Sen karşı çıkmadıkça…

Erdoğan, 4 Ocak günü yaptığı konuşmada CHP’ye “sakın sokağa çıkmaya kalkışmayın! 15 Temmuz’da ne olduğunu unutmayın!” diye bağırdı. Kılıçdaroğlu hemen cevap verdi: “Biz zaten hiç sokağa çağırmadık ki!”

Hükümetiyle, muhalefetiyle düzen partilerinin buluştuğu nokta tam olarak burası işte: Kitleler “görünmez” olmalı ki, sömürü düzeni devam etsin!

 

Göz göre göre

Artık hiç bir şey gizli kapaklı yapılmıyor; her şey gözlerimizin önünde olup bitiyor.

Erdoğan faiz hakkında konuştuğu zaman dövizin yükseleceğini biliyor; faiz hakkında konuşuyor, döviz yükseliyor. Dolar 18 lirayı aşınca yine Erdoğan konuşuyor; o konuşurken Merkez Bankası piyasaya dolar sürüyor; dolar bir gecede 10 liraya kadar düşüyor. Çıkan haberlere göre Demirören, beşli çete ve diğer yandaşlar, 18 liradan döviz satıyor, düşük kurdan geri alıyor; bunlar gözönünde yapılıyor.

Yapılan “operasyon” o kadar belirgin ki, dövizdeki inişten tedirgin olup bankasındaki doları satmak isteyen sıradan birisi, telefondaki banka uygulamasına bile giremiyor; sadece yandaşlar bu fiyattan dolar satıp alabiliyor. Ve Maliye Bakanı Nebati, “yoksulları çarptılar” diyor pervasızlıkla. Hani şu, “sizin kaybedeceğiniz bir maaş, ben servetimi kaybederim” sözleriyle yoksulları aşağılayan, o maaşı kaybetmenin bir işçi için ölümcül sonuçlarını umursamayan Bakan Nebati…

Ardından “kur garantili mevduat” adını verdikleri yeni bir uygulama getiriyorlar. Zenginlere verilecek olan “kur garantili faiz”i kitlelere ödeteceklerini anlatıyorlar.

Artık Türkiye’nin uyuşturucunun merkez ülkesi olduğu açıktan konuşuluyor; kokain taşıyan uçağın sahibi Şehmuz Özkan, Süleyman Soylu ile çektirdiği fotoğrafını internete koyunca serbest bırakılıyor.

TÜİK’in açıkladığı bütün rakamlar gerçeklikten öylesine kopuk ki, kimseyi inandıramıyor. Bağımsız akademisyenlerin oluşturduğu ENAG’a göre yıllık enflasyon yüzde 82 civarında, TÜİK’in açıklaması ise yaklaşık yüzde 36’da kaldı. TÜİK, rakamlarına artık kendisi bile inanmadığı için, “üzerimize kalıyor” diyerek, her yıl asgari ücret belirlenmeden önce açıklaması gereken “asgari geçim tutarı”nı açıklamayacağını söylüyor.

Rezervi eksi 56 milyar doları aşmış olan Merkez Bankası’nın kar ettiğini duyuruyorlar.

Örnekler öylesine çok ki… Her gün üzerimize yağıyor bu türden sözler, uygulamalar, saldırılar, hak gaspları… Üstelik fütursuzca, aklımızla alay ederek, en kötü, en kaba haliyle gözümüze sokarak…

Gelir dağılımındaki uçurum, servet ile sefalet arasındaki devasa fark her geçen gün büyürken, bunun bedeli açlık-işsizlik-evsizlik olarak kitleleri kuşatma altına alırken, bir avuç kanemicinin nasıl büyük bir sefahat içinde yaşadığını bütün açıklığıyla görüyoruz. Saklamaya bile gerek görmüyorlar.

Egemenler ve yöneticiler cephesinden sömürü, saldırganlık, nobranlık, zalimlik öylesine pervasız bir hal almış durumda ki, toplumun dokusu da bozuluyor. Tek tek insanlar ya kendi yaşamlarında bu korkunç tablonun bir parçası haline geliyor ve toplumsal yozlaşmayı büyütüyorlar; ya da büyük bir çaresizlik içinde, kaybettiklerinin farkında olarak çözümsüzlüğün girdabında boğuluyorlar.

 

“Godot’yu bekler” gibi

Bu kadar ağır sömürü ve saldırı girdabından kurtulmak için, kitlelere tavsiye edilen tek şey seçimler: Sabırla ve sessizce seçimleri bekle, sandık önüne konulduğu zaman oyunu kullan, AKP’yi gönder, kurtul!

Gerçekten de oy kullanmak, bu kadar büyük bir “sihirli değnek” olabilir mi?

Üstelik de daha ortada bir seçim tarihi bile yokken… Dahası, CHP (ya da HDP) seçim tarihini yakınlaştırmak, devleti seçime zorlamak için tek bir adım bile atmazken… Ama aylardır “erken seçim olur mu, olmaz mı” tartışmaları içinde kitleler beklemeye zorlanıyor.

Aslında bu “bekleyiş”in öyle stabil bir süreç olmayacağı da biliniyor. Zamlar peşpeşe yağmaya devam edecek; gıda krizinin de eklenmesiyle açık bir açlık krizi de eklenecek; kullanılmayan köprülerin, havaalanlarının garanti ödemeleri takır takır yapılacak; şeriatçı söylemler artacak; kadın ve çocuk cinayetleri, tecavüzleri, saldırıları hız kesmeyecek; yandaşlar yeni ayakkabı kutularını dolduracak; zenginler servetine servet katacak…

Muhalif partilerin kadroları, geçmişte “damat” tarafından söylenmiş bir söze atıfla “Şubat Ocak’tan, Mart Şubat’tan daha kötü olacak” deyip duruyorlar.

Büyük edebiyatçı Marquez’in Kırmızı Pazartesi romanının içinde gibiyiz: Her şey daha kötü olacak! Bunu muhalefet sürekli ifade ediyor, ama durumu değiştirmek için tek bir adım atmıyor. Kitlelerin de kurbanlık koyun gibi başına gelecekleri beklemesi isteniyor.

“Godot’yu bekler” gibi bekleyelim; peki sonuç? 2021’in ilk sekiz ayında 914 bin abonenin doğalgaz aboneliği kesilmiş. Peki 2022’de -seçimin olacağı iddia edilen Haziran ayına kadar- daha kaç abonenin elektrik ve doğalgazı kesilecek; kaçı daha kirasını ödeyemediği için evden çıkartılacak; kaç emekli daha halk ekmek kuyruklarında kahırla ağlayacak; kaç işsiz intihar edecek, kaç çocuk açlıktan-soğuktan ölecek?…

 

“CHP’ye oy ver, kurtul!”

Bütün bu süreci atlatıp seçimlerde de AKP’nin yenilip CHP’li bir koalisyon hükümetinin kurulduğunu varsayalım: Peki bu çözüm olacak mı? Elbette hayır!

Tıpkı Yunanistan’da Syriza’nın yaptığı gibi, kurulacak olan yeni hükümet “enkaz devraldık” edebiyatının arkasına saklanacak ve sömürü düzenini sürdürecek.

Gözlerden gizledikleri en önemli gerçek şu: Sömürü düzeni Erdoğan’la başlamadı, onun gitmesiyle de bitmeyecek. Elektriğe yapılan fahiş zamlar, elektrik piyasasını elinde tutan Sabancı Holding’in işine yarıyor. Ücretlerin düşük tutulması, en çok on binlerce işçiyi çalıştıran Koç Holding’in karına kar katıyor.

Bu nedenle AKP’nin yerine gelecek olan düzen partisi de, başlangıçta küçük ve göstermelik bazı iyileştirmeler yapsa bile, gerçekte patronların temsilcisi olarak bu sömürü düzenini sürdüren adımlar atacaklar. Tıpkı Ekrem İmamoğlu’nun İstanbul’da toplu ulaşıma en yüksek ve en sık zamları yapan belediye başkanı olması gibi… Hem de sosyal bir hak olarak ücretsiz ya da indirimli olması gereken toplu taşıma araçlarında.

Elbette 20 yıla uzanan bir AKP yönetiminin yarattığı yorgunluktan kurtulmak önemli ve bazı noktalarda nefes aldırıcı olacaktır. Ancak AKP’nin gidişi bir “kurtuluş” değildir, “sonrası bahar-bahçe” gibi bir yanılsama yaratılmamalıdır.

 

Hayat hakkımız mücadele gücümüz kadardır

Hangi parti yönetiyor olursa olsun, “kurtuluş”u sağlayacak tek unsur mücadele gücümüzdür. İşçiler üretimden gelen gücünü, kitleler sokağın gücünü kullanarak mücadele ettiklerinde, sorunlarına gerçek çözümler bulabilirler.

Öncelikle, “Merkez Bankası’nda para kalmadı”, “ekonomik kriz sadece Türkiye’de yok, bütün dünya etkileniyor” gibi söylemlerin bir hükmü yoktur. Basit bir örnek: Kullanılmayan köprülerin ya da havaalanlarının garanti ödemelerine ayrılan para işçilere dağıtılsa asgari ücret yoksulluk sınırının üzerine rahatlıkla çıkabilir.

En kötü ülke ekonomisinde bile, kitleleri refaha çıkartacak kaynak vardır; Türkiye için bu çok daha fazla geçerlidir. Öyleyse, önemli olan tek şey, bu kaynağın kimlerin elinde olduğu ve nasıl kullandığıdır.

Egemen sınıfların ve hükümetlerin en büyük korkusu, kitle hareketidir. Kazakistan’da kitleler yüzde 50’lik akaryakıt zamları üzerine sokaklara dökülünce, Erdoğan’ın hemen CHP’yi ve kitleleri tehdit etti. Orada yaşanan bir hareketin, Türkiye’de yüzde 130 elektrik zammına öfkeli emekçileri sokağa dökmesinden duyduğu korkuydu bu.

Mesela metal işçilerinin TİS’lerinin tıkanmış olduğu bu günlerde, 2 Ocak günü İzmit’te yapılan miting, önemli bir gövde gösterisidir. “Metal fırtınası”nın etkileri hafızalarda halen tazeyken, metal işçisi greve gitme kararlılığını ortaya koyarak, istediği zammı alabilir.

Asgari ücretin beklenenden daha yüksek açıklanmasının sebebi de budur. Kurdaki yükseliş nedeniyle yaşadığı aşırı yoksullaşmaya öfkelenen emekçilere bir soluklanma yanılsaması oluşturma çabasıdır.

Kapitalist sistem, patronların işçileri iliklerine kadar sömürdüğü bir sistemdir. Burjuvazinin azami kar etmesi, işçilerin ölümüne çalıştırılması ve ölmeyecek kadar yemesi ile mümkündür ancak. Bu nedenle, yaşadığımız yoksunluklar ve zorluklar zenginlerin “acıması”, “vicdan azabı duyması” ya da “insafa gelmesi” ile bitmez. “Hakkımızı helal etmiyoruz” dediğimizde, zalim güçten düşmez. Bu sömürücü sisteminin devamını sağlamakla, burjuvazinin karını güvence altına almakla görevlendirilmiş olan düzen partileri (muhalefet partileri dahil), yasaları yoksullara “acıyarak” çıkartmaz.

Muhalefet partileri emekçilerin temsilcisi değildir. Sarı sendikalar, işçi sınıfının çıkarlarını korumak için uğraşmazlar. Onların tek görevi, işçi ve emekçilerin mücadelesi yükseldiği zaman, işçi dostu bazı cümleler kurmak ve demagojilerle mücadelenin ateşini söndürmektir. Tıpkı 23 Kasım’da yükselen kitle eylemlerinin ardından başka bir yerde değil de Mersin’de miting kararı alan; bu mitingde “Erdoğan istifa” sloganını attırmayan; İstanbul’da yapılacak bir mitingi ise belirsiz bir tarihe erteleyen CHP gibi. Tıpkı korona günlerinde işçiler hem sömürüye hem de korona salgınına karşı çaresizce mücadele etmeye çalışırken “ortadan kaybolan”, bugünkü ağır sömürü koşullarını tek bir mitingle geçiştirmeye çalışan DİSK gibi…

İşçi ve emekçilerin tek dayanağı, tek güvencesi yine kendisidir. Üretimden gelen gücünü kullanmak, taleplerini direnişlerle, grevlerle ifade etmek, sokağa çıkıp haykırmak… Ekonomik ve siyasi saldırıları, hak gasplarını, yaşamı dayanılmaz hale getiren ağır sömürü koşullarını ancak böyle geriletebilir.

Çünkü yaşam hakkımız mücadele gücümüz kadardır. Mücadele etmediğimiz koşulda, kimse bize yaşam hakkı tanımayacaktır.

Bunlara da bakabilirsiniz

İran’da kitleler sokakta

İran’da 22 yaşındaki genç bir kadının polis tarafından öldürülmesi, ülkede son yılların en büyük kitle …

12 Eylül ve Nevin Berktaş belgeseli…

12 Eylül’ün yıldönümünde, Nevin Berktaş ile röportaj yapıldı ve bir belgesel hazırlandı. Oda TV’nin hazırladığı, …

12 Eylül ve sonrası değerlendirme söyleşileri…

12 Eylül Askeri Faşist Darbesi sonrasında, adaletsiz geçen 42 yılın ardından, Devrimci 78’liler Federasyonu’nun katılım …