“Cehalet”e övgü

İnsan ilişkilerinde hoyratlığın, kabalığın, nobranlığın tavan yaptığı, değerler sisteminin altüst edildiği, “insanca yaşam” kavramının yerle bir olduğu bir dönemin içindeyiz. İyi ile kötü, doğru ile yanlış, erdem ile yozluk sürekli yer değiştiriyor. İnsanlığın “insanlaşması” sürecindeki gelişim düzeyi sanki tersine dönüyor; “hayvanca” yönler gün geçtikçe daha baskın hale geliyor. Yaşamı giderek daha katlanılmaz hale getiren “distopik” bir sürecin karanlığına gömülüyoruz.

 

“İnsanca yaşamak” çok zorlaştı

AKP’li yıllardaki kayıplarımızın içinde ekonomik zorluklar kadar acı veren bir diğeri, sosyolojik-toplumsal gerileyiştir. Toplum olarak hep birlikte konum-statü kaybı yaşıyoruz. Yaşam kalitemiz, insan ilişkilerimiz sadece ekonomik değil, sosyal sebeplerle her geçen gün biraz daha geriliyor.

Her kesimde bir “yurtdışına kapağı atma” özlemi ve çabası var. Avrupa’da ırkçılığın yükseldiği ve kimsenin kollarını açarak Türkiye’den gelecek göçmenleri “kucaklama” niyetinde olmadığı gerçeğini bir kenara bırakıyoruz; ama kitleler halinde ve bu kadar “tutkulu” biçimde yurtdışına gitme isteminin olağanüstü artması, durup düşünmeyi gerektiriyor. Hem de sadece yoksul kesimlerde değil, eğitimli vasıflı, orta gelirli kesimlerde de yurtdışına çıkma eğilimi oldukça yüksek. Elbette ana sebebi ekonomik krizin geldiği boyutlardır. Ama tek neden bu değil. Toplumsal atmosferdeki değişimin, gericiliğin ve şiddetin artmasının bunda önemli bir rolü var. Büyük çoğunluk daha insani yaşam ve çalışma koşulları için gidiyor, gitmek istiyor.

Şiddet kullanımı her geçen gün artıyor. “Kendinden güçsüz olan herkese” karşı şiddet kullanmak normalleşiyor. Bu nedenle kimse şiddetten muaf kalamıyor, her kesim, kendisinden bir güçlünün şiddetine maruz kalıyor. Elbette en güçsüz kesim olan kadınlar ve çocuklar en başta yer alıyor. Ancak bununla sınırlı değil, kadınların çocuklara, çocukların hayvanlara uyguladığı şiddette de bir artış var. Sonra yaşlılar… Yaşlılar, erkek, kadın, çocuk farketmeden, çevrelerindeki herkesin şiddetine maruz kalabiliyor. Erkeklerin erkeklere, kadınların kadınlara uyguladığı şiddet de son derece yaygın.

Yaşamın her alanında görülüyor bu şiddet: Trafikteki tartışmada, doktordan istenen ilaç yazılmadığında, öğretmenin öğrenciye veya veliye hoşlarına gitmeyen bir şey yapmasında, toplu taşıma araçlarında yolcuların birbirleriyle veya şoförle çıkan bir tartışmada, maçta, yolda, evde…

İnsan ilişkilerinde nitelik düşerken, iki temel kriter giderek yükseliyor: Fiziksel ve maddi güç! Ya fiziksel şiddet uygulayarak üstünlük kuruluyor, ya da para saçarak… “Güçlü” zannedilen kişilerin ne kadar içi-boş bir yaşam sürdükleri farkedilmiyor bile, ya da önemsenmiyor. “Başarı”, ne kadar para kazandığına indirgenmiş durumda. Paranın nasıl kazanıldığının hiçbir önemi yok! Her türden yolsuzluk, yandaşlık ya da dolandırıcılıkla para kazanmak meşrulaştı. Mafya ilişkileri, hayatın olağan bir parçası oldu. Çok para kazananların etrafına hemen “destekçiler” yığınağı oluşuyor. Herhangi bir “Youtuber”, saçmasapan yöntemlerle “hayran” kitlesini, takipçi sayısını artırabiliyor. Gençler, salt çok para kazanıldığı için bu saçma-bozuk-işlevsiz-amaçsız yaşama özeniyor, özlendiriliyor…

Cehalet artık kınanacak bir konu değil, hatta bir “erdem”miş gibi sunuluyor. Yandaş bir üniversite rektörü, eğitimli kişilerden korkmak gerektiğini, “cehaletin sağduyusu”nun daha kıymetli olduğunu söyleyebilmişti mesela. Cehalet bir “mutluluk” unsuru artık; “bilmemenin huzuru ve mutluluğu” teşvik ediliyor. Eğitim küçümseniyor, eğitimliler aşağılanıyor. Kriter, savunulan görüşler-tezler değil, takipçi sayısının oranı oluyor.

Dahası “cehalet” sadece eğitimsiz, yoksul kesimlerde değil, kendisini “ilerici”-“solcu” olarak tanımlayan orta kesimlerde de artıyor. “Ben artık haberlere bakmıyorum”, “Haber seyretmek bana iyi gelmiyor” diyen çok geniş bir kesim var. Gerçeklerden kaçarak “bilmemenin mutluluğu” içinde yaşamlarını sürdürmek istiyorlar. Tabii bu ne kadar mümkünse!..

Bencil insanlar sarıyor dört bir yanımızı. Sürekli tüketen, tüketime doymayan; dostluk ilişkilerini de metalaştırarak tüketen bencil insanlar. Temel motivasyonları, bireysel refah arayışı olanlar… Öyle ki, en yakınlarının üzerine basarak, ya da onları bir kenara fırlatarak kendi refahlarını kurmaya çalışıyorlar.

Üstelik “insanca” davranan, insani özelliklerini korumaya çalışanlar aşağılanıyor. Çalışkanlık, eğitim, sabır, bilgi, cesaret, dayanışma, adalet, sorumluluk, paylaşım, fedakarlık gibi özellikler küçümseniyor; “enayilik” olarak kodlanıyor. Geriye kalan tek değer ise, “güç” oluyor! Üretimden gelen güç, bilginin gücü, cesaretin gücü, insanlık değerlerinin gücü değil ama; paranın gücü, şiddetin gücü, zorbalığın gücü…

 

İnsani niteliklerle donanmak

İnsani değerlerin yozlaştırılması ve başta “para” olmak üzere yanlış unsurların baştacı edilmesi, toplumsal yaşamın niteliksizleştirilmesi, elbette sadece bugüne özgü bir sorun değil. Tarihsel gelişim içinde, toplumsal mücadelenin, sınıf mücadelesinin yükseldiği dönemlerde “yaşamak” daha “insani”, daha üretken, daha nitelikli hale gelmiş. Ancak mücadelenin geriye düştüğü her dönem, insanlar sadece ekonomik olarak değil, insani anlamında da ciddi bir kayıp yaşamışlar ve bu durum çok yönlü olarak tartışılmış.

Mesela köleci toplumun hüküm sürdüğü Antik Yunan’da, Sokrates (MÖ 469-399) şunları söylüyor: “Bilgeliğe, ruh üstünlüğüne ermeyenlerin gözleri, hayvanlarda olduğu gibi hep aşağıda, sofradadır. Yarış eder gibi karın doyururlar, sen çok yedin, ben az yedim diye itişip kakışırlar. Boynuzları ve nallarıyla birbirlerini iter karar, yine de doyuramazlar aç gözlerini. Neden? Çünkü gerçek yiyecek değildir yedikleri, doyurdukları yanları da asıl varolan, yediğini saklayabilen yanları değildir. Duydukları, zevkin kendisi değil, gölgeleri, renksiz taslaklarıdır; acıyla yanyana konmadıkça anlamı olmayan taslaklar…”

Sokrates’ten yaklaşık 1100 yıl sonrasında, Rönesans’ın büyük düşünürü Erasmus, 1509 yılında yazdığı “Deliliğe Övgü” adlı eserinde, güçlüye yamanmaya çalışanlar, değerler sistemi bozulmuş olanlar için şunları söyler: “Sıradan insan sadece maddi olana hayranlık besler, sadece maddi olanın gerçek olduğunu sanır. Çünkü sıradan insan önceliği paraya pula, sonra bedensel zevklere verir!”

“Başarı”nın tek ölçütünün “para” olduğunu zannedenlere karşı Engels’in söyledikleri de son derece vurucudur: “Para her kapıyı açar, ama kilitleyemez!”

Maddi güç ve bireysel refah arayışlarının artışı, bireysel şiddetin pervasızlaşması gibi unsurlar, insanın “hayvan” yanını temsil eder. “Hayvan” kelimesi bir hakaret değil, doğadaki canlıların evriminin bir aşamasıdır; beynin sadece “beslenme, hayatta kalma, düşmanı yoketme” gibi güdülere sahip olduğu aşamadır bu.

Evrim sürecinin ilerleyen bir aşamasında ise, beyin yapısı değişen, “üretmeye” ve “düşünmeye” başlayan canlının, “insanlaşma” süreci başlamıştır. Bu ikisi, üretme ve düşünme faaliyeti, insanı doğadaki diğer bütün canlılardan, hayvanlardan ayıran unsurdur. Filozoflar “insan, düşünen hayvandır” demişlerdir; komünistler ise, “insan, üreten hayvandır” diyerek, hayvanla insan arasındaki asıl farkı ortaya koymuşlardır. Komünistler, “düşünce”nin üretimle olan bağını, maddenin düşünceyi belirlediğini vurgulamak için bu tanımı yapmıştır. Sonuçta insan, sadece güdüleriyle değil, üretim içindeki yeriyle, yaşadığı topluma kattıklarıyla ve onların oluşturduğu değerler sistemiyle farklılaşmıştır.

Ve bu süreç ilerledikçe, “insan” olmak; bir değerler sistemi oluşturması, bilime önem vermesi, tüketimden çok üretime odaklanması vb. unsurlarla tanımlanır.

 

AKP’li yıllarda toplumsal gerileme

AKP döneminden önce de, sınıflı toplumlarda “olağan” olan pek çok sorunu yaşıyorduk elbette. Sömürünün varolduğu her sistemde, insanın sadece bedenini-emeğini değil, bilincini de sömüren yöntemler, toplumsal bozulmaya yol açar. Ancak AKP dönemi bunun ayyuka çıktığı bir dönem oldu. İnsani özelliklerin sistemli bir biçimde bozulması, toplumun yozlaşması, ilişkilerin hoyratlaşması, insanların bireyselleşmesi vb. çok yönlü bir sosyolojik saldırıya maruz kaldık. 20 yıl boyunca hayatımız ve yaşam alanlarımız bu saldırı altında deforme edildi ve pek çok kesimi, “bu ülkede yaşanmaz artık” dedikleri noktaya getirdi. Neydi bu saldırılar?

 

Birincisi “eğitim” alanı bir çok açıdan tarumar edildi. Eğitim sistemi bu süreçte ciddi bir nitelik kaybı yaşadı. Bilime uzak, dinci-gerici ideolojinin bütün derslere yedirildiği, niteliksiz, içi boş bir müfredat oluşturuldu. Evrim teorisi derslerden çıkarıldı, dini eğitim matematik gibi derslerden daha önemli hale getirildi. Matematik, fen bilimleri gibi derslerin içeriği boşaltıldı, hayatla bağı kopartıldı. Felsefe, mantık gibi, öğrencinin hayat karşısındaki duruşunu değiştirecek dersler; müzik, resim gibi kişiliğini zenginleştirecek dersler; beden eğitimi gibi fiziksel gelişimini güçlendirecek dersler ya kaldırıldı, ya da etkisizleştirildi.

Sadece “eğitim”in değil, “eğiticiler”in de niteliği düşürüldü. “Öğretmen olmak” eskiden “idealist” gençlerin hayali iken, AKP döneminde “iş garantisi” isteyenlerin hedeflediği bir mesleğe dönüştürüldü. (Sonrasında “iş garantisi” de kalmadı.) Ama sonuçta öğretmen-öğrenci, öğretmen-toplum ilişkisi darbe aldı. Öğretmenlerin mesleğe bağlılığı ve niteliğinin düşmesi, öğrencilerin eğitilmesini sürecini darbeledi.

Yanısıra, öğrenciler için eğitim, “sınav kazanma”ya odaklanan bir “araç” haline geldi. İlkokul eğitimi ortaokul sınavını kazanmak için; ortaokul eğitimi lise sınavını kazanmak için; lise eğitimi ise üniversite sınavını kazanmak için bir “araç”tı artık. Üniversite eğitimi de “iyi bir iş” bulmanın aracı oldu. Oysa “eğitim” bir “araç” değildir; tersten eğitilmenin kendisi bir amaçtır. Bilgi bir amaçtır; kendini ve insanlığı sürekli olarak geliştirmek bir amaçtır. Tüm bunlar, öncelikle kişinin-gencin hayata bakışını değiştirmeyi, daha donanımlı daha nitelikli olmasını sağlar; yanısıra toplumu değiştirmeyi… Sınav kazanmak, okul bitirmek, istediği işte çalışmak gibi unsurlar, bilme, öğrenme, hayata bakışını değiştirme süreçlerinin bir sonucudur; kendisi değil. Bu ilişki tersten kurulduğunda, eğitimin “eğiten” yanı ortadan kalktı; üniversite mezunu cahiller ordusu oluşturuldu. Buna bir de soru çalarak sınav kazanma, sahte diplomalarla bir yerlere gelme gibi yolsuzluklar eklenince, eğitim tamamen boş ve anlamsız bir hale geldi.

Tüm bunların sonucunda, genel olarak “eğitim”, nitelik ve birikim getirmeyen, gereksiz bir zaman kaybı olarak görülmeye başlandı.

 

İkincisi bireysel şiddet kullanımı teşvik edildi. Çok yönlü bir teşvikti bu. Hukuk mekanizması fiilen değiştirildi mesela. Kadın cinayetlerinde “cezasızlık” politikası izlendi, ev içi şiddete hapis cezası uygulanmaz oldu, trafikte bir araca saldıranlar gözaltından serbest bırakıldı, zenginlerin trafikte işlediği cinayetler örtbas edildi, karşısındakine fiziksel ve psikolojik olarak darbe vuran, belki de hayatını karartan kişiler hiçbir yaptırım görmeden hayatına devam etti. Çok güçlü bir kamuoyu baskısı oluşmadığı sürece, cinayet ve yaralama suçlarında doğru düzgün hapis yatmadan çıkmak normalleşti.

Medya, şiddet kullanımını teşvik eden bir başka araç oldu. Televizyonda yayınlanan bütün dizilerde pervasız bir şiddet uygulandı. Doğrudan şiddet konusunu işleyen mafyatik ya da militarist diziler ise, bu şiddetin açıkça övüldüğü, özendirildiği yerler oldu. Şu ya da bu nedenle şiddet uygulamayan tek bir “dizi kahramanı” kalmadı. İnternet, bu teşviki güçlendiren bir başka araç olarak kullanıldı.

“Erdoğan’ın bakan dövdüğü” konusundaki yalanlanmayan haberler, topluma örnek oluşturdu. Herhangi bir alanda “üst”ün, “ast”ı dövme “hakkı” olduğu kanıksansın istendi. Bu bir atölyedeki çıraktan, büyük bir şirketin yönetim kademelerine kadar genişletildi; işyerleri hem fiziksel hem de psikolojik şiddetin en yaygın ve rutin olarak kullanıldığı alanlar haline geldi. En hafifinden küçümseme, aşağılama, hakaret sıradanlaştı.

Şiddetin bir biçimi olan küfür de sıradanlaştı. Sadece karşısındakine tepki göstermek için değil, olağan cümleler içinde bile küfür, özellikle de “cinsel saldırı” niteliği taşıyan küfürler normalleşti; küçük çocuklar, gencecik kızlar küfür ederek kendini, büyüdüğünü, “güçlü” olduğunu kanıtlamaya çalıştı. Küfretmenin; zayıflık, yozluk, ahlaki düşkünlük ifadesi olduğu gerçeği unutturuldu.

 

Üçüncüsü metafizik, mistik, ruhani söylem ve faaliyetler güçlendirildi. En yaygın olarak görülen, tarikatların yaşamın her alanına yerleşmesi oldu. Ve bu tarikatlar asıl olarak, cinsel sömürü ve fiziksel şiddetin mekanları olarak gündemleştiler. Ancak görünmeyen ya da yeterince üstünde durulmayan bir başka yanı daha vardı. Kitlelerin yaşadıkları bütün sorunlarda, çözüm için mistik dünya anlatıları öne çıkartıldı. İtiraz etmemek, şükretmek, kaderine razı olmak gibi “tevekkül”cü yaklaşımlar yaygınlaştırıldı.

Asıl büyük tehlike ise, bu yaklaşımların, AKP’nin kontrolü altındaki dinci-gerici kesimlerle sınırlı kalmamasıdır. Son 20 yılda, kendisini laik, ilerici, solcu, aydın olarak tanımlayan çok geniş bir kesim içinde, büyülerin ya da nazarın varlığına inanmak, başına gelen her şeyi “büyük planın parçası” olarak nitelemek, rüyalardan ya da faldan medet ummak, “Budist rahip” olduğu iddia edilen şarlatanlara güvenmek, “şans”-“kader” benzeri kavramlarla konuşmak; telefonu kapatırken ya da biriyle vedalaşırken “Allah’a emanet ol” demek; “inşallah”-“maşallah” gibi dini kavramları yaygın biçimde kullanmak; sağ el-sağ ayak ritüelleri oluşturmak, “evrene mesaj göndermek” gibi davranış ve “inanış” biçimlerinde büyük bir yayılma sözkonusudur. “Haber” seyretmediği için gerçeklikten, gerçek dünyanın sorunlarından kopan kesimlerde, bu durum çok daha yaygın görülmektedir.

Muhalefet partilerinin salt “teşhir”e dayanan, “eylem” ve “çözüm” üretmeyen “muhalefet etme tarzı” nedeniyle, kitlelerdeki çaresizlik duygusu da, çareyi gerçeklik dışı alanlarda arama çabasını arttırmıştır.

Egemen din, egemen mezhep geniş kitlelerde büyük bir tepki toplasa da, bunun “karşıtı” olarak gelişen şey “ateizm” değil, “deizm” oldu. Yani dini-ruhani-mistik-metafizik her türden düşünce biçimine değil, asıl olarak AKP’nin dini yorumlayış biçimine tepki gelişti. AKP’li yıllarda metafizik-mistik düşünme ve yaşam, çok geniş kesimleri içine alacak şekilde arttı.

 

Bu durum küçümsenmemelidir. Genel olarak metafizik düşüncenin yaygınlaşması, kitlelerin kendi “kaderini” eline alma, kendi yaşam koşullarını iyileştirme, kurulu düzene başkaldırma, egemenlere karşı çıkma ve hepsinden önemlisi “sınıf bilinci”ni kazanma mücadelesinin önündeki en büyük engeldir. “İrade”nin kitlelerin kendisinde değil, “bilinmeyen” bir “yüce”nin elinde olduğu fikrinin yaygınlaşması, AKP’nin en önemli başarılarından biridir. Aynı zamanda toplumun yozlaşmasının zeminini oluşturmaktadır.

 

Dördüncüsü “ezilenlerin intikamı” adı altında nitelik ve liyakat düşmanlığı körüklendi. AKP’nin 2002’de başa geldiği ilk günlerden itibaren gizli-örtük biçimlerde ama yaygın kullandığı söylemlerden biri de “artık bizim günümüz geldi” oldu. Bunu kitle çalışmasının ajitasyon argümanı olarak kullandı. Argüman şuydu: “Toplumun yoksul ve cahil kesimleri bugüne kadar zengin ve entelektüel kesimler tarafından sürekli horlandı, aşağılandı, ‘bir yerlere’ gelme olanağı elinden alındı; şimdi bunlara son verme günü geldi!”

Bu söylem elbette ki yoksul-geri kesimlerde büyük bir yankı buldu. Tarihsel olarak yaşadıkları ezilmişliğin, horlanmışlığın “intikamını” alacak, yapılanlardan hesap soracaktı!

AKP, bu söylemi, an’daki çıkarlarına göre sürekli yeniden üretti. Mesela dışişleri bürokratlarına “monşerler” dedi; öğretmenleri-doktorları vb. “şikayet” edecek mekanizmalar oluşturdu; “profesörün benden ne farkı var” sözü nakarata dönüştürüldü; kamuda yükselmenin en önemli kriteri “başı seccadeye değmek” oldu; kitap okuyan, tiyatroya giden ortalama bir doktor, mimar bile “ülkenin elitleri”, “sosyetikler” söylemi ile “ötekileştirildi”…

Böylece, özellikle “okumuş” birisi tarafından en küçük bir “yanlış davranış”a maruz kaldığını düşünen “okumamış” kesimlerde, “sen bana böyle davranamazsın” haykırışı, “seni şikayet edeyim de gör” refleksi, saldırganlık ve şiddet alabildiğine yaygınlaştı.

“Burjuva eğitim sistemi”, doğası gereği burjuva sınıfsal ayrımları körükler, derinleştirir. Aydınların, meslek-kariyer sahibi kişilerin, “avam” gördüğü halka karşı kibirli-küçümseyici davranışları, kaynağını buradan alır. Ancak buna tepkiyle “eğitim görmüş” kişilere karşı saldırganlığın artması, başka bir savruluştur.

Burjuva toplumun bir parçası olmaya devam ettiğimize göre, burjuva eğitimin bu şekilde aşağılanmasının, güncel iki nedeni vardır: Birincisi başta AKP Genel Başkanı Erdoğan olmak üzere, AKP’nin temel kadrolarının eğitim düzeyleri (daha somut bir ifadeyle “diploma” düzeyleri) yetersizdir; bu saldırganlık, kendi kişisel duygularının da ifadesidir. İkincisi ise, AKP’nin geniş kitleleri kontrol altında tutmak, kitlelerin cehaletinden yararlanmak için ürettiği bir söylemdir. Yoksa burjuvazi, kendi kadrolarını, kendi “özel” okullarında ve son derece güçlü bir eğitimle yetiştirmeye devam etmektedir.

“Eğitim” konusu karmaşık bir konudur. Eğitimin ve bilimsel gelişmenin toplumun hizmetine sunulması, eğitimcinin de eğitilenin de kibrini, üstenciliğini giderecek tek zemindir. Bunun da sağlandığı sistem, sosyalizmdir. Herkesin eğitim alabilmesi ve bu eğitimin toplumun genel refahını yükseltmesi sadece sosyalizmde yaşama geçmiştir. Dinci-gerici, niteliksiz eğitim ise, hem eğitim göreni, hem de bundan mahrum kalanı birbirine yabancılaştırır, düşmanlaştırır. AKP’nin körüklediği, üzerine basarak kendi “yaşam” ve “iktidar” alanını genişlettiği zemin budur.

 

Yozlaşmaya karşı mücadele

Kitlelerin “cahil”liğinden, parçalanmışlığından, katmanlar arasında düşmanlıkların üretilmesinden karlı çıkanlar, egemen sınıflar ve bugün onların temsilciliğini yapan AKP’dir.

Yaşadıklarımız, sistemli bir ideolojik saldırıdır. AKP yönetimi toplumu sistemli olarak yozlaştırıp aşağıya doğru çekmekte, sorunların çözümünde tek yöntem olarak bireysel şiddet kullanımını ya da mafyatik ilişkileri teşvik etmekte, kitleleri cehaletin ve “okumuş cehaletin” karanlığında boğmakta, her geçen gün nitelik kaybını hızlandırmaktadır. Buna karşılık kitlelerin bulduğu “çözümler” ise bir başka bataklıktır: Gençler başta olmak üzere çok ciddi bir kesim, “kapağı Avrupa’ya atmaya” çalışmakta, mistik yöntemlerden medet ummakta, uyuşturucu kullanımı yaygınlaşmaktadır.

Bu durum iki taraflı olarak toplumun dokusunu bozmakta, kitlelerin daha kolay yönetilebilir, daha kolay sindirilebilir, bireysel-bencil, aciz hale gelmesine neden olmaktadır.

Oysa her konuda olduğu gibi, toplumsal yozlaşma ve çözülmenin de “ilacı” sınıf mücadelesinin yükseltilmesidir. Sadece ekonomik krizin yarattığı açlığa değil, “ruhlarımızın açlığı”na, “zihnimizin açlığı”na karşı da sınıf mücadelesine sarılmak gerekir. Sınıf mücadelesinin yükseldiği her dönemde, toplumdaki eğitim düzeyinin artması dikkat çekicidir. Üstelik böyle dönemlerde, (mesela 1970’lerde) sadece düzenin eğitim kurumlarına değil, genel olarak okumaya-öğrenmeye duyulan ilgi, kitap okuma düzeyi artmaktadır. Kitleler yaşadıkları sorunlar için aradıkları çözümleri “sınıfsal eğitim”de, sınıfsal eğitimin “bilimsel” karakterinde bulurlar. Ve sınıf mücadelesinde ortaklaştıkça, zengin ile yoksul, üniversiteli ile ilkokullu arasındaki farklar azalır; fark yaratan unsur “diploma” değil, “toplumun refahı için mücadele etme gücü” olur.

Bugün yaşadığımız çaresizliği giderecek olan şey uyuşturucu, şiddet ya da bilinmezliğe teslim olmak değil; sınıf düşmanına karşı, tüm işçi ve emekçilerin kolektif mücadelesini örgütlemektir. Bugünkü koşullarda iliklerimize kadar işlemeye çalıştıkları toplumsal cehalete ve çürümeye karşı, “nitelikli ve bilimsel eğitim”in mücadelesini vermek ve bunu her kesim için ulaşılabilir hale getirmek de öncelikli taleplerden biri olmalıdır.

Bunlara da bakabilirsiniz

İran’da kitleler sokakta

İran’da 22 yaşındaki genç bir kadının polis tarafından öldürülmesi, ülkede son yılların en büyük kitle …

12 Eylül ve Nevin Berktaş belgeseli…

12 Eylül’ün yıldönümünde, Nevin Berktaş ile röportaj yapıldı ve bir belgesel hazırlandı. Oda TV’nin hazırladığı, …

12 Eylül ve sonrası değerlendirme söyleşileri…

12 Eylül Askeri Faşist Darbesi sonrasında, adaletsiz geçen 42 yılın ardından, Devrimci 78’liler Federasyonu’nun katılım …