Mafya operasyonları neyi gösteriyor?

Son günlerde arka arkaya mafya örgütlerine dönük operasyonlar yapılıyor. Sarallar, Söylemez Kardeşler, Erol Evcil grubu aynı günlerde gözaltına alındılar, bazıları tutuklandı. Gözaltına alınan kişi sayısının 700’ü geçmesi, operasyonların 29 ilde birden yapılması ve yakalanan silahların-paraların büyüklüğü, operasyonların çapını gösterdiği gibi, bu operasyonların arkasında nelerin döndüğü sorusunu da beraberinde getiriyor.

Öyle ya, bugüne kadar mafya liderleriyle içli-dışlı olan ve bunu aleni bir şekilde yapan AKP-MHP bloku, ne oldu da mafyaya karşı bu operasyonları başlattı? Alaaddin Çakıcı ile MHP lideri Devlet Bahçeli’nin fotoğrafları, Bahçeli’nin Çakıcı’yı “dava arkadaşım” diyerek sahiplenmesi hatırlardadır. Hem de Çakıcı’nın Kılıçdaroğlu’na küfür dolu mektuplarla tehditler yağdırdığı bir dönemde Bahçeli bu sözleri sarfetmişti. Keza Sedat Peker’den Sezgin Baran Korkmaz’a birçok mafya lideriyle Soylu’nun ve Erdoğan’ın fotoğrafları yayınlandı. Soylu’nun bağlantısı olmayan mafya lideri neredeyse yoktu.

Son operasyonlarda gözaltına alınan mafya liderlerinin de MHP ile bağı olduğu biliniyor. Hatta Sarallar operasyonu kapsamında MHP/MYK’sından biri de gözaltına alındı. Bu durum, “AKP ile MHP arasında bir çatlak oluştuğu” şeklinde yorumlara yolaçtı. Fakat operasyonları İçişleri Bakanlığı’na bağlı polis teşkilatının yaptığı, bunun da başında Soylu’nun bulunduğu ve Soylu-MHP yakınlığı düşünülürse, MHP’ye rağmen operasyonların yapılması zor görünüyor.

Bu durumda AKP-MHP blokunun ayaklarına dolanan bazı mafya gruplarından kurtulmak istediklerini düşünmek yanlış olmaz. Zaten daha önce Çakıcı ile birlikte hareket eden Erol Evcil grubunun son dönemde Çakıcı ile sorunlar yaşadığı söylenmektedir. Bu operasyonun Çakıcı’ya yarayacağı, onu güçlendireceği anlaşılmaktadır. Dolayısıyla devlet, genel olarak mafyaya değil, mafya gruplarının bazılarına operasyon çekmekte; bu yöntemle bazılarını güçlendirmektedir.

 

“Kayıt-dışı ekonomi”

mafyayı büyütür

AKP-MHP blokuyla birlikte devlet-mafya ilişkisi hem daha fazla içiçe girdi, hem de aleni bir hal aldı. Bugün mafyanın girmediği, el atmadığı alan yok gibidir. En küçük bir işletmeden, devasa şirketlere kadar her yerde mafya görülmektedir. Ve bu durum kanıksanmıştır. Hatta televizyon dizileriyle, filmlerle meşrulaşmıştır. Buralarda mafya liderleri birer “kahraman” gibi gösterilmektedir. Sadece filmlerde-dizilerde değil, gerçek hayatta da Sedat Peker’den Sezgin Baran Korkmaz’a pek çok mafya lideri, “Robin Hood” gibi “halka hizmet eden kişiler” olarak sunulmuş, “saygın işadamı” ödüllerine layık görülmüştür.

AKP döneminde mafya liderleri böylesine “itibarlı” olmakla kalmadı, devletin kendisi mafyalaştı. En bariz haliyle “kentsel dönüşüm” adı altında, tıpkı mafya gibi halkın evine-arsasına nasıl “çöktüğü”nü görüyoruz. Yine mafya yöntemleriyle “yandaş” şirketlerin ihya edildiğine tanık oluyoruz. Esasında “servetin el değiştirmesi”nde mafya en önemli araç olarak kullanılıyor. Dün de böyleydi, bugün de… Bugünü farklı kılan, “servetin el değiştirmesi” başta olmak üzere mafyanın büyümesini sağlayan koşulların, son derece elverişli olmasıdır.

Bir ülkede üretim ekonomisinin dışında büyük gelirler, devasa para akışları varsa, orada çok güçlü bir mafya ağı var demektir. AKP döneminde Türkiye, uyuşturucu, silah, petrol, hatta insan kaçakçılığının merkezi haline geldi. Bu koşullarda mafyanın büyümesi kadar doğal bir şey olamaz. Üretim ekonomisinin dışında kalan para ne kadar büyükse, mafya o kadar büyür ve devletin mafyalaşması o kadar derinleşir. Bu paranın “sevk ve idaresi” için mafyanın devreye girmesi, devletin de mafyanın işini kolaylaştırması, ona kol-kanat germesi gerekir. Öyle de olmuştur.

Büyük paralar kazanma vaatleriyle oluşturulan saadet zincirlerine, saçma sapan karpuz ya da dinozor heykellerine dökülen milyon dolarlara, yolcusu olmayan havalimanlarına, kırılıp yeniden yapılan kaldırımlara, çöken yollara-köprülere iyi bakmak gerekir. Bunların kayıt-dışı, kirli ve çok büyük miktarlarda paraların aklanmasına hizmet eden icraatlar olduğu anlaşılacaktır. Ve bu paralardan pek çok kesim (AKP kadrolarından ihale mafyasına kadar) payını almaktadır. Bu tablo, ülkemizde kirli paranın boyutunu da, devletin mafya ile olan ilişkisini de gözler önüne sermektedir.

 

Sedat Peker yeniden sahnede

Mafya operasyonlarının yaşandığı günlerde Sedat Peker’in ifşaatları tekrar başladı. Peker, yaklaşık bir yıl önce çektiği videolarla gündeme oturmuştu. Öncelikle Mehmet Ağar’a saldırmış, onun Azeri bir işadamına ait marinaya nasıl “çöktüğü”nü anlatmıştı. Ardından “Pelikancılar”ı hedefe çakarak Damat Berat Albayrak’a ve onun çevresine yöneldi. Bu zincirin son halkasında Erdoğan’ın olduğu biliniyordu. Peker bunu “ima” etmekle yetindi ve Erdoğan’a da aba altından sopa göstermiş oldu.

Sonra Soylu’ya yüklenmeye başladı. Soylu ise, kendisini aklayabilmek için dikkatleri başka AKP’lilere çekti, Peker’den her ay maaş alan milletvekili olduğunu söyledi mesela, ama bunun ismini bir türlü açıklamadı. Sonuçta bu süreçten Soylu yıpranmış olarak çıktı.

Sedat Peker’in kişisel bir “öç alma”nın ötesinde, egemen kliklerin çekişmelerinde bir araç olarak kullanıldığı açık. Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) tarafından korunup kollanması da boşuna değil. AKP’nin 15 Temmuz sonrası BAE ile ilişkileri kopmuştu. Çünkü bu darbenin BAE’de tezgahlandığını söylüyorlardı. Fakat Peker’in ifşaatlarından sonra BAE ile ilişkileri düzeltmeye çalıştılar; karşılığında Peker’i uzunca bir süre susturdular. Şimdi yeniden konuşmaya başlaması, BAE’nin -ve tabi ki BAE’nin arkasında duran ABD’nin- Erdoğan’dan yeni tavizler koparmak istediğini gösteriyor.

Peker son ifşaatında, eski başbakanlardan Mesut Yılmaz’a, kumar oynadığını gösteren kasetlerle şantaj yaptığını, bunun karşılığında tahliye edildiğini ve 5 milyon dolar aldığını söyledi. Kendisiyle Yılmaz arasında “aracı”lık yapan kişinin ise Mehmet Cengiz olduğunu ekledi. Peker’in kendini ihbar etme pahasına Mesut Yılmaz’dan ve Mehmet Cengiz’den sözetmesinin bir anlamı vardı kuşkusuz. Mehmet Cengiz, AKP döneminde en fazla kamu ihalesi alan “beşli çete”nin başında yeralıyor. Peker, Cengiz’le akraba olduğunu söylüyor. Belli ki, Cengiz ve Mesut Yılmaz üzerinden Erdoğan’a bir mesaj yolluyor. Elinde tıpkı M. Yılmaz gibi Erdoğan’a ait kasetlerin bulunduğunu ve Yılmaz gibi Erdoğan’ın da siyasi hayatını bitireceğini ima ediyor.

Sedat Peker, aynı konuşmada, Ertuğrul Özkök’ün de adını geçirdi. Uzunca bir dönem Hürriyet’in genel yayın yönetmenliğini yapan Özkök için, “primci gazeteci” dedi. Patronunun mafyatik ilişkilerine aracılık yaptığını ve para aldığını iddia etti. Böylece “siyaset-ticaret-mafya” üçgenine “medya” ayağını da eklemiş oldu. Özkök kendisini zaten “yüzde 20 gazeteci, yüzde 80 cambaz” olarak tanımlıyor. Onu en son İmamoğlu’nun Karadeniz turundaki otobüsünde görmüştük, Nagihan Alçı’yla birlikte. Sedat Peker’in yeniden ifşaatlara başladığı günlerde, Özkök’ün Mehmet Cengiz’le bir röportaj yapması ve Cengiz’i aklamaya çalışması tesadüf olmasa gerek. Aynı dönemde Cengiz’in Meral Akşener’e bir bavul dolusu para gönderdiği haberi yayıldı ve Kılıçdaroğlu’nun “beşli çete” ile kendileri arasında aracılık yapanları sertçe eleştirmesi, bunun arkasından geldi.

Patronlardan mafyaya ve Özkök türü gazetecilere uzanan bir zincirin yeni döneme hazırlandığı görülüyor. Bu çark edişler, Erdoğan döneminin bitmekte olduğunun önemli bir göstergesidir; ama aynı zamanda mafya ve bağlantılarının her dönem yer bulması yönüyle de dikkat çekicidir.

 

Mafyanın arkasında emperyalistler var

Mafya ne Türkiye’ye özgüdür; ne de sadece içe dönük operasyonlarda kullanılır. Kapitalist sistemin ortaya çıkardığı ve bugün emperyalistlerin elinde tuttuğu organizasyonlardır. Bir yandan “servetin el değiştirmesi”nde tekellerin rekabetinde; diğer yandan siyasetin dizayn edilmesinde, halkın baskı altında tutulmasında kullanılan vazgeçilmez araçlardır. Yasal yollarla yapmaya zorlandıkları her şeyi “mafya” adı verilen bu çeteler aracılığıyla yaparlar.

Onun için mafya, kapitalist sistemde hem ekonominin, hem siyasetin göbeğinde yer alır. Kimi dönem daha fazla öne çıkar, görünür olur; kimi dönem örtük biçimde ve zaman zaman kullanılır. Kimi dönem bir veya birkaç mafya grubu palazlanır, diğerleri güçten düşer; kimi dönem palazlanan gruplara darbeler vurulur, tasfiye edilir; diğer grupların önü açılır. Döneme, duruma göre grupların-liderlerin isimleri, kullanılış biçimleri değişse de, mafya hep varlığını sürdürür.

Türkiye’de ‘80’lerden sonra mafyanın devletle-siyasetle ilişkileri daha fazla gelişti. Bunun kapitalizmin gelişmesiyle doğrudan bağı vardır. ‘80’ler tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de “neo-liberalizm” denilen vahşi kapitalist sömürünün başladığı ve “beyaz terör”ün estirildiği yıllardır. Böyle bir dönemde mafyanın gelişip güçlenmesi son derece normaldir.

‘90’lar ise, Sovyetler Birliği’nin yıkılıp dağılmasıyla, “sosyalizmin yenilgisi-kapitalizmin ebediliği” üzerine yaygara kopartılan bir dönem oldu. Bu yıllarda Türkiye’de Kürt hareketinin yükselmesi, işçi-emekçi mücadelesinin yeniden büyümesi, devrimci ve komünist örgütlerin toparlanması, mafyatik çetelerin devlet tarafından daha fazla kullanılmasını getirdi. Birçok cinayet, katliam, suikast, bu çeteler aracılığıyla gerçekleşti.

Devletin mafya örgütleriyle bağlantısı, Türkiye ile sınırlı olmayan uluslararası bir nitelik taşıyordu. Esasında doğrudan emperyalist devletlerle, bu devletlerin istihbarat birimleriyle ilişki içindeydiler. Adına  “Gladyo” denilen (Türkiye’deki ismiyle kontr-gerilla) bir örgütlenmeydi bu. Ezilen halkların, işçi ve emekçilerin mücadelesini boğmak için NATO’ya bağlı kurulmuşlardı. Türkiye’de 1952’de “Seferberlik Tetkik Kurulu” 1965’de “Özel Kuvvetler Komutanlığı” isimleri adı altında örgütlendiler. ’80 öncesi halk hareketini bastırmada kullanıldılar. O dönem ağırlıklı olarak MHP’li sivil faşistler kullanılmıştı. ‘90’larda ise “korucu”lar, emekli edilmiş subay ve polisler eklenerek çeteler devreye sokuldu.

Susurluk’ta ortaya dökülen devlet-mafya ilişkisi ve kimi mafya gruplarını tasfiyesi, esasında emperyalistlerin “soğuk savaş” adını verdikleri dönemde kullandıkları mafya gruplarından kurtulma çabasının Türkiye’ye yansımasıydı. En ünlüsü İtalya’da “temiz eller” olarak bilinen operasyonlarla Avrupa devletleri artık kendilerine yük olan mafya gruplarından kurtulmaya çalışıyordu. Bir dönem kapanıp yeni bir dönem başladığında bu tür tasfiyeler hep gündeme gelir. Türkiye’de de ‘90’ların sonunda böyle bir “temizlik” gerçekleşti. Ama Sedat Peker’in itiraf ettiği gibi, bir yanda “temiz eller” adıyla bazı çeteler tasfiye edilirken, diğer yanda bazı mafya gruplarıyla işbirliği yapılıyordu.

 

Mafyaya karşı mücadele

sisteme karşı mücadeledir. 

Adına “demir yumruk” denilen son operasyonlar, bir dönemin sonuna işaret ediyor. İsimleri mafya liderleriyle anılan Bahçeli, Soylu ve Erdoğan böyle bir operasyonu yapmak zorunda kaldıysa, sadece kendilerini aklamakla sınırlı olmayan, ciddi bir durumla karşı karşıya olduklarını gösterir.

Operasyonlarda öne çıkan isimlerden Erol Evcil, ‘90’lı yıllardan beri bilinen biridir. O yıllarda zeytinlik alanlara çökmesinden dolayı “zeytin kralı” adıyla ünlenmişken, şimdi karşımıza “demir-çelik” işini yapan, inşaat sektörünü maniple eden kişi olarak çıkıyor. Demir-çelik fabrikalarına el koyan, bu alandaki işadamlarını kaçırmaktan öldürmeye kadar birçok suç işleyen biridir. Ele geçirdiği fabrikalarda işten atılan işçiler yıllardır Erol Evcil’in yaptıklarını anlatmakta, devleti harekete geçmeye çağırmaktadır. Yani Evcil’in işlediği tüm suçlar devletin bilgisi dahilinde yapılmıştır. Ve bugüne kadar Erol Evcil’e dokunulmamıştır. Şimdi değişen nedir?

Belli ki, Evcil dahil operasyona uğrayan mafya grupları, sınırlarını aşan işlere yeltendiler. Devletin asıl sahibi büyük tekellerin (Koçlar, Sabancılar vb.) damarına basan, karlarına ortak olmaya kalkan atraksiyonlar yaptılar. Ya da “yandaş” şirketlerin kimi işlerine taş koydular. Onların kullandığı mafya gruplarını ekarte etmeye çalıştılar. Yapılan uyarıları dikkate almadılar, vb…

Erdoğan yönetimi, siyasi ömrünü uzatabilmek için bazı mafya gruplarını tasfiye edebilir. Ama bu tasfiyeler de onları kurtaramaz. ABD’nin elindeki Zarrab dosyası, Erdoğan’ın başında “Demokles’in Kılıcı” gibi sallanıyor. Buna Sezgin Baran Korkmaz (SBK) dosyası da eklenecek. Aylardır Avusturya’da tutuklu bulunan SBK, ABD’ye verilecek. Yakında SBK’nın da itiraflarını duyabiliriz. Kısacası Erdoğan’ı işbaşına getiren ABD, onu götürecek kozları da elinde tutuyor. Son NATO toplantısında Erdoğan’ın U dönüşü yapması, bunun son göstergesi oldu. Önümüzdeki günlerde ABD’nin yeni dayatmaları gündeme gelecektir.

Kesin olan, mafya gruplarına yapılan operasyonların, asla genel olarak mafyanın tasfiyesi anlamına gelmeyeceğidir. Yarın AKP-MHP dönemi bitse bile, mafya bitmeyecektir. Kılıçdaroğlu’nun hedefine bir bütün olarak patronları değil de sadece “beşli çete”yi çakması gibi, mafya grupları arasında da tercih yapılacaktır. Bu dönemin öne çıkan mafya grupları ekarte edilecek, yerini başka gruplar alacaktır. Belki bu kadar göze batmayacaklar, örtük de olsa varlıklarını koruyacaklardır.

Mafyaya karşı mücadele, kapitalist sisteme karşı mücadeledir. Sadece tek tek mafya gruplarından değil, bir bütün olarak mafya düzeninden hesap sormak gerekir. Çünkü mafyayı doğuran, büyüten ve halkın başına bela eden devletin ta kendisidir. Bu sömürücü sistem ve onun devletini yıkmadan, mafyadan kurtulmak mümkün değildir. Bu perspektifle mafyaya ve onu koruyan devlete karşı mücadeleyi yükseltmek gerekir.

Susurluk nedir?

Balıkesir’in Susurluk ilçesinde, 3 Kasım 1996 tarihinde bir trafik kazası yaşandı. Kazada bir kamyonla lüks bir otomobil çarpışmıştı. Otomobilin içinde İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı Hüseyin Kocadağ, aşiret reisi aynı zamanda DYP milletvekili Sedat Bucak ve birçok cinayetten aranan faşist katil Abdullah Çatlı bulunuyordu. Çatlı ve Kocadağ orada öldü, Sedat Bucak ise ağır yaralı olarak hastaneye kaldırıldı.

Firari sanık Abdullah Çatlı ile bir milletvekili ve emniyet müdürünün aynı arabanın içinde olması, “mafya-devlet” ilişkisini resmetmesi bakımından çarpıcıydı. Sonrasında ortaya dökülen bilgi ve belgelerle, bu ilişki ağı “mafya-siyaset-emniyet” şeklinde “üçlü saç ayağı” olarak tanımlandı.

‘90’lı yıllar, başta Kürt illerinde olmak üzere ülke çapında arka arkaya “faili meçhul” cinayetlerin işlendiği bir dönemdi. Abdullah Çatlı, Mehmet Ali Ağca, Oral Çelik, Haluk Kırcı gibi MHP’li faşist katiller, ’80 öncesi yükselen halk hareketine karşı, ’80 sonrası ise Ermeni örgütü ASALA’yı ve Kürt hareketini bastırmak amacıyla tetikçi olarak kullanıldılar. Bunların her dönem devletle bağları vardı; fakat bu bağ ’80 öncesi daha gizli ve dolaylıydı, 12 Eylül sonrası ise doğrudan devlet tarafından görevlendirildiler. ‘90’lı yılların başbakanı Tansu Çiller, “devlet için kurşun atan da kurşun yiyen de şereflidir” diyerek, Çatlı’yı devlet adına sahiplendi. Onu bir kahraman gibi gösterip büyük bir cenaze töreniyle yolcu ettiler.

Böylece Susurluk, devlet-mafya işbirliğinin adı oldu. Benzer her gelişme “Yeni Susurluk” olarak adlandırıldı.

Bunlara da bakabilirsiniz

İran’da kitleler sokakta

İran’da 22 yaşındaki genç bir kadının polis tarafından öldürülmesi, ülkede son yılların en büyük kitle …

12 Eylül ve Nevin Berktaş belgeseli…

12 Eylül’ün yıldönümünde, Nevin Berktaş ile röportaj yapıldı ve bir belgesel hazırlandı. Oda TV’nin hazırladığı, …

12 Eylül ve sonrası değerlendirme söyleşileri…

12 Eylül Askeri Faşist Darbesi sonrasında, adaletsiz geçen 42 yılın ardından, Devrimci 78’liler Federasyonu’nun katılım …