1 Mayıs 2022 değerlendirmeleri üzerine: SÜREÇ DEVRİMCİ ÇIKIŞLA AŞILIR!

pdd-arka-logo-1

1 Mayıs’ın nasıl geçtiği her zaman için önemlidir ve bir değerlendirme konusudur. Çünkü 1 Mayıslar varolan durumun filmini çekmekle kalmaz, önümüzdeki dönemin nasıl geçeceğine dair ipuçları sunar. O açıdan çeşitli yönleriyle değerlendirmeye tabi tutmak, her siyasal hareketin yapması gereken, olmazsa olmaz bir görevidir.

Bu 1 Mayıs’ta da öyle oldu. Hatta önceki yıllara göre üzerinde daha fazla durulduğunu, sonuçlar çıkarıldığını görüyoruz. Bu yönüyle olumlu bir gelişmeden sözetmek mümkün. Ne var ki, bu değerlendirmelerin önemli bir kısmı oldukça yüzeysel, çoğu durum tespiti yapmaktan öteye gitmiyor. Ki bu tespitlerin doğruluğu da tartışmalı. Ama daha önemlisi, “neden böyle geçti” sorusu yeterince irdelenmiyor ve böyle geçmesinde her bir kurumun kendisine düşen pay sorgulanmıyor, özeleştiri yapılmıyor. Nedenler hep kendi dışındaki koşullara, kurumlara bağlanıyor.

Böyle olunca, bir sonraki 1 Mayıs’ın daha farklı geçeceğine dair umutvar da olunamıyor. Sadece bir yıl sonraki 1 Mayıs’ın değil, önümüzdeki sürecin devrimci bir tarzda karşılanacağına dair güven duyulamıyor. Çünkü 1 Mayıs değerlendirmelerinde, varolan durumu değiştirme gücü ve iradesinden yoksun, kendiliğindenciliğin ve sürüklenişin sonuçlarını görüyoruz bir kez daha…

Elbette bu durum, son 1 Mayıs’la sınırlı değil, genel bir zafiyetin kendini 1 Mayıs’ta açık biçimde ortaya koymasıdır. Onun için Türkiye Devrimci Hareketi, 1 Mayıs’ta çekilen röntgeni iyi incelemeli, doğru teşhis etmeli, hepsinden önemlisi tedavi yol ve yöntemlerini bulup harekete geçmelidir. Aksi halde her 1 Mayıs öncesi aynı klişe argümanlarla karşılaşmaya devam ederiz; niteliksel düşüş ise derinleşerek sürüp gider…

 

Maltepe hüsranı…

1 Mayıs değerlendirmesi yapan kişi ve kurumların birleştiği temel noktanın, Maltepe mitinginde yaşadıkları hüsran olduğunu söyleyebiliriz. 1 Mayıs toplantıları başlandığı andan itibaren “bu yılki 1 Mayıs kitlesel miting olmalı” diyerek, Taksim’i tartışmaya bile yanaşmayanlar, yüzbinlerin geleceğini umdukları Maltepe mitinginde en fazla 40 bin kişinin olduğunu söyleyerek yaşadıkları hayal kırıklığını açıkça itiraf ediyorlar. (İçinde yeraldığımız İşçi-Emekçi Birliği’ndeki kurumların sözlü-yazılı açıklamalarının yanı sıra 1 Mayıs’a katılan birçok kurumun yazılı değerlendirmeleri üzerinden bunları söylüyoruz.)

Tabi ki, İstanbul dahil tüm illerde 1 Mayıs’ın “kitlesel ve coşkulu” geçtiğini iddia eden kurumlar da yok değil. Hatta yaşadıkları hayal kırıklığını sözlü olarak ifade ettikleri halde, yayın organlarında hala “kitlesel ve coşkulu” klişesini kullanmaya devam ediyorlar. Çelişkili, üstünkörü, basmakalıp değerlendirmeler ne yazık ki hala sürüyor. Ama biz bu yazıda, tabandan gelen devrimci basınçla varolan tabloyu ortaya serenleri esas alacağız ve bu nesnellik üzerinden tartışmayı yürüteceğiz. (Maltepe’ye giden kitlenin, daha miting sürerken tepkilerini ifade ettiğini biliyoruz.)

Sonuç olarak 1 Mayıs’ın Türkiye genelinde yaygın kutlandığı, fakat “kitlesel ve coşkulu” geçmediği  -nedenleri konusunda farklı görüşler ileri sürülse de- bir hemfikirlik oluşmuş durumdadır. “Bayram arifesiydi, tatile geldi” gibi, katılımın düşüklüğünü dış koşullarla açıklayanları bir kenara koyarsak; ağırlıklı görüş, sendikaların çalışmadığı, üyelerini alanlara taşımadığı şeklindedir. Genel olarak devrimci kurumlar sendikaları hedefe çakmış, 1 Mayıs’ın faturasını onlara kesmiştir. (Kaldıraç’ın 10 Mayıs 2022 tarihli “CHP kuyruğunda devrimcilik, CHP kuyruğunda sendikacılık olmaz” başlıklı yazısı; Kızıl Bayrak’ın 9 Mayıs tarihli “1 Mayıs, sorunlar ve sorumluluklar” başlıklı yazıları dahil, yapılan sözlü-yazılı değerlendirmeler bu minvaldedir.)

Sendikaların durumu ortada. Ve bu, yeni bir şey de değil. Pandemi sonrasında ise neredeyse silindiler; işçi ve emekçiler çok ciddi hak gasplarına uğrarken sesleri-solukları çıkmadı. Bu yılın başında yükselen işçi direnişleri de sendikasız veya bağımsız sendikalara üye işçiler tarafından gerçekleşti. Hal böyleyken sendikalardan bu beklenti niye? Üstelik DİSK pandemi döneminde 1 Mayıs’ı Taksim Anıtı’na çelenk bırakmayla, evlerden kutlamayla sınırlamışken; KESK, 15 Temmuz sonrası işten atılan üyelerine dahi sahip çıkmamışken, bu sendikalara hala neden 1 Mayıs’ı örgütleme misyonu yükleniyor, sonra da veryansın ediliyor; asıl sorgulanması gereken noktalar bunlar olmalıdır.

Fakat bu yıl bunlara ek olarak, farklı bir tablo ile karşı karşıya kaldık. DİSK -şu ya da bu nedenle- bu 1 Mayıs’ta Taksim’e çıkma kararı aldığını açıkladı. Birçok kurumun kitlesellik adına Maltepe veya Yenikapı’da mitingi savunmaları, DİSK’e -lafta da kalsa- böyle bir çıkış yapma zemini sundu. Buna karşın DİSK’in çağrısıyla toplanan kurumların ezici çoğunluğu, bir an önce miting kararının alınmasını ve kortejlerin belirlenmesini istediler. DİSK yöneticilerinin Taksim için valilikle görüşmesinin sonuçlarını bekleme istemini bile “zaman kaybı” olarak gördüler.

Şimdi DİSK’ten yakınanlar, 1 Mayıs öncesi DİSK’in Taksim kararını güçlendirmek yerine, bu karardan vazgeçmeye zorlayan kurumlardır. Gerekçeleri de; “DİSK samimi değil, Taksim deyip Gebze’de miting yaparlar” şeklinde olmuştur. Oysa sorun DİSK’in “samimiyeti” değildir; ona Taksim kararını aldıracak ve arkasında durmasını sağlayacak bir basınç yaratma sorunudur. Bunu yapmak yerine DİSK’ten Maltepe veya Yenikapı çağrısı yapmasını istemek, DİSK’in gökte aradığını yerde bulmasını sağlamıştır.

 

Taksim’in anlamı…

Yapılanlar bununla da sınırlı değil! Kürsü kullanımından kortejlerin nasıl oluşacağına dek pek çok konuda inisiyatif DİSK’in eline verilmiştir. Örneğin Halkevleri, Maltepe merkezden “üçüncü bir kol” oluşmasını istemiş, ama gerçekleşmemiştir. Keza kürsüde sendikacıların daha az konuşması, direnen işçilere söz verilmesi istenmiş; bu da gerçekleşmemiştir. Dahası kortejlerin “ses aracı” getirmesine izin verilmemiştir. Çünkü daha baştan bütün inisiyatif DİSK’e bırakılmıştır. DİSK’in Taksim kararı aldığı bir yerde, Maltepe’de ısrar etmek, DİSK’e her tür kararı dayatabilme olanağı tanımak demektir. Bunu sağlayanların DİSK’in yaptıklarına söyleyecekleri tek bir sözü olamaz.

Buna karşın Kızıl Bayrak diyor ki, “İşçi-Emekçi Birliği’nin alanda kendisine özgür bir kürsü oluşturması, Ankara’da ilerici-devrimci kurumların önerilerine kulaklarını tıkayan sol sendikal bürokrasinin alan içinde yine kurumların ortak tutumu ile protesto edilmesi, 2022 1 Mayısı’nın biriktirdikleri arasında özel bir yerde duruyor. Elbette bu girişimleri 2007 Taksim 1 Mayısı’nı önceleyen 2006 Kadıköy 1 Mayısı’nda Devrimci 1 Mayıs Platformu’nun oluşturduğu basınç ile kıyaslamak mümkün değil.” (“2022 1 Mayısı’nın ardından”… K.Toprak)

Peki neden İşçi-Emekçi Birliği, Devrimci 1 Mayıs Platformu’nun sendikal bürokrasi üzerinde kurduğu basıncı kuramadı? Çünkü “Birlik” 2022 1 Mayısı’nda devrimci bir taktik izlemedi, “kitlesellik” adına Maltepe’de miting yapmayı savundu. Biz de tam da bu nedenle 1 Mayıs’ta “Birlik”ten ayrı hareket ettik. Mart başından Nisan’ın ortalarına kadar süren toplantılarda “Birlik” bileşenlerini Taksim’de kutlamaya ikna edemedik. Hatta ne DİSK’in Taksim kararı, ne de 1 Mayıs’a günler kala Gezi davasına verilen cezalar ve buna karşı oluşan kitlesel tepkiler, “Birlik”in Maltepe’ye kilitlenen tutumunu değiştirebildi. Oysa Lenin’in söylediği gibi “koşullar 24 saat içinde değişirse, taktikler de 24 saat içinde değişmeli”ydi.

Şimdi “Birlik” bileşenlerinden ESP, 1 Mayıs’ın değerlendirildiği toplantıda diyor ki, “süreci doğru okuyamadık… aslında sürecin karşılığı Taksim’di!” (7 Mayıs 2022) Keza Kaldıraç, yukarıda sözünü ettiğimiz yazısında, 2022 1 Mayısı’na hangi koşullarda girildiğini sıraladıktan sonra, “bu nedenle, 1 Mayıs 2022’nin alanının Taksim olması çok önemli idi” diyor. Sadece bu iki kurum değil, birçok kurumdan benzer sözler duyabiliyoruz.

Ve bu değerlendirmeler, 1 Mayıs’tan bir hafta-on gün sonra yapılıyor. Fakat bir hafta-on gün önce neden bu durumu göremedikleri, dahası görenleri ve göstermeye çalışanları neden dikkate almadıkları anlatılmıyor; bu konuda tek bir söz söylemiyorlar. Oysa 2022 1 Mayısı’nın hem nesnel hem öznel koşulları, 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanmasına elverişliydi.

Bir kez daha yineleyelim; Taksim bir “alan” sorunu değildir. Reformist sendika ve partilerin belirleyiciliğinde geçen “icazetli 1 Mayıs”lara karşı, “devrimci 1 Mayıs”ları yaratma çabası ve pratiğidir. 1 Mayısların Maltepe veya Yenikapı’da yapılmasına karşı çıkışımız da, oraya toplanan kitlenin sayısal oranına göre değil, özüne dairdir. Yani niceliksel değil, niteliksel bir karşı çıkıştır. Çünkü 1 Mayısı Maltepe veya Yenikapı’da kutlamak -isterse yüzbinlerle olsun- AKP’nin 1 Mayıs politikasına boyuneğmek demektir. Bu miting alanlarının hangi maksatla ve nasıl yapıldığı kimse için sır değil.

Diğer yandan 2007 yılından itibaren 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamanın yolu açıldı. 2010-12 yılları arasında tam 3 kez Taksim Meydanı, milyonların katıldığı yasal kutlamalara sahne oldu. Ardından Gezi Direnişi ile 15 gün “kurtarılmış alan” halini aldı. Gezi Direnişi, bir yönüyle Taksim yasağına ve bu yasağa karşı savaşanlara uygulanan devlet şiddetine başkaldırıydı. Dolayısıyla Taksim, kıran kırana süren ve yılları bulan bir savaşla kazanılmış çok önemli bir mevzidir. Ondan geri adım atmak, kazanılan mevziyi terk etmektir. Komünistler ve devrimciler, kazanılan mevzileri dövüşsüz terk etmezler. Onun için her 1 Mayıs’ta Taksim için dövüşmeye devam ediyorlar. Ve Taksim’in bir “alan” tartışması şeklinde ele alınmasına karşı çıkıyorlar.

Durum bu kadar açıkken, Kızıl Bayrak’tan hala Taksim’in “sembolik olmanın ötesinde bir anlamı yok” sözlerini duyuyoruz. Daha ileri giderek “bu girişimler, sınıfın mevcut tablosu ve ruh hali içinde, onu harekete geçirme iddia ve cüretinden yoksun bir ‘öncü savaş’ stratejisinin karikatürize edilmesinin ötesinde bir rol de oynamıyor” diyorlar; reformist partilerden -en çok da EMEP’ten- duyduğumuz nakaratı tekrarlıyor.

Taksim’in “sembolik” kutlamalarını sarı sendikalar her yıl yapıyorlar. Komünist ve devrimciler ise, engelleri aşarak polisin kuşattığı Taksim’e girmeye çalışıyor; bu uğurda yüzlercesi gözaltına alınıyor, işkence görüyor, tutuklanıyor, hatta yaralananlar, ölenler oluyor. Kaldı ki, kimi zaman “sembolik” kalma pahasına doğru taktikte ısrar etmek, geleceği kazanmada belirleyici bir rol oynar.

Her 1 Mayıs’ta yasal mitingler değil, Taksim konuşulmaya devam ediyorsa; devlet Taksim ve çevresini her 1 Mayıs’ta çevirmek zorunda kalıyorsa; reformist partiler ve sendikaları her 1 Mayıs öncesi “Taksim sancısı” tutuyorsa ve Taksim, işçi ve emekçilerin gündeminde kalmaya, bir “ukde” olmaya devam ediyorsa; KB’nin “sembolik” diye küçümsediği bu kararlılık sayesindedir. “Sınıfın mevcut tablosunu, ruh halini” anlamayanlar da Taksim diyenler değil, icazetli 1 Mayısları kabul edenlerdir. 2022 1 Mayısı’nın tablosu, bu gerçeği bir kez daha gözler önüne sermiştir.

Taksim, yine Taksim’de ısrar edenler sayesinde 1 Mayıslara, işçi-emekçilere açılacaktır. O gün geldiğinde, bu ısrarı küçümseyenler, alana onlardan önce girebilmek için yarışacaklar ve hiç sıkılmadan Taksim uğruna ne büyük bedeller ödediklerini söyleyeceklerdir. Biz bunu 2010-12 arasında EMEP başta olmak üzere birçok reformist parti ve gruptan duyduk çünkü. Ama önemli olan, doğru yerde ve zamanda doğru kararlar alıp uygulayabilmektir; bunun onurunu taşıyabilmektir. Gerisi lafı güzaf…

 

“Kitlesellik”, doğrularda ısrar

ve kararlılıkla sağlanır

2022 1 Mayısı, hemen her kesimin mutabık kaldığı gibi beklenen kitlesellikte geçmedi. Bu sadece bizim ülkemizde değil, tüm dünyada böyle oldu. Oysa pandemiden sonra gerçekleşen ilk 1 Mayıs’ın, öncesinden daha kitlesel geçeceği umuluyordu. Pandemi koşullarında bunalan, hastalıkla boğuşan, hak gaspına uğrayan kitlelerin akın akın alanlara akması bekleniyordu. Fakat unutulan bir gerçek vardı; pandemi boyunca kitleler yalnız ve örgütsüz bırakıldılar. Başta sendikalar olmak üzere kitle örgütleri, hatta devrimci kurumlar üzerine düşeni yapmadı. Bu durum, pandemi öncesinde de varolan güven erozyonunu derinleştirdi. Üstelik pandemi koşulları, bireyciliği, bencilliği, içe kapanmayı körüklemiş, psikolojik sorunları depreştirmişti. Bu koşullarda 1 Mayıslara katılımın düşük kalmasına şaşmamak gerekiyordu.

Buna karşın özellikle ülkemizde artan hayat pahalılığı, işsizlik ve açlık üzerinden kitlelerin kendiliğinden alanlara akacağı sanıldı. Bu yılın başında yükselen işçi direnişleri de bu beklentiyi arttırdı. Fakat bu direnişlerin büyük oranda sendikasız işçiler tarafından gerçekleştiği, sendikalı işçilerin ise örgütlenme ve bilinç düzeyindeki geriliği gözardı edildi. Türk-İş, Hak-İş gibi gerici-faşist sendikalar bir yana, DİSK gibi sözde devrimci sendikaların bile hem nicel hem nitel olarak güç kaybettiği, üstelik 1 Mayıs için özel bir çabaya girmedikleri bilindiği halde, hala onların mitinge işçi getireceği umuduna kapılındı. Bütün bu olumsuzluklar içinde alanlara gelenlerin çoğu, devrimci yapılarla ilişkisi olan işçi ve emekçilerdi.

Şunu da belirtelim; bir mitingin kitleselliği ile coşkulu geçmesi iki ayrı şeydir. Onun için “kitlesel ve coşkulu” klişesi her zaman doğru olmaz. Kitlesel ama coşkusuz veya az sayıda kitleyle coşkulu geçebilir. Örneğin İstanbul’da Maltepe’ye gelen 30-40 bin kişi yerine; Taksim’e girmek için toplanan 3-5 bin kişiyle çok daha coşkulu 1 Mayıs kutlanabilirdi. Eğer DİSK Taksim kararının arkasında durmaya zorlansaydı, 2022 1 Mayısı çok daha farklı olabilirdi. Ya da Maltepe yerine Kadıköy veya Saraçhane gibi alanlar tercih edilseydi, 1 Mayıs kutlaması sendikaların inisiyatifine bırakılmasaydı, yine farklı bir 1 Mayıs yaşanabilirdi.

1 Mayıs öncesinde de söylediğimiz gibi, işçi ve emekçilerin fiili eylemlerle yasallığı aştığı bir dönemde, yasallığı öne çıkarmak, kitlelerin gerisine düşmek anlamına gelir. Bu kadar geriye çekilen 1 Mayıs’a kitlenin akışı da bu kadar olur. Daha kötüsü, Maltepe mitingine gidenlerin hayal kırıklığına uğraması, 1 Mayıs’ın coşkusunu yaşayamamasıdır. Onların önemli bir kesiminin bedenleri Maltepe’de, yürekleri Taksim’deydi. Maltepe’ye gelen devrimci-demokrat kitleye ne kortejler ne de kürsü hitap edebildi. Maltepe mitingi, örgütsüzlüğün, dağınıklığın, disiplinsizliğin, dahası reformist uzlaşmacılığın resmini gözler önüne serdi.

Bir kez daha yineleyelim; Maltepe’ye giden hiçbir kurumun sendikalardan, kürsüden, tutulmayan sözlerden yakınmaya hakları yoktur. Bunları bilerek, göze alarak gittiler. Bu saatten sonra tek olumluluk; yanlışlarını görmeleri, doğru çözümlemelerle aşma çabasına girmeleri olacaktır. 1 Mayısların özüne uygun kutlanmasının tek yolu, devrimcilerin inisiyatifi ele alması ve sendikaların hegemonyasını kırmasıyla mümkündür. Kitlesellik kuşkusuz önemlidir, ama 1 Mayıs’ın ruhuna, özüne uygun kutlanması daha önemlidir. Bu başarıldığında 1 Mayıslar kitlesel de olacaktır, coşkulu da… Hem de kuru kalabalıklar ve abartılı gösteriler şeklinde değil; ne istediğini ve nasıl alacağını bilen, bilinçli-disiplinli bir işçi-emekçi ordusunun sade ve vakurlu duruşuyla…

 

Sonuç yerine

2010 yılında Taksim’in yasal olarak 1 Mayıslara açılması ve sadece ülkemizde değil, dünyada en kitlesel mitingin Taksim’de gerçekleşmesi, 2007’den itibaren Taksim için verilen dişe diş mücadele sonucu gerçekleşti. Keza Türkiye’nin en büyük halk hareketi olan Haziran Ayaklanması, 2013 1 Mayısı’nda Taksim yasağına karşı gün boyu süren militan direnişlerle mayalandı; Gezi Parkı’nda direnenlerin kararlı duruşları ile büyüdü ve polisin sıktığı gaz bulutu altında Taksim’e girme iradesini gösterenlerle tüm ülkeye yayıldı.

Kararlı ve ısrarlı bir direnişin, kitleselliği yaratacağına dair ülkemizden ve dünyadan pek çok örnek sıralayabiliriz. Ortada yaşanmış-somut bir dizi deneyim varken, hala kitlesellik adına yasallığı savunmak, reformizmin, düzen-içiliğin devrimci hareketleri nasıl etkisi altına aldığını, körleştirdiğini gösterir sadece.

Yazının başında da belirttiğimiz gibi 1 Mayıslar bir turnusoldur. Hem bugünümüzü resmeder, hem yarınımıza ışık tutar. Önümüzde zorlu bir süreç bizi bekliyor. AKP-MHP bloku ayakta kalabilmek için baskı ve şiddetini arttırıyor; düzen muhalefeti ise seçim beklentisiyle kitleleri hareketsiz kılmaya çalışıyor. Türkiye tarihinin en büyük hayat pahalılığı, en kitlesel işsizliği yaşandığı halde, işçi ve emekçilerden gereken tepki yükselmiyorsa, asıl sebebi genel olarak örgütsüzlüğü, özel olarak da devrimci örgütlerin nicel, daha önemlisi niteliksel güç kaybıdır.

Bu süreç, ancak devrimci bir çıkışla aşılabilir. Bu gerçeğin ne kadar farkına varır ve devrimci yönlerimizi güçlendirirsek, işçi ve emekçilere o kadar umut olabilir ve bu kıskaçtan kurtulabiliriz. 2022 1 Mayısı’nın verdiği en önemli ders budur.

Bunlara da bakabilirsiniz

12 Eylül ve sonrası değerlendirme söyleşileri…

12 Eylül Askeri Faşist Darbesi sonrasında, adaletsiz geçen 42 yılın ardından, Devrimci 78’liler Federasyonu’nun katılım …

Paris’te Yılmaz Güney anması

Devrimci sanatçı Yılmaz Güney, Paris’te komünist ve devrimci-demokrat kurumlar tarafından, mezarı başında anıldı. Anma, Yılmaz …

12 Eylül’ü protesto eden ve Aysel Tuğluk’un serbest bırakılmasını isteyen afişler asıldı

12 Eylül askeri faşist darbeye karşı direnişe çağıran afişler yapıldı. Ayrıca “Aysel Tuğluk ve hasta …