için her yolu denediği ortada. Fakat bunun karşısında muhalefet partilerinin de AKP ve MHP’yi teşhir etmek dışında yaptıkları bir şey yok. Son bütçe görüşmelerinde bu faaliyeti bir vites daha arttırdılar. Sarayın lüks harcamalarını ya da “Beşli çete” denilen inşaat şirketlerinin karlarını anlatıp durdular. Ancak yıllardır tazminatlarını alamayan maden işçilerinin, traktörlerine icra gelen üreticinin, kepenk kapatmak zorunda kalan esnafın, zeytinlikleri kesilen köylünün direnişlerinde yer almıyorlar. Halkın her kesiminde oluşan tepkinin eylemlere dökülmesini ve büyümesini istemiyorlar. Öyle ki, kendilerine dönük ağır saldırılara karşı bile (mesela Kılıçdaroğlu’na dönük linç girişimi ya da HDP belediyelerine kayyum atanması gibi) doğru düzgün bir tepki göstermiyorlar.

Üstelik “yeni sistem”le birlikte zaten sınırlı olan gücünü iyice kaybeden parlamentoda kalmaya devam ediyor, böylece bu yönetimi meşrulaştırıyorlar. Özellikle dış politikada, Libya’ya asker göndermekten, Suriye’nin işgaline kadar yayılmacı politikalarına CHP ve İYİP’in onay verdiklerini, meclise getirilen tezkerelere imza attıklarını biliyoruz. Son olarak 2021 yılının “İstiklal marşı yılı” ilan edilmesi, HDP dahil tüm partilerin onayıyla gerçekleşti.

AKP bunca yıpranmışlığa rağmen 18 yıl işbaşında kalabilmeyi, asıl olarak böyle bir muhalefete borçludur.

 

Erken seçim çağrıları

Muhalefetin son dönemdeki çağrısı, “erken seçim”dir. Esasında hem dıştaki gelişmeler, hem içeride artan tepkiler, AKP’yi erken seçime zorlamaktadır. Oy kaybının istikrarlı bir şekilde sürdüğü koşullarda AKP-MHP bloku için de erken seçim tek çare görünmektedir. 2021 yılında seçim olasılığı çok güçlüdür.

Ne var ki, bu seçimlerin kitlelerin derdine ne kadar çare olacağı meçhuldür. Dahası, AKP’nin seçim oyunlarına, hilelerine, seçim sonrası çamura yatmalarına bu muhalefetin ne kadar direneceği bile şüphelidir. Son olarak bütçe görüşmeleri sırasında İYİP’li bir milletvekilinin, “bütçeyi iktisatlı kullanın, yılın ikinci yarısı alacağız” sözüne karşılık, Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu “ülkede seçim yok, seçim olsa da iktidarın size verilmeyeceğini biliyorsunuz; yoksa darbe beklentiniz mi var? Siz de mi Biden’dan umut bekliyorsunuz” dedi. Muhalefeti ABD’den medet beklemekle suçladığı gibi, seçimleri kazanmaları durumunda bile, bunu “darbe” olarak niteleyeceklerini ve “iktidarı vermeyeceklerini” baştan ilan etti. Bugüne kadar izledikleri pratikle de bunu göstermişlerdi zaten.

Muhalefeti-hükümetiyle halkı bir kez daha seçim oyununa alet etmeye hazırlanıyorlar. AKP-MHP bloku seçim yasalarını kendi lehlerine nasıl değiştireceklerine kafa patlatıyor; muhalefet partileri de kitlelerin öfkesi sokağa taşmadan, ABD ve AB’nin sıkıştırmasıyla yönetimde söz sahibi olmak istiyor. Yeniden parlamenter sisteme dönmeyi kabul etmesi koşuluyla Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığına bile razılar. Ya da AKP’yle koalisyon kurarak “yumuşak bir geçiş” yapabilirler.

Kısacası olası bir erken seçimde AKP’nin “iktidarını” kolay kolay vermeyeceği, muhalefetin de dişe diş bir mücadele yürütmeyeceği ortadadır. Çok zorda kaldığında AKP’nin koalisyona razı olması veya muhalefetin kazandığını kabul etmesi durumunda bile, işçi ve emekçilerin kötü günleri bitmeyecektir. Yeni hükümet, “enkaz devraldık” diyerek, faturayı yine işçi ve emekçilere yıkacaktır.

Her halükarda işçi ve emekçilerin kurtuluşu, seçimle ve seçimdeki bir değişiklikle olmayacaktır. Yaşam koşullarının nispeten iyileşebilmesi için bile büyük direnişleri göze alması gerekecektir. Sokaklara çıkıp haklarını söke söke almadan, kim gelirse gelsin işçi ve emekçilerin koşullarında değişen bir şey olmayacaktır. Bunun bilinciyle hareket etmeli ve kendi davası için dövüşmelidir.

Bunlara da bakabilirsiniz

İran’da kitleler sokakta

İran’da 22 yaşındaki genç bir kadının polis tarafından öldürülmesi, ülkede son yılların en büyük kitle …

12 Eylül ve Nevin Berktaş belgeseli…

12 Eylül’ün yıldönümünde, Nevin Berktaş ile röportaj yapıldı ve bir belgesel hazırlandı. Oda TV’nin hazırladığı, …

12 Eylül ve sonrası değerlendirme söyleşileri…

12 Eylül Askeri Faşist Darbesi sonrasında, adaletsiz geçen 42 yılın ardından, Devrimci 78’liler Federasyonu’nun katılım …