“KAPANMAK” sağlığa zararlıdır; “İNSANCA YAŞAM” istiyoruz!

Koronavirüs salgını başladığından bu yana bu tartışmanın içindeyiz. Tabipler Odası gibi güvenilir kurumların da içinde olduğu geniş bir kesim, pandemiye karşı en etkili yöntemin “birkaç hafta tam kapanma” olduğunu anlatıyor, bilimsel kanıtlar eşliğinde.

Onların mesleki analizlerine diyecek bir sözümüz yok. Ancak sorunun tek boyutunun bu olmadığını da görmek lazım.

En başta, “tam kapanma” salgını bitiren bir çözüm değil; olmadığı Uzakdoğu ülkelerinde de görülüyor. Çin’de aylar boyunca yaşanan tam kapanmanın ardından, bugün hala çeşitli biçimlerde virüs yeniden hortluyor ve haftalar süren yerel-bölgesel tam kapanmalar tekrar tekrar gündeme getiriliyor. Üstelik yurtdışından girişlerde sayısız testler, evin kapısının mühürlendiği tam karantinalar vb. uygulandığı halde… Benzer biçimde Malezya’da bir yıldır, aylar süren tam kapanma önlemleri uygulanıyor, ama bir biçimde salgın yeniden ve yeniden kendini göstermeye devam ediyor. Sonuçta, tam kapanma ile salgının sadece ertelendiğini, etkisinden, bulaşıcılığından, ölümcüllüğünden bir şey kaybetmediğini görüyoruz.

İkincisi, tüm bilimsel veriler, artık salgınlarla içiçe bir hayatımız olacağını gösteriyor. Biyolojik silahlar hiç kullanılmasa bile, doğanın dengesinin bozulma düzeyi bunu zorunlu hale getirmiş durumda. Öyleyse, bundan sonraki hayatımız, sıkça yeni virüslerin, virüs mutasyonlarının oluşturacağı salgınlarla dolu olacak. Her bir salgın, yeniden haftalar-aylar boyunca kapanma kararlarını getirecek.

“Kapanma” kararlarının maddi-ekonomik etkilerine bu yazıda girmeyeceğiz. İflas eden esnaflar, Kod-29’la işten atılan işçiler… pandeminin en ağır yüzünü oluşturuyor elbette. Bu yazının konusu, asıl olarak pandeminin, sosyal bir varlık olan “insan”a olan etkileri.

65 yaş üstü: “Toplumun vicdanı” olan yaşlılar, bir yıldır evlerine hapsedilmiş durumda. Bu bir yıl içinde, ailesiyle yaşayan yaşlılar, ev içinde fiziksel ve psikolojik şiddete maruz kaldılar; zaten şiddet görüyorlarsa bu şiddet katlanarak arttı, aşağılandılar, fazlalık olarak görüldüler, dışlandılar. Yalnız yaşayanlar daha da yalnızlaştılar, içe kapandılar, depresyona girdiler, hayata küstüler, büyük çoğunluğunda ciddi bir kalp hastalığı olan “kırık kalp sendromu” gelişti. Fiziksel olarak geri dönülmez biçimde kronik hastalıkları arttı. Romatizma, kireçlenme, kalp hastalıkları, tansiyon, şeker gibi hastalıkları hem arttı, hem de doktora-ilaca-tedaviye ulaşamaz hale geldiler. Pandemiden korunmaya çalışırken, kanser ya da kronik hastalıklardan ölümlerde büyük artış oldu. Yaşlılar bir yılda on yıldan daha fazla yaşlandılar, ölüme terkedildiler.

Çocuklar: “Öğrenme kaybı”, çocukların yaşadığı sorunların başında geliyor. Bilimsel araştırmalar, 3 ay eğitimden uzak kalmanın, 2 yıllık bir öğrenme kaybı oluşturduğunu gösteriyor. Çocuklar, “uzaktan eğitim”e erişebiliyor olsa bile, gerçek eğitime erişemedi; çok ciddi bir öğrenme kaybı yaşadı. Kaldı ki, 3,5 milyon çocuk, eğitime hiç ulaşamadı. “Uzaktan eğitim” alan ya da almayan bütün çocuklar (en yoksullar hariç), “ekran kölesi” haline geldi, saatlerini ekran başında geçirmesi normalleşti. Kimisi ders takip etme ya da ödev yapma bahanesiyle, kimisi ise salt bir oyuna dalsın da evde sorun çıkarmasın diye, ekran başında unutuldu. İlk haftalarda çocukları oyalamak için özel olarak uğraşan ebeveynler yoruldu, oyunları da sabırları da tükendi, bu duruma teslim oldular. Fiziksel gelişim sürecinin en başında olan çocuklarda, eve sıkışmış hareketsiz yaşam nedeniyle ciddi fiziksel gelişim bozuklukları oluştu. Evin darlığı, ev içinde de asıl olarak odasına sıkışması, başka çocuklarla fiziksel muhataplığın neredeyse tamamen ortadan kalkması, fiziksel oyunların yok denecek kadar azalması gibi etkenler, çocuklardaki motor kasların gelişimini yavaşlattı. Motor fonksiyonlar doğrudan beyin gelişimi ve zeka ile ilgili olduğundan, zeka gelişimleri zayıfladı. Bir yıl gibi, “çocuk ömrü” açısından çok önemli bir süre boyunca bütün bunları yaşamak, çocuklarda öğrenme kaybı ile zeka gelişiminin yavaşlamasını içiçe geçirdi. Diğer taraftan, çocuklara dönük şiddet ve cinsel saldırılar da arttı; evden çıkamıyor oluşu, bunun farkedilmesini de zorlaştırdı.

Kadınlar: Fiziksel ve psikolojik şiddette artış en başta gelen sorun. Şiddete karşı devletin kadını yalnız bırakan tutumu ise daha da pekişti. Çalışan kadınların da, evde olan kadınların da ev içindeki iş yükleri arttı. Kapanma dönemlerinde temizlik, yemek vb. ev işleri konusunda ailenin beklentileri hem arttı, hem de asıl olarak kadına yüklendi. Çalışan kadınlardan evde çalışmaya geçenler, ortalama bir ev kadınının bütün işini de yapmakla karşı karşıya kaldı. Üstelik, çocuğun uzaktan eğitimine destek olmak, çocukla ayrıca ilgilenmek gibi görevler de bunlara eklendi. Evden çalışan kadınların, “kaytarmadığını kanıtlama” zorunluluğu ise işyerinin uyguladığı mobing olarak yaşamını zorlaştıran ek bir unsur oldu. Kendine ayırdığı zaman, tamamen ortadan kalktı.

Gençler: Öğrenci olanların eğitime ulaşması zorlaştı. Fiziksel ve ruhsal gelişimlerinin temel unsurlarından biri olan olan akran iletişimi sınırlandı. Öğrenci olmayanlar için işsizlik kronikleşti. “Ev genci” kavramı gelişti. Çalışmayan, okumayan, üretimin ya da hayatın herhangi bir alanında yer almayan, aileden harçlık alan gençler yaygınlaştı. Bu durum psikolojik şiddet, aşağılanma, dışlanma gibi saldırılara maruz kalmalarına neden oldu. Bugünün mutsuzluğu gelecek belirsizliği ile birleşerek, özgüven eksikliği, umutsuzluk, hayata küsme gibi sonuçlar yarattı. Geleceğin kurucusu olması gereken gençler, psikolojik sorunlara, güvensizliklere, karamsarlıklara boğulmuş bir halde, bugününü bile anlayamaz hale geldi.

Genel olarak tüm işçi ve emekçiler için, “insanla diyalog kurma” olanakları azaldı. İşe gidip gelirken toplu taşımalarda ya da servislerde, işyerinde yemek molalarında, eve gelirken komşularla, hafta sonları arkadaş ya da akrabalarla kurulan diyaloglar-paylaşımlar-temaslar en alt düzeye indi, bazı insanlar için yok denecek kadar azaldı. Bu durum insanların konuşmak-birlikte üretmek gibi en temel insani davranışlardan yoksun kalmasını getirdi. Bencillik, ben merkezcilik arttı. Davranış biçimleri değişti.

Tüm bunlara, işçi eylemlerinin ve genel olarak hak arama mücadelesinin yasaklanmasını, örgütlenme hakkının kısıtlanmasını, devletin ekonomik-siyasi saldırılarının pervasızlaşmasını, faşizmin daha saldırganlaşmasını ve daha keyfi yönetimin meşrulaşmasını da eklemek gerekir. Yaylada koyun otlatan yaşlı kadına ceza kesen, ama AKP kongrelerinde “lebaleb” onbinlerce kişiyi biraraya getiren; öğrenci eylemlerini yasaklayan ama cuma namazlarını serbest bırakan; okulları kapatan ama Kuran kurslarını muaf tutan bir keyfiyet yaşandı, yaşanıyor… Bu konu ayrıca ele alınması gereken daha geniş bir konudur; burada sadece değinip geçiyoruz.

 

“Kapanmak” burjuvaziye yaradı

Kapanma-kısıtlama dönemlerinin tüm uygulamaları stres-karamsarlık-umutsuzluk üreten uygulamalardı; diğer taraftan insanların stres attığı, gevşediği, kendine zaman ayırdığı, kendini yeniden ürettiği, olumlu duygular veren tüm etkinlikler “yassakkk” kapsamına alındı.

Pandemi döneminde artan ekonomik sıkıntılara bu yazıda hiç girmedik. Çünkü talebimiz, bugünlerde sıkça dile getirildiği gibi, “sosyal destek ile birlikte tam kapanma” değil. Güçlü sosyal destekleri olan ülkelerde de, yukarıda saydığımız insani-toplumsal sorunların tümü yaşanıyor çünkü.

Tüm canlı varlıkların ilkel benliğinin ilk unsuru, “hayatta kalma güdüsü”dür. Bu güdü, “yosun-solucan misali yaşamak” için yeterlidir. Pandemi korkusuyla bugün insanlara dayatılan budur: Yeter ki hayatta kal; yeter ki yemeye, içmeye, nefes almaya devam et! Bu arada tüm yasaklara “gönüllü” ol! Diğer insanlar virüslüdür, onlardan uzak kal! Her türden ekonomik-siyasi-sosyal sorunu “pandemi sonrasına” ertele!

Kapitalist sömürü için mükemmel bir ortam: Düşünmeyen, sorgulamayan, bencilleşmiş, alıklaşmış bir kütle…

“Sosyal destekli tam kapanma”, bu tabloyu pekiştiren, derinleştiren bir talep değil mi? “Bizi eve kapatsınlar, ama kapıya yemeğimizi getirsinler”den ibaret bir talep, “insani” olabilir mi?

Bu nedenle bizim talebimiz, “kapanmak değil insanca yaşamak” olmalıdır!

 

Kapanmak yerine…

Elbette kimse koronadan ölmek ya da yoğun bakımda ölüm-kalım mücadelesi vermek istemez. Ancak pandemi döneminde tek ölüm biçimi buymuş gibi davranmak da doğru değildir. Bir yıllık süre içinde, salt pandeminin yarattığı ortam nedeniyle iş cinayetleri ve kadın cinayetleri iki katına çıktı. Keza pandemi koşullarında rutin sağlık hizmetlerine ulaşımdaki sorunlar nedeniyle kanser, kalp, tansiyon gibi hastalıklardan ölümlerde de büyük bir artış var. Dahası, kafe-bar emekçilerinin gerçekleştirdikleri bir protestoda açılan dövizde yazdığı gibi: “Kovid-19’dan ölme ihtimali yüzde 5, açlıktan ölme ihtimali yüzde 100!”

Ve bu tabloya bakarak, hem pandemiden ölümleri, hem de pandemi kaynaklı diğer ölümleri azaltmanın tek yolu, “insanca yaşam” koşulları için mücadele etmektir.

Aslında bunu sağlamak zor da değil. Toplu taşımanın güçlendirilmesi ve ayakta yolcu olmayan toplu taşıma olanağının sağlanması; sınıf mevcudunun 20’nin altına düşürülmesi ve prefabrik okullar kurup öğretmen atamalarının yapılması; sahra hastanelerinin kurulup sağlık çalışanlarının sayısının iki katına çıkartılması; fabrikalarda havalandırma ve hijyen koşullarının düzeltilmesi; ve aynı zamanda maske-hijyen gibi kişisel önlemlerin tam uygulanması, pandeminin hızını kesmek için yeterlidir.

Ancak bunlar, kapitalizmin kar hırsına aykırı taleplerdir. “Sosyal destek” denilen şey, geçicidir, dönemseldir, keyfidir; “insani toplu taşıma aracı”, “sağlık sisteminin güçlendirilmesi” gibi talepler ise, çerçevesi belli temel hak talepleridir

İnsanca yaşam koşullarına ait temel bazı unsurların maliyeti, belki de “sosyal destek”ten daha düşük olacaktır. Ancak burjuvazinin tercihi, maliyeti daha yüksek bile olsa, her zaman “sosyal destek”ten yana olur. Çünkü pandemi biter, sosyal destek de kalkar; fabrika çalışma ortamının insanileştirilmesi, burjuvazinin kar kaybı anlamına gelir.

Kapitalist sistem içindeki reform taleplerimizin neler olduğuna iyi bakmak gerekir. “Yardım”lar, “sadaka”lar, kapitalist sistemin doğasına uygundur ve sistemin kalıcılaşmasına hizmet eder. Çalışma, ulaşım, üretim koşullarının daha insani hale getirilmesi de elbette reform talebidir; ancak sistemin kalıcılaşmasına değil, sorgulanmasına yol açar; yanı sıra yaşam koşullarında iyileşme sağlar.

Bu nedenle, “sosyal destekli tam kapanma” gibi sınıf mücadelesini darbeleyen, “uzaktan eğitim” gibi emekçi çocuklarını sistemli biçimde aptallaştıran, “uzaktan çalışma” gibi sömürüyü katmerlendiren yöntemler, ilerici-demokrat-devrimci kesimlerin talepleri olamaz, olmamalıdır. Ne talep ettiğimize dikkat etmeli, pandemiyi zaten bir fırsata çevirmiş olan burjuvazinin çıkarlarını güçlendirecek söylemlerden kaçınmalıyız.

Bunlara da bakabilirsiniz

1 Mayıs afişleri yapılıyor

Emekçi semtlere ve merkezi yerlere, 1 Mayıs’a çağıran, PDD imzalı afişler yapıldı.

AKP’li yıllarda KÜRT SORUNU-V

Elimize posta kanalıyla ulaşan TİKB(B) 6. Konferans Belgeleri’nden bir bölümü, güncel ve tarihsel öneminden dolayı …

ROJAVA DEVRİMİ ÜZERİNE Genel bir bakış

Rojava, Kürtçe “Batı” demek. Dört parçaya ayrılmış olan “Kürdistan’ın Batısı” anlamına geliyor. Bu da Suriye’nin …