Sermayenin ucuz işgücü kaynağı: SIĞINMACI-GÖÇMEN İŞÇİLER

Son günlerde Afganistan’dan ülkemize yeni bir göç dalgasının başlamasıyla birlikte, sığınmacı-göçmen sorunu yine tartışılmaya başladı. Bu durum, sığınmacılara karşı varolan tepkiyi arttırdı, ırkçı saldırılar, yabancı düşmanlığı hız kazandı.

Dünyanın her yerinde göçmenler, özellikle göçmen işçi ve emekçiler, toplumun en korumasız en güvensiz kesimini oluştururlar. Konumlarından dolayı her tür kullanıma açık kesimlerdir aynı zamanda.

Patronlar sadece ucuz işgücü olarak değil, işçi ve emekçilerin hak alma mücadelesine karşı da zor durumdaki yabancı işçileri kullanırlar. Yanı sıra hükümetlerin iç ve dış politikasına malzeme yapılırlar. Örneğin AKP hükümeti, AB ülkelerinden para koparmak için sığınmacıları koz haline getirmektedir. Keza seçimlerde oylarını almakta, paramiliter güç olarak ülke içinde ve dışında kullanmaktadır.

 

Göçmen işçiliğinin nedeni sermaye düzenidir

Göç ve göçmenlik yeni bir olgu değil elbette. İnsanlar ekonomik, siyasi, askeri, dinsel, çevresel vb. nedenlerden dolayı yüzyıllardır göç etmek, göçmen işçi olmak zorunda kaldılar.

Göçmen işçilik, ilk olarak 16. yüzyılda İngiltere’de ortaya çıkıyor. Büyük toprak sahipleri, köylülerin ortak kullandığı topraklara ve evlerine el koyarak, köylüleri kentlere göç etmeye zorluyorlar. Yaşadıkları yerlerden sürülen köylüler, şehirlerde atölyelerde ve fabrikalarda ucuz işgücü olarak çalıştırılıyor. Bu insanlar, “ilk kitlesel göçmen işçiler” olarak tarihe geçiyorlar.

Sanayi geliştikçe üretim alanları büyüyor ve işgücü ihtiyacı artıyor. Keza yeni keşfedilen her bir toprak parçası, işgücü göçünü büyüten bir etki yaratıyor. Amerika kıtasında kapitalizm, Afrika’dan taşınan kölelerin ve dünyanın dört bir yanından göçeden kitlelerin emeği ile kuruluyor. Özellikle köle işçiler fabrikalarda, madenlerde tarımsal çitliklerde zorla çalıştırılıyor. Böylece sermaye birikiminin en önemli kaynağını oluşturuyorlar.

Ulus devletlerin ortaya çıkmasıyla birlikte, göçmen işçilik düzenlemeye tabi tutuldu, kısıtlamalar ve denetimler getirildi. Benzer etnik kimliklerin farklı ulus devletlerin sınırları içinde kalmaları; mübadelelere, insanların zorla göç ettirilmelerine yol açtı. Bu süreçlerde göçe zorlanan insanlar öldü, öldürüldü…

Ucuz işgücüne duyulan ihtiyacın artması, emperyalistleri farklı arayışlara yöneltti. 1960’larda Türkiye’den Almanya’ya işçi göçünde olduğu gibi, ülkeler arasında ikili göçmen işçi anlaşmaları yapıldı. Geçici anlaşmalarla başlayan bu süreç, birçok ülkede kalıcı hale geldi.

Marks’ın söylediği gibi, sermaye, “yüzde 100’lük kar ile bütün insanal yasaları ayaklar altına alır; yüzde 300 kar için, işlemeyeceği cinayet yoktur.” İşte bu yüzden dünyayı kan gölüne çevirdiler. Her tarafta savaş, işgal devam ediyor.

Günümüzde emperyalistlerin dünyayı yeniden paylaşmak için sürdürdükleri savaşlardan dolayı kitlesel göçler de devasa boyutlara ulaşmış durumda. Yüz milyonlarca insan, kendi ülkesinde yaşayamaz hale geldiği için, akın akın başka ülkelere kaçıyor.

İster savaştan dolayı olsun, isterse ekonomik veya siyasi nedenlerden kaynaklansın, yaşanan göçün asıl nedeni emperyalist sömürü sistemidir. Burjuvazi, birikimini artırmak için, bir yandan diğer ülkeleri işgal eder ve insanları kitlesel bir şekilde göç etmek zorunda bırakır; diğer yandan onları ucuz işgücü olarak çalıştırır. Dolayısıyla kapitalist-emperyalist sistem, göçmen işçiliğin hem nedenidir, hem de sonucudur.

 

Türkiye’de göçmen işçilerin durumu

Afgan göçüne tepkilerin artması üzerine, AKP milletvekili ve Erdoğan’ın danışmanı olan Yasin Aktay, “işverenler, yatırımcılar, sanayiciler Suriyelilerden çok memnun; çok önemli bazı yerlerde Suriyelileri çekin, bu ülke ekonomisi çöker” dedi. Bu sözler bir gerçeğin itirafıydı.

BM’ye bağlı Ekonomik ve Sosyal İşler Organizasyonu’nun (DESA) verilerine göre, 2019’ da Türkiye’de 5 milyon 678 bin 800 mülteci/göçmen bulunuyor. Ki bu rakam, son Afgan akını başlamadan önceydi. Şubat 2020 tarihi itibarıyla Türkiye’deki 5-14 yaş aralığında çalışan Suriyeli çocuk işçi sayısı ise, 127 bin civarında.

Türkiye göçmen işçilerin görünmez emeği üzerinden ucuz işgücü cenneti haline geldi. Her organize sanayi bölgesi, inşaattan taşımacılığa kadar hemen her sektör, semtlerdeki merdiven-altı atölyelerin hepsi göçmen-sığınmacı işçilerle dolu.

Aldıkları ücret ise, asgari ücretin yarısı bile değil. Genellikle 12-14 saat çalıştırılıyorlar. Yatacakları yer yoksa, patronlar atölyede, fabrikada bir yerde yatacak yer vermişse, mesai bitme saati de yoktur. Gecenin bir saati gelen malları indirmek için uykularından uyandırılırlar. Hiçbir sosyal haktan faydalanmazlar. Kaydı olmayınca, sigortası, sosyal hakları da olmaz.

Çalışma koşulları ve yaşadıkları yerlerin kötü olmasından dolayı ciddi sağlık sorunları yaşarlar. En kötü ve riskli işlerde çalıştırıldıkları için iş cinayetlerinde yaşamlarını en çok kaybedenlerdir. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi (İSİG) verilerine göre, 2013’te 22 olan göçmen işçi cinayeti, 2019’da 112’ye çıkıyor. Son yedi yılda en az 548 göçmen işçi, iş cinayetlerinde hayatını kaybetti. 2013-2019 sürecinde en az 72 göçmen çocuk işçi iş cinayetlerinde öldü. Yine İSİG’in tespit ettiklerine göre, genel olarak iş cinayetlerinde hayatı kaybeden her on işçiden biri göçmen. Bunların içinde Suriyeliler çoğunluğu oluşturuyor. Üstelik bunlar, tespit edilebilenler. Kayıtları olmadığı için, hepsini tespit edebilmek de mümkün olmuyor.

Pandemi sürecinde bütün işçi ve emekçiler, hak kaybına uğradı. Göçmen işçiler içinse bu süreç, çok daha zorlu geçti, geçiyor. Göçmen işçiler sefalet ücreti olan “kısa çalışma ödeneği”nden yaralanmadılar örneğin. “İşten çıkarma yasağı” göçmen işçilere uygulanmadı. Çünkü zaten kayıtdışılar, işçi sayılmıyorlar!

Kısacası Yasin Aktay’ın söylediği gibi, göçmen işçiler sermayenin çıkarları doğrultusunda kullanılıyor. Ve bu duruma, doğrudan devlet eliyle yol veriyorlar. Örneğin, mevsimlik tarım işlerinde toprak sahipleri istediği kadar göçmen işçileri valilikten muafiyet izini alarak çalıştırıyorlar.

 

Göçmen işçiler işçi sınıfının

ayrılmaz parçasıdır

İşçi sınıfının yerlisi-göçmeni olmaz. Yerli işçi de göçmen işçi de, işgücünü kapitaliste satarak yaşamını sürdürür. Kapitalistler yerli işçiyi de, göçmen işçiyi de sömürür; göçmen işçiyi iki-üç kat fazla sömürür.

Patronlar, göçmen işçiler üzerinden büyük karlar sağlar, hem de yabancı düşmanlığını yayarak işçileri bölüp parçalar. Böylece işsizliğin, açlığın gerçek nedenini gözlerden saklamış ve kendini aklamış olur. O yüzden “göçmen işçiler yüzünden işsiz kaldım” düşüncesi, tam da patronların isteği şeydir.

İşsizliğin nedeni göçmen işçiler değil, kapitalist sistemin kendisidir. Bu sistemde her dönem işsizler ordusu yedek olarak tutulur; göçmen işçiler ise, en kullanışlı en ucuz yedek işsizlerdir. Göçmen işçiler, dünyanın her yerinde ağır sömürüye uğradıkları gibi, ırkçı-şoven saldırılara da maruz kalırlar. İşçi sınıfı burjuvazinin bu ırkçı politikalarına alet olmamalıdır.

İşçi sınıfı enternasyonaldir! Enternasyonal olmasının en önemli göstergesi, aynı fabrika ve işletmede çalışan göçmen işçilerle birlikte hareket etmektir. Bunun örnekleri yaşanıyor da. Mesela 2019 yılında Fransa’da Macron hükümeti, “mezarda emeklilik yasası”nı çıkartabilmek için, Fransız işçilerini göçmen işçilerine karşı kışkırtmaya çalıştı. Oturum hakları olmayan ve “kağıtsızlar” olarak bilinen göçmen işçiler, CGT sendikasının öncülüğünde greve gittiler. Üstelik kaçak çalışıyorlardı ve sendikalı değillerdi. Yapılan eylem birliği sayesinde ırkçı saldırılar püskürtüldüğü gibi, göçmen işçilerin çalışma koşullarında iyileşme oldu, “mezarda emeklilik yasası” da geri püskürtüldü.

Ülkemizde Ekim 2019’da saya (ayakkabı) işçileri, düşük ücrete karşı Adana, Antep ve Kayseri’de fiili greve gittiler. Suriyeli işçiler de greve katıldı. Grev kısa sürede etkisini gösterdi. Hepsinin ücretinde artış sağlandı. Sendikalı değillerdi. Yine de birlikte örgütlendiler, fiili grevle kazanım elde ettiler.

Gidilmesi gereken yol budur. Göçmen işçilerin sendikalarda örgütlemesi sağlanmalı ve bu örnekler çoğaltılmalıdır. Böylece kayıtdışı çalıştırmaya da önemli bir darbe vurulmuş olur.

Yaşadığımız sorunların asıl sorumluları, başka ülkelerin topraklarını işgal ederek insanları göçe zorlayan emperyalistlerdir. Asıl sorumlular, neredeyse “beleş ücret”le göçmen işçi çalıştıran patronlardır. Ve AB’den para almak için, sığınmacıları pazarlık konusu yapan AKP hükümetidir. Dolayısıyla hedefe çakacağımız kesim, göçmen-sığınmacı işçiler değil; sermaye sınıfı ve onların kapitalist emperyalist sistemidir.

Sosyal hakların gaspı, düşük ücretle uzun saatler çalışma, iş cinayetleri vb. tüm saldırılar, işçilerin birlik içinde burjuvaziye karşı sınıf mücadelesini yükseltmesiyle püskürtülür. İşçi sınıfının gerçek kurtuluşu ise, göçmenliğin ve sömürünün olmadığı sosyalizmdedir.

Genelde göçmenliğe, özelde göçmen işçiliğine son vermek için de, devrim ve sosyalizm hedefiyle mücadeleyi yükseltmek gerekmektedir.

Bunlara da bakabilirsiniz

İkitelli’de 10 Ekim anması

9 Ekim günü İkitelli’de yürüyüş yolunda bir araya gelen kurumlar, 10 Ekim Ankara Gar Katliamı’nı …

Boğaziçi Üniversitesi polis saldırısıyla açıldı

Üniversitelerin açıldığı 4 Ekim’de Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri, yüzyüze eğitim ve online eğitim olarak ders programlarının …

Üniversiteliler “barınamıyor!”

Üniversiteler daha açılmadan, barınma sorunu öğrencilerin üzerine bir kabus gibi çöktü. Devlet yurtları yetersiz, özel …