Savaş-devrim ilişkisi üzerine…

Lenin, yaklaşık 100 yıl önce, kapitalizmin emperyalizme evrildiği dönemin başlarında, yaşadığımız dönemin tanımını yapmış, adını koymuştu: ‘Çağımız, emperyalizm ve proleter devrimleri çağıdır.’ 1917 Ekim Devrimi,  birbiriyle çelişen ama aynı zamanda bir bütünlük oluşturan ‘emperyalizm’ ve ‘devrim’ kavramlarını yan yana getirdi ve çağın adını somut bir gerçeklik olarak da ortaya serdi.

Emperyalizm, kapitalizmin son aşaması, onun çürüyen, can çekişen halidir. Aynı zamanda yeni bir toplumsal düzenin, sosyalizmin de ebesidir. Bir kez daha diyalektiğin yasası işlemiş; ‘yeni’, eskinin bağrından doğmuş, ama ‘eski’yi aşarak, onu tarihin çöplüğüne atarak kendi yolunu açmıştı.

Emperyalist savaşlar, sistemin kendi doğasından kaynağını alan tıkanma ve çözümsüzlüklerde adeta ‘İskenderin kılıcı’ gibi kördüğümlere indirilen darbedir. Emperyalizm, kapitalizmin can çekişen, çürüyen hali ise, emperyalist savaşlar da, emperyalizmin kendi içindeki çürüme ve sıkışmasının geldiği son noktayı ifade eder. Dolayısıyla savaşlar, emperyalizmin temel özelliklerinin en bariz, en belirgin ve en çıplak haliyle kendini dışa vurduğu anlardır. Çünkü savaşlar, emperyalizmin bunalımının başka yöntem ve araçlarla çözülemez hale geldiği aşamadır artık. Kapitalist-emperyalist sistem, böyle dönemlerde tam bir çözülme ve yıkım yaşar. Onun içindir ki, emperyalist bunalım ve onun sonucu ortaya çıkan savaşlar, devrimin nesnel koşullarını olabilecek en elverişli hale getirir. Ve böylece emperyalizm-devrim ilişkisi, emperyalist savaşlarla birlikte çok daha net ve çok daha somut bir hale bürünür. Yaşanan iki büyük emperyalist paylaşım savaşı, bunu teorik bir doğru olmaktan çıkarıp, pratik olarak da göstermiştir.

Bunalım ve savaş, savaş ve devrim ilişkisini anlayabilmek için, tarihsel gelişmelere bakmak yeterlidir.

Kapitalizmin genel bunalımı, birinci emperyalist paylaşım savaşını başlattı. Ve bu dönem, Sovyetler Birliği’nin kapitalist sistemden kopmasıyla sonuçlandı. Bu, kapitalizmin genel bunalımının ilk aşamasıydı. İkinci emperyalist paylaşım savaşı dönemi, kapitalizmin genel bunalımının ikinci aşamasıydı. Ve özellikle de Avrupa ve Asya’daki halk demokrasisi ülkelerinin kapitalist sistemden kopuşuyla sonuçlandı.

İki emperyalist paylaşım savaşı arasındaki devrede, sosyalist toplum sistemi dünya nüfusunun yüzde 8’ini oluşturan tek bir ülkeyle temsil ediliyordu. İkinci emperyalist paylaşım savaşından sonra, demokratik halk devrimlerinin zafer kazanması sonucunda bir çok Avrupa ve Asya ülkesi, kapitalist-emperyalist sistemden koptu. Böylece II. Emperyalist paylaşım savaşı sonrası kapitalist-emperyalist sistemden kopuş, dünya nüfusunun yüzde 35’ini oluşturdu. Bir başka ifade ile birinci emperyalist savaş sonrasında sosyalist kamp, dünyanın altıda birini kapsarken ikinci emperyalist savaştan sonra, bu oran, dünyanın üçte birine ulaştı.

Savaş, devrimci durumu olgunlaştırmış ve bu durumu doğru değerlendiren ülkelerde devrimlere yol açmıştı. Ama aynı zamanda bu devrimler, emperyalist savaşların panzehiri olmuşlar, savaşın bitmesinde çok önemli bir rol oynamışlardır. 1905 Rus-Japon savaşı, Rusya’da 1905 devrimini tetiklerken, 1905 devrimi, bu savaşın sonlanmasını hızlandırmıştır. Keza birinci emperyalist savaş sürecinde patlak veren 1917 Ekim devrimi, Çarlık Rusya’sını yerle bir ederken, Rus-Alman savaşına da noktayı koymuştur. Sadece o kadar da değil. Çarlık Rusyası ile diğer emperyalistlerin gizli anlaşmalarını deşifre ederek, onların gerçek niyetlerini ve planlarını da ortaya dökmüştür. Bunların içinde emperyalistlerin Ortadoğu’yu kendi aralarında paylaştıkları ünlü ‘Skyes Picot’ anlaşması vardır ki, bu gizli anlaşmanın açıklanması, emperyalistleri zor duruma sokarken, Ortadoğu halklarında yeni direnişleri de mayalamıştır. Türkiye’nin cılız bir anti-emperyalist nitelik taşıyan ulusal kurtuluş savaşında bile Ekim devriminin yarattığı ortamın ve esinlendirici rolünün etkisi büyüktür.

Benzer örnekler ikinci emperyalist paylaşım savaşı için de verilebilir. Başta sosyalist SSCB’nin Hitler Almanyası’nı dize getiren büyük direnişi olmak üzere Avrupa’da, Asya’da patlak veren devrimler, bir çok ülkede komünist ve devrimcilerin savaşa karşı yükselttiği ayaklanmalar, partizan savaşları, ulusal kurtuluş hareketleri vb. ikinci emperyalist paylaşım savaşının da sonunu getirmiştir. Aksi halde savaşın ne kadar uzayacağını ve daha ne büyük tahribatlara yol açacağını kestirmek güçtür.

İki büyük emperyalist paylaşım savaşında olduğu kadar bölgesel savaşların sonlanmasında da devrimlerin, ulusal ve toplumsal kurtuluş hareketlerinin belirleyici rolünü görmek mümkün. Bunların en ünlüsü hiç kuşkusuz Vietnam devrimidir. Hem de dünyanın en büyük askeri gücüne sahip olan Amerika’yı dize getirmiştir Vietnam. Buna, Asya ve Latin Amerika ülkelerinde patlayan diğer devrimleri de eklemek gerekir.

Bütün bunlardan dolayıdır ki “ya devrimler savaşları önler, ya da savaşlar devrimlere yol açar” tespiti, sadece siyasal bir doğru değil, bu tarihsel olayların pratik olarak da kanıtladığı somut bir gerçektir.

Her bunalım ve savaş, devrimlere yol açar mı?

Her iki emperyalist savaş döneminde patlak veren devrimler, kapitalist-emperyalist sistemin bunalımını daha da arttıran faktörler olmuştur aynı zamanda. Zaten emperyalist savaşlar, kapitalist sistemi, içine düştüğü genel bunalımdan kurtarmak şöyle dursun, aksine bu bunalımın derinleşmesine, şiddetlenmesine ve yeni bir devreye girmesine sebep olurlar. Devrimler, hem bu durumun bir sonucu, hem de varolan bunalımın daha da derinleşmesinin en önemli faktörüdür.

Ancak buradan, otomatik olarak her emperyalist bunalımın savaşa, her savaşın da devrime yol açacağı gibi bir yanılgıya düşülmemelidir. Bunalım ve savaşlar, devrimci durumun olgunlaşmasını, devrim için uygun nesnel koşulları yaratır. Fakat devrimi gerçekleştirmek için tek başına bu ‘nesnellik’ yetmez. Bunun ‘öznel’ faktörle tamamlanması, başta komünist-devrimci partiler olmak üzere kitlelerin bilinç ve örgütlülüğünün, bu elverişli ortamdan yararlanabilecek düzeyde olması gerekir.

“ Bu durum uzun süre devam edecek mi? Daha ne kadar ağırlaşacak? Bir devrime yol açacak mı?” sorularına Lenin’in verdiği yanıt şudur: “Bunu ne biz bilebiliriz, ne de başkaları. Bunun yanıtı ancak ileri sınıf proletarya tarafından, devrimci duygunun gelişmesi ve devrimci eyleme geçiş sırasında edinilen deneyim ile verebilir. Bu bakımdan ‘hayaller’ ya da bu hayallerin reddedilmesi üzerine bir şey söylenemez. Çünkü hiçbir sosyalist şimdiye kadar (bundan sonrakinin değil de) bu savaşın, (yarınkinin değil de) bugünkü devrimci durumun bir devrime yol açacağını güvence altına alamamıştır. …Bütün sosyalistlerin tartışma götürmez temel görevi, bir devrimci durumun bulunduğunu yığınlara anlatmak, proletaryanın devrimci bilincini ve azmini uyandırmak, onun devrimci eyleme geçmesine yardımcı olmak ve bu amaçla devrimci duruma elverişli örgütler kurmaktır.” (Lenin Sosyalizm ve savaş sf: 105)

Benzer şekilde, emperyalist krizlerin ve savaşların kendiliğinden devrime yol açacağı beklentisinde olanlara da şöyle seslenir: “Bu bir hatadır. Çıkar yolu olmayan durumlar yoktur. Burjuvazi aklını kaybetmiş bir haydut gibi davranmaktadır; hata üstüne hata yaparak durumu ağırlaştırıp kendi mahvını hızlandırmaktadır. Bu bir gerçektir. Ancak küçük tavizler sayesinde sömürülenlerin bir kısmının hareketini ya da ayaklanmasını bastırabilme, sömürülenlerin bir azınlığını uyutabilme şansının hiç olmadığını ‘ispatlamak’ mümkün değildir. Önceden ‘mutlak’ olanaksızlığını ‘ispat’ etmeye çalışmak bilgiçlik, gevezelik ya da kelime oyunu yapmak olur. Bu soruda ya da buna benzer sorularda sadece pratik gerçek ‘ispatı’ verebilir. Burjuva rejimi bütün dünyada derin bir devrimci kriz geçirmektedir. Şimdi ise, devrimci partilerin, pratiği ile bu krizi devrimin zaferinin yararına kullanabilmek için yeteri kadar bilinçli ve örgütlü, sömürülen kitlelerle bağları olduğunu, karar alabilme yeteneğinde olduklarını ve neyi nasıl yapacaklarını bildiklerini ‘ispatlamaları’ gerekir.” (III. Enternasyonal Konuşmaları Sf 47-48)

Gerçekten ML ve devrimci olan parti ve örgütler, devrimci durumun olgunlaştığı kriz ve savaş dönemlerini, devrimle taçlandırabilmek için tüm güçleriyle savaşmışlardır. Ne var ki, her ‘devrimci parti’ aynı tavrı gösterememiş ve bu ‘ispatı’ gerçekleştirememiştir. Hatta kimileri, savaş döneminde ‘sosyal-şoven’ bir karakter kazanarak karşı-devrimci bir rol oynamıştır. Onun içindir ki, komünist ve devrimci partiler, sadece emperyalistlere ve kendi egemen sınıflarına karşı da değil, barış çağrıları yaparak savaşın durdurulabileceğini vaaz eden reformistlerden, ‘vatan savunması’ adı altında kendi burjuvazisinin çıkarlarını savunan ‘sosyal şoven’lere kadar geniş bir yelpaze ile savaşmak durumunda kalmışlardır.

Bu öylesine önemli ve keskin bir savaşımdır ki, uluslararası komünist ve devrimci harekette yeni bir saflaşmayı, bir yol ayrımını getirmiştir. Çünkü, Lenin’in de belirttiği gibi, “bireylerin yaşamındaki ya da ulusların tarihindeki her bunalım gibi, savaşlar da bazı kişi ve örgütleri baskı altına alır, ezer, bazılarının da gözünü açar, çelikleştirir ve ileri fırlatır.” Birinci emperyalist savaş, komünist ve devrimci hareket açısından tam da böyle bir durum yaratır. Hem de yeni bir enternasyonalin doğuşunu yaratacak kadar… II. Enternasyonalin savaş sırasındaki ‘sosyal şoven’ tutumuna karşılık, başını Roza Lüksemburg, Karl Liebnecht, Lenin gibi devrimci Marksistlerin çektiği, III. Enternasyonalin temelleri, bu saflaşmanın üzerinden atılır. Saflaşma ve kopuş, ideolojik-siyasal-örgütsel alanlarla sınırlı kalmayıp isime kadar uzanacaktır. O güne dek ‘sosyal-demokrasi’ adıyla anılan tüm komünist ve devrimciler, kendilerini isim olarak da ayırırlar. Lenin’in ‘sosyal-demokrasi’yi ‘kirli gömlek’ olarak niteleyip partisinin adını ‘komünist’ olarak değiştirmesi de bu sürecin bir sonucudur.

 

Savaşa karşı devrimci tavır

İlk emperyalist paylaşım savaşı tehlikesinin belirginleştiği 1900’lü yılların başından itibaren savaş ve savaşa karşı alınacak tutum, komünist hareketin de gündemine girdi. Savaş tehlikesi yaklaştıkça, bu konudaki görüşler daha da netleşmeye başladı ve saflaşmanın ilk belirtileri ortaya çıktı. Başını Kaustky’nin çektiği, II. Enternasyonal partilerinin önemli bir kısmı, kendi burjuvalarının safında yer almayı savunurken, Bolşevik Partisi ve çeşitli partiler içinde bulunan bir çok devrimci, ‘savaşa karşı savaş’ ekseninde birleşti. Bu muhalif devrimci grupların, ekseriyeti gençlik örgütleriydi. Oportünist parti yönetimleriyle ciddi bir mücadele başlatan bu gençlik örgütleri, ilk komünist gençlik enternasyonalini de bu süreç içinde oluşturdular. Gençlik enternasyonaline giden yolda gerçekleşen uluslararası toplantılar, Roza, Liebnecht ve Lenin’in de desteğiyle savaşa karşı devrimin kürsüsü, sesi oldu.

Daha 1907’de Stuttgard’ta yapılan ‘Uluslararası Gençlik Konferansı’nda bu konuda alınan karar şöyledir:

Bir savaş patlak vermekle tehdit ettiğinde, taraf ülkelerdeki emekçi sınıfları ve onların parlamenter temsilcileri, sınıf mücadelesi ve genel siyasi durumun keskinleşmesine göre doğal olarak değişen kendilerine en etkili görünen araçları kullanarak savaşın patlak vermesini engellemek için her şeyi yapmakla yükümlüdür. Eğer savaş buna rağmen çıkacak olursa, onun hızla bitirilmesinden yana olmak ve savaşın neden olduğu ekonomik ve siyasi krizden halkı uyandırmak için yararlanmak ve böylece kapitalist sınıf egemenliğinin ortadan kaldırılmasını hızlandırmak yükümlülüktür.” (Komünist Gençlik Enternasyonali Tarihi cilt 1 sf: 44)

Komünistler, daha birinci emperyalist paylaşım savaşı başlamadan çok önce, savaşa karşı duruşlarını çok net olarak ortaya koydular. II. Enternasyonal partilerinin, emperyalist ülkelerde artan militarizme ve savaş hazırlıklarına karşı ortaya attıkları ‘silahsızlanma’, ‘vatan savunması’ gibi işbirlikçi teorilerini ise yerle bir ettiler. Aksine ‘daha fazla silahlanma’ ve ‘emperyalist savaşı iç savaşa çevir’ şiarlarıyla görüşlerini daha da ileri taşıdılar. Ve en özlü haliyle savaşa karşı duruşlarını şu üç noktada topladılar. Birincisi; her savaşın sınıf karakterini ayırt etmek, emperyalist savaşı iç savaşa dönüştürmek, fakat devrimci savaşları desteklemek (ezilen ulusların savaşları, sosyalist ülkelerin kapitalist ülkelere karşı savaşları, kapitalizme karşı iç savaş) İkincisi; proletaryayı silahlandırmak, – burjuvaziyi silahsızlandırmak. Üçüncüsü, emperyalist orduya karşı kızıl ordudan yana olmak.

Ancak bu temelde emperyalist savaşa karşı mücadeleyi proleter devrimle somut bir şekilde bağlayarak sosyalizmin zaferini sağlayabileceklerini ve bütün savaşların, genel olarak kapitalist-emperyalist sistemin ortadan kaldırılmasının ancak böyle mümkün olabileceğini tüm dünyaya duyurdular. Bu, burjuvaziyle işbirliği teorilerine karşı proleter enternasyonalizmin yükselen sesiydi.

“Meselenin özü şu ki,-diyordu Lenin– korkunç emperyalist savaş zamanında gerçek enternasyonalist olmak kolay değildir. Bu tür insanlar çok az, ama sosyalizmin geleceği sadece onlardır.”

Gerçekten de o dönem, sadece emperyalizme ve kendi burjuvalarına karşı mücadele etmek değil, uluslararası devrimci hareket içinde önemli bir yeri olan Kaustky, Plehanov gibi eski marksistlerin yaydığı sosyal-şoven zehre karşı durabilmek, onlara karşı da bayrak açabilmek gerekiyordu. İşin daha da zor olan yanı buydu. Geçmişin saygın marksistleri, savaş ortamında kendi burjuvazisinin safına geçmiş, işçi sınıfına en büyük ihaneti yapmışlardı. Hatta öyle ki, Rusya’ya marksizmi ilk taşıyan Plehanov, Çarlık’ın ordusuna yazılıp Almanya’ya karşı savaşmak istediğini söylüyor ama yaşı buna elvermediği için hayıflanıyordu. Başında Kautsky’nin bulunduğu Alman sosyal-demokrat partisi, savaşa karşı olan yoldaşlarının, parlamentodan atılması ve hapis cezasıyla çarptırılması için gerici partilerle birlikte oy kullanıyordu. Kaustky’nin Lenin tarafından ‘hain’ olarak damgalanması ve tarihe ‘dönek Kautsky’ olarak geçmesi bundandır. Onun savaş gibi devrimler için en elverişli olan ortamda burjuvaziye sunduğu hizmet, paha biçilmez ölçüdedir. Aynı şekilde devrim ve sosyalizm davasına verdiği zararın haddi hesabı tutulamaz. Roza Lüksemburg ve Karl Liebnecht’in Alman devleti tarafından hunharca katledilmesinde bile onun payı vardır.

“Bütün dünyadaki sosyalistler arasında bir bölünme var; bazıları bakanlık koltuklarında, bazıları hapishanede.” diye çok çarpıcı bir biçimde tanımlıyordu Lenin, o dönemi ve o dönemki devrimci hareketin durumunu. ‘Almanya’da istisnasız bütün sosyalistler savaştan yana; yalnızca Liebnecht savaşa karşı.’ diyenlere ise, “Buna derim ki; bu tek adam, Liebnecht, işçi sınıfını temsil ediyor. Herkesin umudu yalnız onda, onu destekleyenlerde…” karşılığını veriyordu. “Dünyada bazı sosyalistler savaş hazırlığını savunurken, bazıları da  Amerikan işçileri arasında çok tanınan ve sevilen (Amerikan Bebel’i) Eugene Debs gibi ‘Savaş için tek kuruş vermektense kurşunlamayı yeğ tutarım, bütün ülkelerde kapitalistlere karşı bir proletarya savaşında dövüşmeye hazırım’ diyor. …Biz proletarya devrimini savunuyoruz; bu, uğruna yüzlerce insanın sehpaya ve onbinlercesinin de zindanlara gittiği tek gerçek davadır. Hapse atılan bu sosyalistler gene de bir avuçtur, işçi sınıfı onlarla birliktedir, ekonomik gelişmenin gidişi, onları haklı çıkartacak yöndedir.”  (Lenin, Sosyalizm ve savaş- sf:135 )

Lenin,  Kaustky gibi savaşta kendi burjuvazisinin yanında yer almayıp enternasyonalist bir tutum sergilediği için, Çarlık tarafından ‘Alman ajanı’ olmakla bile suçlandı. Ama -yıllar sonra da söylendiği gibi- birinci emperyalist savaş döneminde, Kautsky’nin başını çektiği Alman sosyal-demokratları, kendi burjuvazilerine nasıl hizmet edeceklerini, Alman devletini nasıl kurtaracaklarını düşünürken, Rus bolşevikleri, ‘bu devleti nasıl yıkarız’ın derdindeydi ve ona karşı savaşı yükseltiyorlardı. 1917 yılında gerçekleştirdikleri devrimle de sadece kendi ülkeleriyle sınırlı kalmayıp tüm dünyayı sarsan bir çığır açtılar. Emperyalist savaşa karşı tek yolun, devrim ve sosyalizm olduğunu pratik olarak da kanıtladılar.

O günlerde son derece sınırlı sayıda olan savaşa karşı devrimci duruş sergileyenler, tıpkı Lenin’in kehanetinde olduğu gibi, yalnızca onlar geleceği temsil ettiler ve herkesin umudu oldular.  ‘Emperyalist savaşı iç savaşa dönüştür’ şiarı, çok değil savaşın ikinci yılında gerçek olmaya başladı.

1916  yılı, savaşa karşı ilk devrimci ayaklanmaya tanık oldu. Dublin ve İrlanda’nın diğer bölgelerinde işçiler ve emekçiler, devrimci Connolly’nin önderliğinde, emperyalist savaşa ve baskıya karşı ayaklandılar. Bu ayaklanma, büyük devrimlere yol açacak olan uzun bir ayaklanma hareketleri zincirinin ilk halkasıydı. Almanya’da Liebnecht’in önderliğinde işçiler ve gençler 1 Mayıs 1916’da sokaklara çıktılar. Aynı yıl Almanya’da cephane işçileri grevi oldu. 1916 yazında  Alman filosunda bahriyeli ayaklanması patlak verdi. Avusturya-Macaristan ordusunda dağılma belirtileri arttı ve sadece ulusal nedenlere değil, aynı zamanda kitlelerin savaş yorgunluğuna da dayanan isyanlar görüldü.

Ve Rus devrimi savaşın yazgısını belirledi. Devrimci hareket bütün ülkelerde hızla yükseldi. En çok da emperyalizmin savaşta yenilgilere uğradığı yerlerde. 1917 yılında Fransa’da bir tümen tümden ayaklandı ve kızıl bayraklar altında Paris üzerine yürüdü. İtalya’da sanayi şehirlerinde sokaklarda büyük kitle mücadeleleri oldu. Ocak 1918’de, Almanya ve Avusturya-Macaristan’da kitle mücadeleleri hızla arttı ve Rus devriminden bir yıl sonra Almanya ve Avusturya-Macaristan’da da devrim patlak verdi.

Böylece savaşın sonunda, devrimci marksistlerin şiarı olan ‘emperyalist savaşı iç savaşa dönüştürme’ şiarı, üç büyük emperyalist imparatorlukta gerçek haline geldi ve devrimci dalga bütün ülkeleri sardı.

Birincisinden 20 yıl kadar sonra emperyalistlerin ikinci paylaşım savaşı hazırlıkları başladığında, tüm dünya devrimci ve komünist hareketinin ilkine göre perspektifi çok daha net, önü çok daha açıktı. Hepsinden önemlisi, SSCB gibi güçlü bir sosyalist ülkeye, devrim deneyimlerine sahipti. Bu ayrı bir güç ve güven veriyordu. Onun içindir ki, emperyalistlerin en büyük amacı, o dönemin tek sosyalist ülkesi SSCB’yi ortadan kaldırmak oldu. İngiltere ve ABD, Almanya’yı SSCB’ye saldırması için her yolu denedi. Almanya, Sovyetler Birliğine saldırdığında ise tüm emperyalistler, SSCB’nin Nazi Almanyası’nın ünlü ‘yıldırım savaşa’ ile –diğer ülkeler gibi- birkaç ay içinde düşeceğini umut ediyor ve büyük bir heyecanla bu sonu bekliyorlardı. Ama Sovyet halkının büyük direnişi karşısında kısa sürede yanıldıklarını anladılar. Çeşitli milliyetlerden oluşan Sovyet halkı, tek bir yürek halinde aylarca, yıllarca savaştı. Ta ki 1945 Nisan’ında Nazileri Berlin’e sürene dek…

Sovyetler Birliği’nin direnişi, emperyalist işgal altında bulunan tüm ülkelerde varolan direniş hareketlerini daha da ateşledi. Daha savaşın başında Stalin, “Bu savaşın sonucunu yalnız silah gücü değil, bütün dünyanın bir cephe halinde birleşmesi belirleyecek” demişti. Öyle de oldu. Dünyanın dört bir yanında faşizme ve emperyalist savaşa karşı mücadele yükseldi. Arnavutluk, Bulgaristan, Romanya, Yugoslavya, Çekoslovakya, Polonya, Macaristan vb. bir çok Avrupa ülkesinde yükselen direniş devrimlerle taçlandı. Yanı sıra, Asya’da dünyanın en büyük nüfusuna sahip Çin başta olmak üzere bir çok ülkede devrimler patlak verdi.

Böylece emperyalizm, bir kez daha kaldırdığı taşı ayağına düşürdü. İlkinde, dünyanın altıda birini, ikincisinde üçte birini kaybetti. İçine düştüğü ekonomik krizden kurtulmak şöyle dursun, çok daha derin yeni krizlere yuvarlandı. Kapitalist-emperyalist sistem bunalım içinde kıvranırken, başta SSCB olmak üzere demokratik devrimini yapan ülkeler, planlı ekonomileriyle hızla toparlandılar. Hem de savaşın verdiği onca yıkıma rağmen… Sadece Sovyetler Birliği’ndeki rakamlar, bu gerçeği görmeye yeter. Savaşta yirmi milyonu aşkın insanı yitirmişlerdi. 1700 kent 27 bin köy büyük ölçüde harabedilmiş, 38 bin 500 mil demiryolu darmadağın olmuştu. Madenler, barajlar, sanayi kuruluşları yıkılmış, milyonlarca büyük ve küçük baş hayvan kesilip götürülmüştü. Savaşın en büyük tahribatını yaşayan bu ülke, savaş sonrası uyguladığı beş yıllık planla, rekor üzerine rekor kırıp 1950’de savaş öncesi durumdan çok daha iyi duruma geldi.

Bir kez daha sosyalizm kazanmış, bunalımların ve savaşların tek panzehiri olduğunu ispatlamıştı.

***

Bugün tüm insanlık, yeni bir emperyalist savaşla karşı karşıya. Bir yandan iki büyük savaşın tecrübe ve birikimine sahip, ama öte yandan özellikle ‘90’lardan bu yana revizyonist blokun da çökmesiyle yoğun bir bombardıman altında. Ne dayanacağı, güç alacağı sosyalist bir ülke var, ne de enternasyonal gibi uluslararası birliği. Bu açıdan handikapları oldukça fazla.

Kuşkusuz daha önceki savaşlarla kıyaslanmayacak avantajları da yok değil. Yeni emperyalist savaş öncesi başlayan ‘anti-kapitalist’ gösteriler, savaş tehlikesinin artmasıyla birlikte ‘anti-savaş’ gösterilerine dönüştü. Özellikle Irak savaşı öncesi tüm dünyada yükselen savaş karşıtı hareket, daha önceki dönemlerle kıyaslanmayacak bir boyut kazandı. Bu, her iki emperyalist savaşta insanlığın yaşadığı yıkımın ve ona karşı verdiği mücadelenin imbiğinden süzülen tarihsel bilincin bir ürünüydü. Ancak her fırsatta yinelediğimiz gibi, bu hareket, hem siyasal hem sınıfsal zayıflıkları da içinde taşıyordu. En başta ML devrimci bir önderlikten yoksunluk ve işçi sınıfının katılımdaki düşüklüğü, hareketin en büyük eksikliği olmaya devam etti. Böyle olunca, savaş karşıtı hareket, ağırlıklı olarak reformist ve küçük-burjuva kesimlerin önderliğinde yürüdü. Bu, savaşa karşı mücadelenin olması gereken keskinlikte ve ufuk açıklığında yürütülmesini engelledi. Ve halen aşılması gereken bir eşik olarak duruyor.

En başta ABD’nin başlattığı bu yeni emperyalist savaşı, Irak ve Ortadoğu ile sınırlamanın etkileri görülüyor. Ülkemizde savaş karşıtı mücadelenin önemli bir merkezi haline gelen ‘koordinasyon’ da kendini Irak’la sınırlamış, adını bile “Irak’ta Savaşa Hayır Koordinasyonu’ koymuştu. Bu sınırlılık, savaşın Irak ayağının bitmesiyle onu işlevsiz kılmış ve varlığı tartışma konusu yapmıştı. Buradan da görüleceği gibi, emperyalist savaşı kavrama, kapsamını ve sonuçlarını algılamada ciddi bir eksiklik var. Komünistlerin üzerinde ısrarla durduğu yeni emperyalist savaşın niteliği, altında yatan nedenler ve olası sonuçları, başta devrimci kesimler olmak üzere savaş karşıtlarınca yeterince anlaşılabilmiş değil. Bundan dolayı emperyalist savaş üzerine yapılan tespitleri yeniden yeniden işlemek, her yeni gelişmeyi bu bakışaçısıyla yeniden yorumlamak ve dünya komünist-devrimci hareketin savaşa dair deney ve birikimlerini ortaya çıkarmak vazgeçilmez görevlerimiz arasındadır.

Savaş devam ediyor… Irak sonrası durgunluk, ABD’nin yeni planlarını yaşama geçirmek için verdiği kısa bir moladan başka bir şey değildir. Kaldı ki bu süre içinde, Filistin ve Kürdistan’la ilgili ‘yol haritaları’ çiziliyor, Suriye ve İran’a dönük tehditler arttırılıp saldırının zemini hazırlanıyor. Emperyalizm ve işbirlikçileri, ulusal ve toplumsal hareketleri her yönden kuşatmanın hesaplarını yapıyorlar. Bu hareketlere  ‘silahsızlanma’yı, işçi ve emekçilere köleliliği dayatıyorlar. Kısaca emperyalistler ve işbirlikçi egemen sınıflar, durmuyorlar. Devrim cephesinin de buna göre konumlanması, bugüne dek yürütülen mücadeleden dersler çıkarıp eksikliklerini hızla tamamlaması gerekiyor. Bir yandan varolan örgütlülüklerin dağılmasına izin vermezken, bir yandan da bağımsız faaliyetler ve eylemlerimizle savaşa karşı mücadeleyi  ML bakışaçısıyla  geliştirmek, varolan örgütlülükleri, daha işlevli, daha aktif hale getirmek görevleri önümüzde duruyor.

Bugün tüm dünyada, emperyalist savaşa karşı devrim ve sosyalizmin tek çözüm yolu olduğu fikri, giderek daha fazla güçleniyor ve yaygınlaşıyor. Gerek bunalım ve savaş ortamının oluşturduğu elverişli nesnel koşullar, gerekse kitlelerde artan devrim-sosyalizm özlemi, komünist ve devrimciler tarafından iyi değerlendirilmeyi bekliyor. Tıpkı birinci ve ikinci emperyalist savaşta, komünist ve devrimcilerin yaptıkları gibi.

Sonuç olarak, kapitalist-emperyalist sistemi, bunalımları ve savaşlarıyla birlikte tümden ortadan kaldırmak, tüm insanlığın çektiği acı ve ızdırabı dindirmek, sömürü ve zorbalığa son vermek; kitlelerle kucaklaşmış ML bir öncülüğü şart kılıyor.

 

Savaş ve devrimci duruş

“Sermayenin egemenliği devrilmedikçe ve devlet erki başka bir sınıfa, proletaryaya geçmedikçe, emperyalist savaş dışına çıkılamaz, şiddete dayanmayan demokratik bir barış elde edilemez” diyor Lenin.

Proletarya iktidara gelmedikçe, emperyalistlerin doymak bilmez kar hırsı, sömürü ve talan politikası sürecek, dünyanın savaşlar yoluyla yeniden ve yeniden paylaşılmasının sonu gelmeyecektir…

Biz devrimci ve komünistler olarak, bugün bir ikilemle karşı karşıyayız: Ya bu savaşın yarattığı olanakları doğru bir biçimde değerlendirerek, önceki iki emperyalist paylaşım savaşında olduğu gibi devrim ve sosyalizm savaşını zafere taşıyacağız; ya da ağır ve tahripkar bir yenilgi alarak kitlelere karşı görevlerimizi yerine getirememenin tarihsel sorumluluğu altında ezileceğiz.

Spartakistlerin önderi Roza Lüksemburg’un dediği gibi: “YA BARBARLIK İÇİNDE YOK OLUŞ YA SOSYALİZM!” (…)

Emperyalist savaş mutlaka önlenmelidir. Ancak ‘savaşa hayır’ demek yetmeyecektir. Yağmacı, halkların düşmanı emperyalistllere  karşı, devrimci bir savaşım çağrısı olmaksızın savaş karşıtlığı yerini bulmayacaktır. Savaşın kitlelerin gözünü daha hızlı açacağı ve devrimin ön koşullarını olgunlaştıracağı doğrudur. Ancak o aynı zamanda halkların yıkımı ve kıyımı demektir ve savaşı devrimci bir temelde değerlendirmek için ‘savaşa karşı savaşmak’ dışında bir seçenek yoktur. Tek çıkış yolu, yığınları savaşa karşı örgütlemek ve proletarya devrimine hazırlamaktır.

“Savaş ve savaşa karşı tavır sorunu, komünistlerle her türlü anti-ML akımı birbirinden ayıran en önemli konulardan biridir. Hatta denilebilir ki, her savaş ortamı, yeni saflaşmaları ve ayrışmaları getirmiş, gerçek ML’leri diğerlerinden ayıran turnusol işlevi görmüştür. Bugün de savaşa karşı alınacak tutum, varolan saflaşmayı daha da belirginleştirecek ve ‘aynıları aynı, ayrıları ayrı’ yere koyacaktır” (İhtilaci Komünist sayı:28 Eylül-Ekim 2001)

Komünistler, öncelikle haklı ve haksız savaşlar arasında bir ayrım yapmaları gerektiğini bilirler. Bu yanıyla tavırları bütün savaşlara genel olarak karşı çıkan pasifistlerden ve burjuva hümanistlerinden farklıdır. Emperyalistlerin ya da genel olarak egemen sınıfların önderliğinde ve onların çıkarlarına hizmet edecek biçimde yürütülen savaşlara kesin olarak karşı çıkarlar. Diğer taraftan, emekçi kitlelerin talepleri uğruna sömürüye ve baskıya karşı yürütülen savaşları destekler, bu savaşların devrim ve sosyalizm mücadelesine evrilmesi için her türlü yardım ve işbirliğini gerçekleştirirler.

Bugünkü savaş, emperyalist bir savaştır. Ve bizim görevimiz bütün gücümüzle savaşın sömürücü sınıfların çıkar dalaşlarına hizmet ettiğini kitlelere gösterebilmektir. Bunun için her türlü yazılı-sözlü ajitasyon-propaganda malzemesi yaygın biçimde kullanılmalıdır. Bütün tutarlı savaş karşıtlarıyla geniş eylem birlikleri, platform vb. örgütlülükler kurulmalı, en geniş kesimler savaşa karşı harekete geçirilmelidir…

Savaş, tek tek ülkelerdeki devrimci ve komünistlere, sosyalizm mücadelesi için uygun nesnel zemini hazırlar.  I. Emperyalist Savaşta, Rusya’da devrim yapılması, II. Emperyalist Savaştan sonra ise, dünyanın üçte birinin sosyalist kampa dahil olması, bu durumun çarpıcı ve somut göstergeleridir. Ancak savaş ve devrim ilişkisi, kendiliğinden kurulan ve kaçınılmaz bir ilişki değildir. I. Emperyalist Savaşta Almanya’nın devrime çok yakın olduğu düşünülüyordu, ama bu gerçekleşmedi. II. Emperyalist Savaşta Fransa başta olmak üzere pek çok ülkede komünist partilerin ve anti-faşist direnişçilerin çabalarına rağmen, mücadele, devrime kadar ilerleyemedi. Bu nedenle savaşın devrimci durumu olgunlaştırmasından hareketle kendiliğinden devrim hayali ve rahatlığına kapılmamak gerekir. Evet, devrimci durum olgunlaşır, ancak ML bir önderliğin doğru iradi müdahalesi olmadığı sürece, bunun devrime dönüşmesi ve sosyalizme geçmesini beklemek hayalciliktir.  (…)

Savaşta en güçlü olarak kullanılan demagoji malzemesi ‘ulusal onur’, ‘ulusal çıkarlar’dır. Bu kavramların ne anlama geldiği, burjuvazinin kendi çıkarlarını neden ‘ulusal çıkar’ olarak gösterme ihtiyacı duyduğu en yaygın ajitasyon propaganda araçları ve her çeşit yöntemle kitlelere anlatılmalıdır.  Bu ve benzeri her türlü sınıf uzlaşmacılığını vaaz eden teoriler ve demagojilerle kesin olarak savaşılmalı, burjuvazinin kitleleri kendisine yedekleme çabaları boşa çıkarılmalıdır.

Bizim öne çıkaracağımız şiar; proletarya enternasyonalizmidir. Diğer ülkelerdeki savaş karşıtı güçler, anti-faşistler, devrimci ve komünistlerle bağlar kurarak koordineli eylemler yapmaktır. Bunun bir diğer cephesi; ‘siperlerde kardeşleşme’ politikasıdır. Bu çalışmanın merkezinde ‘emekçi kardeşlerimizi öldürmeyeceğiz’, ‘silahları emperyalizme ve işbirlikçilerine yönelteceğiz’ politikası vardır.

Savaş koşullarında kendiliğinden patlamaların yaşanma olasılığı yüksektir. Doğru inisiyatif konulmadığında bu hareketler patladığı gibi sönebilir veya burjuvazi onu istediği kanala akıtabilir. Bu nedenle harekete doğru müdahalelerde bulunmak, büyütüp güçlendirecek araç ve yöntemleri belirlemek, koşullara uygun örgütlülükler yaratabilmek yaşamsal önemdedir.

 

Yediveren Yayınları tarafından Aralık 2003 tarihinde basılan “Emperyalist savaşın ekonomi-politiği” adlı kitaptan kısaltılarak alınmıştır.

Bunlara da bakabilirsiniz

İran’da kitleler sokakta

İran’da 22 yaşındaki genç bir kadının polis tarafından öldürülmesi, ülkede son yılların en büyük kitle …

12 Eylül ve Nevin Berktaş belgeseli…

12 Eylül’ün yıldönümünde, Nevin Berktaş ile röportaj yapıldı ve bir belgesel hazırlandı. Oda TV’nin hazırladığı, …

12 Eylül ve sonrası değerlendirme söyleşileri…

12 Eylül Askeri Faşist Darbesi sonrasında, adaletsiz geçen 42 yılın ardından, Devrimci 78’liler Federasyonu’nun katılım …