Yoksullaştıran “büyüme”

Üstüste açıklanan ekonomi rakamlarıyla oldukça pembe bir tablo çiziliyor. Resmi devlet kurumları, işsizlikten enflasyona, büyüme oranlarından Merkez Bankası rezervlerine kadar pek çok alanda “göz kamaştırıcı” rakamlar açıklıyorlar. Öyle ki, yandaş gazeteciler bu durumu, “ekonomik şahlanış” olarak yorumladılar; yine dünyanın bizi “kıskandığını” söylediler. Oysa ekonominin gerçek durumu, bu rakamların yanına bile yaklaşamayacak kadar kötü.

 

Hormonlu büyüme

Önce büyüme rakamlarına bakalım. TÜİK, Türkiye ekonomisinin, yılın ikinci çeyreğinde yüzde 21.7 büyüdüğünü açıkladı. Gerçekte ise, ortada bu kadar rekor bir büyüme yok. Geçen yıl koronavirüs salgını koşullarına denk gelen “ikinci çeyrek” döneminde (yani Nisan-Mayıs-Haziran aylarında) ekonomi birden çakılmıştı. En başta, üstüste gelen kapanma kararları nedeniyle bir çok sektör (AVM’ler, lokantalar, kuaförler vb.) tamamen durmuştu. Bir yıl önce ekonomideki büyüme eksilere düşünce, bir yıl sonra biraz kıpırdanma, yanıltıcı rakamlara dönüşüveriyor. Buna “baz etkisi” deniyor ve ekonomideki çöküşü perdelemek için ideal bir tablo oluşturuyor.

2020’ye göre değil, 2019’a göre değerlendirmek, sorunu daha net görmemizi sağlar. 2019’un ikinci çeyreği ile kıyasladığımızda, iki yıldaki büyümenin yüzde 9.1 olduğu ortaya çıkıyor. Sadece ikinci çeyreğe değil, yıllık büyümeye baktığımızda ise, 2019’dan bu yana büyüme oranının yüzde 4.4 olduğunu görüyoruz. Ciddi bir döviz patlamasının yaşandığı ve ekonomik krizin sert biçimde kendini gösterdiği 2018 yılından bu yana, üç yılın ortalama yıllık büyüme oranı ise, sadece yüzde 2.4 olarak gerçekleşti.

AKP’nin açıkladığı resmi büyüme rakamlarının gerçeklerle hiçbir ilgisi yoktur. İstatistik oyunlarıyla farklı bir tablo oluşturmaya çalışıyorlar. Ancak kendi tabanı bile, artık “masal”ları dinleyecek durumda değil. Çünkü iddia edilen “büyüme”, kitlelerin yaşamına yansımıyor. Kitleler, özellikle son üç yıldır, sistemli biçimde yoksullaştığını, hayat şartlarının her geçen gün kötüleştiğini görüyor, yaşıyor.

 

Enflasyon 2001 krizinden yüksek

Büyüme rakamları ile aynı günlerde, enflasyon yüzde 19,25 olarak açıklandı. Bu da bir başka illüzyon, bir başka “resmi yalan”. Gıda fiyatları, geçen yıl ile kıyaslandığında 2-3 katına çıkmış; kiralarda astronomik artışlar var; elektrik, su ve doğalgaza yapılan zamlar kabusa dönmüş; son bir ayda yüzde 25 gizli zam yapılmış ekmek gibi en temel gıda maddesine… Bu koşullarda enflasyonun yüzde 19,25 olması ihtimali yok. Bu nedenle açıklanan rakam, kimseyi ikna etmiyor.

Devletin resmi kurumlarının dışındaki kurumların yaptığı açıklamalar, enflasyonun gerçek düzeyini ortaya koymaya yetiyor. Enflasyon Araştırma Grubu’nun (ENAG) yaptığı değerlendirmeye göre, Ocak-Ağustos enflasyonu yüzde 30.39 düzeyinde. Bu rakam, karşılaştığımız fahiş fiyat artışlarını açıklıyor aslında.

Üstelik önümüzdeki dönemde enflasyon, özellikle gıda enflasyonu tırmanmaya devam edecek. Bunu “üretici enflasyonu” rakamlarına bakarak görmek mümkün. Son bir yıl içinde üreticinin maliyet hesapları devasa artışlar görmüş. Mesela mazot başta olmak üzere enerji maliyeti yüzde 50’nin üzerinde artmış. Elektrik ve gazdaki artış yüzde 48 olmuş. Çiftçiye yüzbinlerce liralık elektrik faturası geldiğine dair haberler her gün basında yer alıyor. Krediyle, borçla ayakta kalmaya çalışan çiftçi, bu maliyeti elbette ürünlerine yansıtmaya çalışıyor.

Üreticinin durumu, yaşadığımız ekonomik krizin en çarpıcı göstergelerinden birisi aslında. 2001 krizi sonrasında, AKP hükümet olduğunda üretici enflasyonu yüzde 30.8 olarak ölçülmüş. Bugün ölçülen üretici enflasyonu ise yüzde 45,7. Tüm dünyayı sarsan, kitlesel işçi kıyımlarının yaşandığı o büyük kriz döneminden çok daha ağır, o gün yaşanan enflasyonun bir buçuk katına yükselmiş bir tablo var bugün ülkemizde.

 

Asıl büyüyen sömürüdür

Ekonomik kriz, son iki yılda daha da derinleşti. Ancak koronavirüs salgını, egemen sınıflar için “Allah’ın bir lütfu”na dönüştürüldüğü için, başlangıçta bu durum geri plana itildi. Sağlık krizi, ekonomik krizin önüne geçti. Önce “hayatta kalmaya” çalışan kitleler, pandemi bahanesiyle alınan kararlara uyum sağlamaya çalıştı.

Aylar geçtikçe, pandemi koşullarının nasıl bir sömürü aracına dönüştürüldüğü daha net çıktı ortaya. Çalışma koşulları daha da ağırlaştırılmış, sömürü katmerlenmiş, buna rağmen patronlar ücretleri düşürmeye, ödemeleri geciktirmeye çalışmışlardı. “İşten çıkarma yasağı”, tazminatsız işten atmayı kolaylaştırmaktan başka bir işe yaramıyordu.

Bu dönemde, ülkemizdeki “dolar milyoneri” sayısı artarken, işçiler daha da yoksullaştı, yaşam koşulları zorlaştı. Bu gerçek rakamlara da yansıdı. Yapılan araştırmalara göre, üretilen katma değerden patronların aldığı pay bir önceki sene yüzde 43 iken, geçen sene yüzde 49.8’e yükseldi. Çalışanların aldığı pay ise önceki sene yüzde 37 iken, geçen sene yüzde 32,9’a düştü.

Bu rakamlar, krizin faturasının işçilere çıkarıldığının kanıtıdır. Toplam milli gelir içinde çalışanların payı azaltılarak patronların payı artırılmakta; çalışanlardan kısıp çeşitli bahanelerle (vergi indirimleri, teşvikler, köprü-hastane-havalimanlarının garanti ödemeleri vb) patronlara servet aktarılmaktadır.

* * *

Sömürücü kapitalist devlet, patronların refahı için uğraşır. İşçi ve emekçilerin payına düşen ise, daha fazla yoksullaşma, daha fazla çalışma, daha fazla sömürüdür. Bugün artık işçi kıyımı kitlesel rakamlara ulaşmış (sadece son iki ayda, kayıtlı işsiz sayısı 244 bin kişi arttı), açlık yaygınlaşmış, gıdaya ulaşmak giderek daha zorlaşmış durumdadır.

Bu koşullarda, yaşam hakkımızı savunmanın tek yolu mücadele etmektir. Ekonomik krizin faturasını ödememek için, koronavirüs salgınından ölmemek için, ağır çalışma ya da işsizlik girdabında boğulmamak için, üretimden gelen gücümüzü kullanmak, sokağa çıkmak, mücadele etmek zorundayız.

Bunlara da bakabilirsiniz

İkitelli’de 10 Ekim anması

9 Ekim günü İkitelli’de yürüyüş yolunda bir araya gelen kurumlar, 10 Ekim Ankara Gar Katliamı’nı …

Boğaziçi Üniversitesi polis saldırısıyla açıldı

Üniversitelerin açıldığı 4 Ekim’de Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri, yüzyüze eğitim ve online eğitim olarak ders programlarının …

Üniversiteliler “barınamıyor!”

Üniversiteler daha açılmadan, barınma sorunu öğrencilerin üzerine bir kabus gibi çöktü. Devlet yurtları yetersiz, özel …