Savaş hükümeti olarak AKP

TİKB(B) 6. Konferans Belgeleri’nde bulunan ve “Devrim Günceldir” adlı kitapta yeralan bir bölümü, güncel ve tarihsel öneminden dolayı, kısaltarak yayınlıyoruz.

 

ABD’nin 2001 yılında Afganistan’ı işgal etmesi, yeni emperyalist savaşın başladığının habercisiydi. Savaş dönemi, savaşı yürütecek hükümetleri, devlet adamlarını da zorunlu kılıyordu. Bu nedenle ABD’de Bush başa geldi, Rusya Putin ile stratejik bir değişiklik içine girdi. Savaşın Türkiye’deki karşılığı da AKP oldu.

ABD, 11 Eylül sonrasında estirdiği savaş rüzgarları içinde Afganistan işgalini başlatabilmişti; ancak Irak işgali için diğer emperyalistlerin desteğini alamıyordu. ABD’li yetkililerin 2002 başlarında söyledikleri şu sözler, Türkiye için yapılan hazırlıkları çok net biçimde ifade ediyordu: “Bu savaşta ABD’nin kimseye ihtiyacı yoktur, Türkiye’den başka!”

3 Kasım 2002 seçimlerinden aylar önce, bu savaştan en fazla etkilenecek ülkelerden birinin Türkiye olduğunu belirtmiştik. Türkiye  bir yandan komşu halklara saldırmanın onursuzluğunu ve yüzyıllar sürecek utancını yaşayacak; bir yandan da ekonomik olarak onun en ağır faturasını ödeyen ülke olacaktı.

Emperyalist savaş şiddetlendikçe Türkiye’ye müdahaleler de arttı. ABD’nin özel olarak görevlendirdiği Kemal Derviş DSP’yi böldü, Başbakan Ecevit hasta edilerek süreçten kopartıldı, erken seçim dayatıldı. Bu koşullarda, yeni hükümetin “savaş hükümeti” olacağını tesbit ettik, 3 Kasım seçimlerinin önceki seçimlerden farklı olduğunu ısrarla yineledik.

Öyle ki, 1990’lı yıllarda Kürt hareketine dönük vahşi katliamların, işçi-emekçi hareketine dönük şiddetli saldırıların sembolü olan “92 Konsepti”nin temsilcisi Tansu Çiller, tam da bu kargaşa ortamında “ABD’nin Irak operasyonunda, Türkiye’nin başbakanı olmak istiyorum” diyerek icazet istemişti. Ancak geçmişin katliamlarla dolu yükünü omuzlarında taşıyan Çiller yerine, kitlelerin gözünde henüz teşhir olmamış olan Erdoğan icazeti aldı. Hiç bir resmi sıfatı yokken, Ocak 2002’de ABD’ye giderek ABD’nin üst düzey yöneticileriyle görüşmeler yaptı. Ve ABD’nin istediği biçimde, 3 Kasım 2002 seçimlerini kazandı.

3 Kasım seçimleri, kitlelerin düzen partilerine ve parlamentoya en fazla uzaklaştığı, güvensizleştiği bir dönemde gerçekleşmişti. Fakat liberal aydınlardan Kürt hareketine kadar önemli bir kesim, meclisteki partilerin “statükocu” olduğu, yeni kurulan AKP’nin ise “değişim”i temsil ettiği üzerinden bir propaganda yürüttüler. Türkiye Devrimci Hareketi’ni de büyük oranda yedekleyerek, seçimlere katılım oranını yükselttiler.

Buna rağmen 3 Kasım’da halkın yüzde 25’i seçimlere katılmadı. AKP toplam seçmenin yüzde 25’ini, seçime katılanların ise ancak yüzde 34’ünün oyunu alabilmişti. Seçim yasasının anti-demokratik yapısından yararlanarak işbaşına geldi. Ancak Erdoğan “yasaklı”ydı ve başbakan olamıyordu. Bu sorunu da, CHP’nin o dönemki başkanı Deniz Baykal çözdü; 2003 başında Erdoğan’ın önündeki yasal engeller kaldırılarak “sipariş bir seçim” düzenlendi; Erdoğan başbakan yapıldı.

 

Irak savaşına katılamadı

Savaş hükümeti olarak kurulan AKP’nin, adımları da buna uygun olmuştu. Erdoğan başbakan olduktan sadece bir ay sonra, Mart 2003’te ABD Irak’a saldırı hazırlığı yaparken, Türkiye’nin de savaşa girmesini sağlayacak olan 1 Mart Tezkeresi meclise getirildi. Ancak AKP’nin bütün çabalarına rağmen, gerek ülkede ve dünyada savaş karşıtı hareketin yüksekliği, gerekse Rusya’nın Türk ordusu ve meclis içindeki uzantılarının etkisiyle, 1 Mart Tezkeresi mecliste reddedildi. Bu karşı çıkışlar olmasaydı, AKP Türkiye’yi, Irak işgalinin doğrudan bir parçası haline getirecekti.

Türkiye resmi olarak savaşın dışında kalınca, ABD de savaş planlarını değiştirmek zorunda kaldı. Saddam’ı Baas Partisi’ni yenebilmek için Iraklı Şii parti ve örgütlerle işbirliği yaptı.

21 Mart 2003’te başlayan Irak işgali, Irak ordusunun ve Baas Partisi’nin yerle bir olmasına neden oldu. Ortadoğu’da birbirini dengeleyen iki devletinden biri olan Irak güç kaybedince, İran’ın bölgedeki gücü arttı; Irak’ta Şii partilerin devlet yönetimindeki güç ve etkinlikleri artınca, İran daha da güçlendi. Irak işgali ile Saddam yönetimini devirerek bir “düşman”ını yerle bir eden ABD, daha büyük bir “düşman”ını güçlendirecek ortamı kendi elleriyle yaratmış oldu.

ABD’nin Irak işgaline çok da uygun olmayan koşullarda başlamasının, sonrasında yıllar boyunca Irak’ta inisiyatifi bir türlü kuramamasının en önemli sebebi, Türkiye’nin bu savaşa ABD’nin yanında girmemiş, ABD’ye tam destek vermemiş olmasıydı. 1 Mart Tezkeresi’nin reddedilmesine rağmen, AKP yine de işgal sırasında ABD’ye destek olacak adımlar atmıştı; ancak bu doğrudan savaşa girmesi kadar önemli bir destek oluşturmamıştı.

ABD, Irak’ta başarısız bir işgali ve Sünni direniş örgütlerine karşı savaşı aksaklıklarla sürdürmeye çalışırken, bir taraftan da Türkiye’de önüne çıkartılan “engelleri” kaldırmak için harekete geçti. 2007-2008 yıllarında, “Balyoz” ve “Ergenekon” operasyonları ile ordu içindeki “Avrasyacılar”ı etkisizleştirmek, Avrasyacılardan boşalan yerleri Gülen Cemaati’nin kadroları ile doldurmak ve orduyu tamamen ABD politikalarına yedeklemek için bir tasfiye harekatı yürüttü.

AKP yönetimi Afganistan ve Irak işgallerinde istediği aktif rolü oynayamadı. Beklediği ortam 2011 Arap Ayaklanmaları ile birlikte geldi. Fransa önderliğinde Libya bombalanmaya başladığında, Erdoğan “NATO’nun Libya’da ne işi var” demişti; bir kaç gün sonra İzmir’deki NATO üssünün, Libya saldırısının merkezi olmasını istedi. Erdoğan’ın beklediği asıl fırsat ise, ABD’nin Suriye’yi hedefe çakmasıyla oluştu.

 

Cihatçı çetelerin destekçisi AKP

Suriye savaşı, ABD tarafından kışkırtılan ve Türkiye’nin desteklediği gerici çeteler tarafından başlatıldı. Çeteler doğrudan Türkiye sınırından Suriye topraklarına geçiş yapıyorlardı. Öyle ki, Avrupa gazetelerinde Türkiye için “cihatçı otobanı” tanımı kullanılır oldu.

Dünyanın dört bir yanından cihatçılar, onların silah ve lojistik ihtiyaçları Türkiye üzerinden Suriye’ye akıyordu. Suriye’ye silah taşıyan tırların haddi hesabı yoktu. Ocak 2014’te, Adana’da ve Hatay’ın Kırıkhan ilçesinde durdurulan, “insani yardım” taşıdığı ileri sürülen MİT tırlarında silahlar ortaya çıktı. Türkiye’nin çetelere yaptığı yardım, Birleşmiş Milletler’in (BM) resmi kayıtlarına da girdi. BM’nin üye ülkelerle ilgili tuttuğu “ihracat” kayıtlarına göre, sadece 2013 yılı Haziran ayında Türkiye’den Suriye’ye 3.6 ton silah yollanmıştı. ABD’nin Suriye’ye savaş ilan edeceğinin beklendiği Eylül ayında ise, Türkiye’nin gönderdiği silah miktarı 29 tona fırladı. Üstelik kayıtdışı olarak yapılan sevkiyatların haddi-hesabı yoktu. (Savaş başladıktan 3 yıl sonra Mart 2014”te, dönemin başbakanı Ahmet Davutoğlu ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın da katıldığı Ankara’daki bir toplantının sızan ses kayıtlarında, H. Fidan Suriye’ye 2 bin tır mühimmat sevkettiklerini söylüyordu.)

Hatay, Antep, Kilis gibi sınır kentleri, Suriye’deki cihatçı çetelerin üslendikleri ana bölgeler oldu. Toplantılarını burada yaptılar, yaralıları bu kentlerdeki hastanelerde iyileştirdiler, askeri eğitimden barınmaya kadar her tür ihtiyaç için bu kentleri kullandılar. İnternet sitelerinde Türkiye’ye ait adresler verdiler, ÖSO komutanları Antalya’daki lüks otelleri karargaha çevirdi. Diyanet’in misafirhaneleri, yurtları, cihatçılara tahsis edildi.

Cihatçı çeteler için yasal zemin bile oluşturuldu. Suriye’de ölen bazı katillerde TC pasaportu bulundu mesela. Türkiye’de tesadüfen yakalanan, kimyasal silah taşıyan IŞİD’liler serbest bırakıldı. Devletin örtülü ödenekleri başta olmak üzere her türlü destek, sınırsız biçimde açıldı cihatçı çetelere.

Uluslararası kurumlar, Türkiye’nin cihatçılara desteğini, raporlaştırdılar. İngiliz ve ABD’li insan hakları örgütleri, Suriye’deki savaşın uzamasının ve şiddetinin artmasının sorumluları arasında Türkiye’yi ön sıralara koydu. AKP’nin savaşa dönük olarak gizli-saklı yürüttüğü tüm faaliyetler bir biçimde teşhir oldu, açığa çıktı. 

AKP, bu yardımları elbette salt kendi olanaklarıyla gerçekleştirmedi. Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt gibi ülkeler, Suriye savaşını finanse etmek için Türkiye’ye kaynak aktardı. Hepsini koordine eden, yön çizen, hedef koyan ise, tabi ki ABD’ydi. 2013 yılına kadar ABD’nin desteği gizliydi; resmi açıklamalarda Suriye savaşına girmeye niyeti olmadığını ifade etti. Savaş istediği hızda ve yönde ilerlemeyince, 2013 yılından itibaren Suriye savaşındaki yerini, desteğini ve kurduğu ilişkileri, mecburen daha açık biçimde ortaya koydu.

Cihatçı çetelerin Türkiye’de örgütlenmelerinin, yayılmalarının önü de açıldı. Dernekler kurdular, toplantılar düzenlediler, Kuran kursları açtılar, televizyon kanalları kurdular… Bu kadar yaygın bir örgütlenmenin doğal sonucu olarak kitleler üzerinde, özelde laik kesimlerde baskıyı artırdılar. Hatta İstanbul’da ve bazı Anadolu kentlerinde “hilafet” ve “şeriat” talebiyle yürüyüşler gerçekleştirdiler.

Erdoğan, ABD’nin Ortadoğu’ya yönelik olarak hazırladığı “ılımlı islam projesi”nin lideri olma görevini üstlenmiş olarak 2002’de seçimleri kazanmıştı. Ancak İran’ın güç kazandığı koşullarda “ılımlı islam”ın ABD’ye yetmediği ortaya çıktı. Yanısıra Ortadoğu ve Kuzey Afrika coğrafyasında, ekonomik krize ve diktatörlük rejimlerine karşı artan kitle hareketini baskı altına alacak yeni bir unsura ihtiyaç duyuldu. “Siyasal islam” adı konularak meşrulaştırılan “radikal islam”; daha somut bir ifadeyle tarikatçı-cihatçı örgütlenmeler, bu koşullarda devreye sokuldu. Devrim için ayağa kalkan Tunus, Mısır gibi ülkelerde, gerici-şeriatçı partiler seçimleri “kazanarak” yönetime geldiler.

Bu koşullarda Erdoğan bir taraftan Suriye halkına ve laik devletine karşı savaşan şeriatçı çeteleri destekleyip güçlendirirken, diğer taraftan Türkiye’de özellikle Gezi Ayaklanması’nda açığa çıkan kitle direnişine “panzehir” olarak şeriatçı örgütleri yaygınlaştırdı.

 

Suriye savaşında başrolde

Tıpkı Libya’da olduğu gibi, Suriye savaşında da Erdoğan’ın çark edişi çok hızlı oldu. 7 Mart 2011’de Erdoğan, “kardeşim” dediği Esad ile Türkiye, İran, Irak ve Suriye arasında ortak vize öngören “Şamgen” planı üzerinde mutabakata varmıştı. Mart ayının son haftasında, dönemin CIA Başkanı Leon Panetta Ankara’ya gelince, “kardeşim Esad”, “katil Esed”e dönüştü.

Esasında ABD, Erdoğan aracılığıyla Esad’ı kendisiyle işbirliği yapmaya, Rusya’dan uzaklaşmaya, yönetimi İhvancılarla (Müslüman Kardeşler) paylaşmaya ikna etmek için uğraştı. Erdoğan bu nedenle Esad’la yakınlaştı. Fakat Esad bunu reddetti; Erdoğan’dan gelen bu teklifleri duyurdu da. “Kardeşim Esad”tan “katil Eset”e dönüşmesinin nedeni buydu.

26 Nisan günü, İstanbul’da “muhalifler”in ilk toplantısı örgütlenmiş, “Esad rejimi iki haftaya gider” diye konuşmalar yapılmaya başlanmıştı. Irak’ın işgali sırasında eksik kalan parça tamamlanmış; Türkiye, ABD’nin çıkarları doğrultusunda savaşa gireceğini ilan etmişti!

Suriye’deki savaş, özellikle mezhep çatışması üzerinden yürütüldü. Nüfusun çoğunluğunun Sünni, yönetimdeki ağırlığın Alevi olduğu Suriye’de, radikal İslamcı çeteler Sünni nüfusu kazanmayı hedefliyordu. Sünni kesimlerin liderliğine oynayan Erdoğan için ise, dönemin sembol sözü “Emevi Camii’nde namaz kılmak” oldu. Yani Erdoğan, Suriye’yi işgal etmeyi, Şam, Halep gibi büyük kentleri ele geçirmeyi hedefliyordu.

Suriye işgaline uluslararası meşruiyet oluşturmak için Erdoğan’ın ürettiği argüman, “sınır güvenliği” oldu. Suriye sınırında “uçuşa yasak bölge” ve “savaştan kaçanlar için tampon bölge kurulması” gibi söylemleri artırdılar. “Savaştan kaçan masum halk” argümanını güçlendirmek için de ilk olarak 29 Nisan 2011 tarihinde 250 Suriyeli, ellerinde Türk bayraklarıyla Türkiye’ye giriş yaptı. AKP destekli mülteci akını bu tarihten itibaren hız kazandı. Erdoğan yönetimi, Türkiye’ye giriş yapan Suriyelilerin sayısı 100 bini aştığı koşulda, Türkiye’nin, “kendi güvenliği için”, Suriye topraklarına girme hakkı olacağını duyurdu. Hiçbir hukuksal dayanağı olmayan bu sav, elbette fiilen de boşa çıktı. 2012 yılı sonunda 100 bin sığınmacı barajı aşıldı, ardından 1 milyon barajı da aşıldı; bugün 5 milyon civarında Suriyeli Türkiye’de yaşıyor!

Benzer biçimde, kimi zaman “Esad kimyasal silah kullanıyor” söylemi, kimi zaman Süleyman Şah Türbesi’nin bahane edilmesi, Suriye işgali için yeterli olmadı. Haziran 2012’de Türkiye’ye ait bir uçak Suriye tarafından vurulunca, AKP bu durumu fırsat bildi ve savaş çığırtkanlığını tırmandırdı, NATO’yu da toplantıya çağırdı.  Ancak bu dönemde, aslında Türkiye uçağının defalarca Suriye hava sahasını ihlal ettiği, taciz atışlarıyla Suriye savunma sistemlerinin kapasitesini anlamaya çalıştığı ortaya çıktı. Rusya’nın bu konuda tavizsiz davranması, Türkiye’nin savaşa girmesini bir kere daha engelledi.

AKP’nin işgal planlarını zayıf düşüren bir başka unsur da, ABD’nin tutumu oldu. Afganistan ve Irak’ta doğrudan işgale girişmiş olan ABD, bir türlü zafer kazanamamış; bu ülkelerin küçük bir bölümüne sıkışmıştı. Artık risk almadan, kendisi doğrudan savaşa girmeden Suriye’de kazanmak istiyordu. “Vekalet savaşı” ile kazanma fikri, önce Libya’da uygulandı. ABD, elini kirletmeden; yerel aşiretler ve Fransa eliyle Libya’yı işgal etmişti.

ABD Suriye’de de “vekalet savaşı”nı başlattı. Türkiye’nin işgal etmesini, Suudi Arabistan, Katar ve BAE’nin finansman sağlamasını, Rusya ve Çin’in direncini kırmak için Avrupa’nın siyasi destek vermesini istiyordu. Ancak Erdoğan, kendisine verilen görev konusunda iki yönlü bir çıkmazın içindeydi. Bir taraftan işçi ve emekçileri savaş konusunda kendi politikalarına yedekleyemiyor, “kitle rızası” oluşturamıyordu. Diğer taraftan Rusya’nın koyduğu engelleri aşmaya cesaret edemiyordu. Bu koşullarda savaş uzadıkça uzuyor; ama bir türlü ilerleyemiyordu.

 

Rojava ve AKP

Suriye’de kazanmak için Kürt hareketini de yedeklemek gerekiyordu. Öcalan üzerinden, Suriye’deki Kürtleri muhaliflerin safına katmak istediler. Öcalan da bu doğrultuda PYD’ye mesajlar gönderdi. Ancak Rojava Devrimi’nin gerçekleşmesi, Türkiye sınırında kantonların oluşturulması ve Suriye’de Kürt hareketinin giderek büyümesi Türkiye’nin planlarını bozdu. Erdoğan, Nusracılar başta olmak üzere, beslediği cihatçı çeteleri Kürt bölgelerine saldırttı.

Kürt hareketi bu saldırılardan da güçlenerek çıkınca, bu defa AKP’nin uzlaşma arayışları gündeme geldi. Üç parçanın (Suriye, Irak ve Türkiye) birleşerek TC sınırları içinde özerk bir bölge olması ihtimali, bu dönemde çeşitli biçimlerde gündeme getirildi. Öcalan’ın da bu plana onay verdiği görülüyordu. Ancak Suriye savaşının gerçekleri, bu hayali hızla yoketti.

Bunun bir nedeni, Rusya’nın da Suriye Kürtlerine yakın durması, Suriye’nin toprak bütünlüğü içinde Kürt bölgesine çözüm bulma çabalarıydı. Rusya, savaş boyunca Kürtlerin ABD ile açık işbirliği yaptığı dönemlerde bile, kimi zaman “havuç”, kimi zaman “sopa” yöntemleriyle PYD’nin tümden kopmasını engelledi.

İkinci neden, Suriye savaşı çıkmaza girince, ABD’nin IŞİD hamlesini başlatması oldu. Ancak IŞİD Musul’un ardından Şii kentlerine yönelince büyük bir Şii direnişi başladı. Şii kentlerini ele geçiremeyeceğini gören IŞİD, bu defa Kürt kentlerine saldırdı. Erbil, Mahmur ve Şengal’de yaşanan IŞİD saldırısı, Kürtlerin direnişi üzerine Kobane’ye yöneldi.

2014 Eylülü’nde başlayan Kobane saldırısı sırasında Erdoğan’ın açık düşmanlığı, “Kobane düştü, düşecek” sevinci, halkın büyük tepkisine yolaçtı.

Kobane direnişi, AKP’nin hedefleri yönüyle de bir dönüm noktasını ifade ediyor. Bu tarihe kadar AKP, Esad rejiminin yıkılmasını ve Halep başta olmak üzere Suriye’nin önemli kentlerini işgal etmeyi hedefliyordu. Öyle ki, Halep cihatçı çetelerin kontrolüne geçerken, kentteki sanayi kuruluşları, fabrika ve atölyeler sökülerek Türkiye’ye taşınmıştı. 2014 yılına gelindiğinde, Esad yönetiminin artık yıkılmayacağı, arkasındaki İran, Çin ve Rusya desteğinin onu korumaya yeterli olduğu netleşmişti. 

Bundan sonra Erdoğan için hedef, Suriye’de bölgesel kazanımlar elde etmek oldu. Kürt hareketi artık “baş düşman”dı ve “sınır güvenliği” bahanesi ile Kürt kentlerine girmek, en başta gelen hedefti. Keza İdlib gibi stratejik bir bölgede, Türkiye’nin güdümünde bir yönetim oluşturmak, Suriye’nin yeniden inşa sürecinde önemli bir söz hakkı elde etmek anlamına geliyordu.

 

ABD ve Rusya arasında

sarkaç olmak

Savaşa girmek isteyen hükümetlerin ilk görevi, “kitle rızası” oluşturmaktır. Yoksul halk ölüme koşmaya gönüllü olmazsa, o ülkenin savaşması, savaşı kazanması mümkün değildir. Erdoğan bu nedenle kitleleri Suriye işgaline hazırlamak için sayısız yalan ve demagoji üretti. Ancak kitlelerdeki savaş karşıtlığını gideremedi. Erdoğan’ın, bütün çabasına rağmen savaşa girememesinin birinci nedeni buydu.

İkinci neden ise, emperyalistler arasındaki çelişki ve çatışmaların, Türkiye üzerindeki yansımalarıydı. Her ne kadar AKP, “ABD’nin savaş hükümeti” olarak şekillendirilse de, Türkiye’de egemen sınıfların dengeleri ABD’nin her isteğinin koşulsuz bir biçimde yerine getirilmesine engeldi. Bütün emperyalistlerin Türkiye üzerinde hedefleri vardı; çeşitli vaatler ya da tehditlerle kendi politikalarını hayata geçirmek istiyorlardı. Bu nedenle Türkiye’de kurulan hükümetler genel olarak ya koalisyon hükümetidir, ya da koalisyon partisi hükümetidir. 1983’te tek başına hükümet olan Turgut Özal’ın ANAP’ı da, bugün Erdoğan’ın AKP’si de, böylesi partilerdir.

Türkiye’de burjuva klikler (ve onların temsilcisi olan hükümetler), çoğu zaman bunu kullanarak bir emperyaliste karşı diğeriyle ilişkileri geliştirme, rekabet oluşturma, çeşitli manevra zeminleri yaratma olanağına sahip olurlar. Suriye savaşı, bu durumun çeşitli defalar yaşandığı bir süreç oldu. Suriye’de değişen dengelere bağlı olarak, AKP’nin manevraları, pazarlıkları, emperyalistlerle işbirliği biçimleri farklılıklar geçirdi; kimi zaman çok keskin dönüşler ortaya çıktı.

AKP’nin Suriye savaşındaki konumlanışını belirleyen üçüncü unsur ise, ABD emperyalizminin yaşadığı güç kaybıydı. Suriye savaşı, dünyadaki hegemonya dengelerini açık biçimde yansıtan bir saha oldu. ABD artık dünya imparatoru olmadığı için, işbirlikçilerine “söz geçirme”de zayıflıklar yaşıyor; işbirlikçilerinin öznel çıkarları, ABD’nin bölgesel  çıkarlarıyla çatışıyor ve işbirlikçileri daha “başına buyruk” davranıyordu. ABD, çıkarları çatışan pek çok kesimi uzlaştıracak, birarada tutacak, kendi hedefleri doğrultusunda yönlendirecek, ya da baskı ve zorla işbirlikçilerini kontrol altında tutacak politikalar üretmekte zayıflamıştı. Mesela Irak’ta Şiilerin İran’a yaklaşmasını engellemek için Şii kesimlerin kimi taleplerini dikkate alan bir çizgi izlediğinde, Iraklı Sünnilerin tepkisini alıyordu. ‘90’ların başından itibaren ayrı devlet kurma sözü almış olan Kürtlerin ayrılma çabaları, Irak’ta hem Sünni, hem de Şii güçlerin engeline çarpıyordu.

Bu üç unsur, kendisini ABD’nin savaş arabasına bağlayarak Suriye’ye dalan AKP’nin, savaş içinde sıkça ABD’nin koyduğu sınırların dışına çıkmasına, hatta kimi zaman karşı karşıya gelmesine, çıkar çatışması yaşamasına neden oldu. Savaşın başlamasından 2014 yılına kadar olan süreye kısaca bakacak olursak, AKP’nin, ABD’ye rağmen ne kadar önemli adımlar attığını görebiliriz.

Öncelikle Türkiye’nin Suriye politikası, ABD’nin hedeflerini aşan bir seviyeye çıktı; ABD “Esad’lı çözüm” konusunda giderek daha esnek davranmaya başlarken, Erdoğan “Esad mutlaka gidecek” söylemini sürdürdü. ABD, Öcalan ve PKK üzerinden Suriye Kürtlerini de kazanmaya çalışırken, Erdoğan El Kaideci çetelerin PYD ile savaşması ve yoketmesi için uğraştı. ABD öncelikle “ılımlı İslamcı” ÖSO’nun muhalefet içinde güçlenmesini isterken (bu politika başarısız olduktan sonra ABD, IŞİD’i öne sürdü), Türkiye başından itibaren en radikal cihatçı çeteleri besleyip güçlendirdi. Bütün bunlar, ABD’nin Suriye hedeflerini zaman zaman çelmeleyen, meşruiyetini sorgulatan bir etki yarattı.

Başka konularda da Erdoğan’ın “yoldan çıktığı” görüldü. Mesela, ABD’nin dayatmasıyla İran’a uygulanan ambargo, Türkiye tarafından delindi; Türkiye ile İran arasında yasalara ve yaptırımlara aykırı biçimde, devlet bankası Halkbank aracılığıyla, doğalgaz karşılığında altın ticareti yapıldı.

Bir başka çatlak, Erdoğan’ın ŞİÖ’ye (Şangay İşbirliği Örgütü) alınma konusundaki ısrarında ortaya çıktı. Rusya ve Çin tarafından kurulan ve ABD’ye rakip olarak konumlanan ŞİÖ’ye katılma talebi, ABD ile ilişkilerin gerildiği her dönemde, Erdoğan tarafından yeniden dile getirildi.

Aynı dönemde Erdoğan, Çin’den hava savunma sistemi almak için, Çinli firma CPMIEC ile anlaşma imzaladı; hem de ABD’nin kesin vetosuna rağmen. Bir NATO ülkesinin, Çin’den savunma sistemi satın almak istemesi karşısında ABD büyük tepki gösterdi. Üstelik bu savunma sistemini İran, Kuzey Kore ve Suriye, yani ABD’nin “şer ekseni” ilan ettiği ülkeler kullanıyordu.

ABD’nin ve Irak hükümetinin tepki göstermesine rağmen, Erdoğan’ın Barzani ile petrol anlaşması imzalaması, bir başka sorun odağı oldu. Kürdistan petrolü konusu, Irak hükümeti için Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile aralarındaki en önemli çatışma noktasıdır. Irak’ın bölünmesini istemeyen ABD, bu konuda Irak hükümetinin yanında durmaktadır. Erdoğan’ın hem Irak hem de ABD ile olan ilişkileri bir kenara bırakarak, petrol ihracatını resmi, gayriresmi yollardan yürütmesi, bölge dengeleri açısından da kabul edilemez bir tablo oluşturdu.

Genel olarak Müslüman Kardeşler ile kurulan ilişki, özel olarak da Mısır’da bu örgüte verilen destek, ABD ile Erdoğan arasındaki sorunları büyüten bir diğer unsurdu.

2014’te Kırım’ı ilhak eden Rusya’ya dönük yaptırımlara Türkiye’nin ortak olmaması, hatta Rusya ile karşılıklı ziyaretlerin sürdürülmesi de ABD’nin tepkisini çeken konulardan biriydi.

Erdoğan yönetimi ABD ile böylesine önemli konularda gerilimler, çatışmalar yaşarken, bir taraftan da Suriye’deki “muhalif” çeteleri güçlendirmek için ABD’nin siyasi, ekonomik, askeri desteğini kullanıyordu; Malatya’ya ABD’nin füze savunma sistemini kuruyor, “Ergenekon” ve “Balyoz” operasyonları ile ordu içindeki Avrasyacılar başta olmak üzere ABD karşıtlarına darbe indiriyordu.

 

2015’te savaşın seyri değişiyor

AKP’nin yukarıda anlattığımız tüm bu çelişik hamlelerine rağmen, 2014 yılı sonuna kadar asıl rotasının, Ortadoğu’daki konumlanışının ABD’nin yanında olduğunu söyleyebiliriz.

2015 yılı ise bir dönüm noktası oldu. AKP, ABD ile işbirliğini sürdürmek için tüm çabasına rağmen, pek çok farklı unsur Türkiye’yi Rusya’ya yaklaştırdı. Erdoğan’ın, çok iyi kullandığını zannettiği “pazarlık gücü” ve “manevra kabiliyeti” pek çok noktada “kara delikler” oluşturdu.

İlk kırılma noktası, ABD uşağı olarak hükümetin başına gelen, ancak görevini yapmada zayıf kalan; mesela Irak savaşına katılmayı “beceremeyen”, Suriye savaşında tamamen ABD’ye entegre olamayan Erdoğan’a karşı ABD’nin “had bildirme operasyonu” düzenlemesi üzerine yaşandı. ABD destekli Gülen Cemaati ile 2013 yılı başlarında başlayan gerilim, 17-24 Aralık operasyonları ile patladı. Erdoğan’ın buna cevabı, Rusya ile ilişkileri geliştirmek oldu. 2015 yılı, Putin’in Türkiye ziyareti ile başladı.

İkinci önemli değişim ise, 2015 yılının Şubat-Haziran aylarında ABD destekli YPG’nin Kobane çevresindeki kentleri IŞİD’den temizlemesi oldu. Tel Abyad (Gire Sipi) başta olmak üzere bir çok kasaba ve kentin Rojava topraklarına katılması; böylece Kobane-Cizire kantonlarının birleştirilmesi, artık yeni bir dönemin ifadesiydi. Bu Kürt hareketi için olduğu kadar, Türkiye açısından da bir dönüm noktası oldu.

Kobane direnişi, ABD’nin Suriye savaşında aradığı “müttefik”i bulmasını sağladı. YPG bir çok açıdan göz dolduruyordu. Para için değil, idealleri için savaşan bir örgüttü; bu nedenle büyük bir kararlılıkla savaşıyor, korkusuzca ölüyordu. Bu durum savaş gücünü çok yükseltiyordu. Keza “devlet kurma” hedefi için ABD’yle bile işbirliği yapacak kadar pragmatistti. Üstelik Kobane direnişi sırasında uluslararası meşruiyet oluşturmuştu. IŞİD gibi ortaçağ kalıntısı gerici bir güce bile rıza gösteren ABD için, YPG “bulunmaz nimet”ti. ABD’li bir komutan “daha iyi bir müttefik bulamayacaklarını” belirtmişti.

YPG’nin öne çıkması, bir çok noktadan Türkiye’nin savaş politikalarını zora soktu. En başta ABD’nin Türkiye’ye olan ihtiyacı azalmıştı. İkincisi, kantonların birleşmesi ve Tel Abyad’ın YPG’nin eline geçmesi, 900 kilometrelik Türkiye-Suriye sınırının 400 kilometresinin Kürt toprağı olmasını getirmişti. Üçüncüsü, Tel Abyad, cihatçılarla Türkiye arasındaki en önemli güzergahlardan biriydi. Bölgenin tamamen Kürt kontrolüne geçmesi, Türkiye’nin cihatçılara desteğini ve etkisini de zayıflatıyordu. Bu kayıp, AKP’nin Kürt hareketine dönük saldırganlığını artırdı. Suriye topraklarına girme konusunda aradığı fırsatı da, bu durum üzerinden oluşturabildi.

Tel Abyad’ın alınmasının ardından ABD’ye büyük tepki gösteren Türkiye, Cerablus-Mare hattında kendisinin kontrolünde olan cihatçı çetelerin konumlanması “izni”ni kopardı. Böylece Kobane ile Afrin kantonlarının arasına ilk hançeri sokmuş oldu. Ayrıca 2015 Temmuzu’nda Kandil’in bombalanmasına ve ardından Diyarbakır, Cizre gibi Kürt kentlerinde operasyonların başlatılmasına da izin verdi ABD emperyalizmi.

Kürt hareketinin tepkisini göze alan bu iznin karşılığı, Türkiye ve S. Arabistan eliyle cihatçı çetelerin Fetih Ordusu adı altında birleştirilerek Mayıs ayında İdlib’i ele geçirmesi, Lazkiye sınırına kadar dayanması ve Halep’e saldırılar düzenlemesi oldu. Türkiye ve S. Arabistan’ın “Antakya Operasyon Odası”ndan yönettiği bu saldırı, Türkiye’nin savaşta artık daha aktif yer aldığı anlamına geliyordu.

Savaş İdlib’de Rus askeri üssünün kapısına dayanınca, 30 Eylül 2015’te Rusya da savaşa doğrudan girdi. Rusya’nın IŞİD mevzilerine bir haftada yaptığı bombardıman, ABD’nin bir yılda yaptığından daha fazlaydı. Ardından Viyana’da bir toplantı düzenlendi ve bu toplantıya, ABD’nin tepkisine rağmen İran da katıldı. Ayrıca bugüne kadar Suriye’de hükümete karşı olan tüm örgüt ve gruplar “muhalif” olarak tanımlanırken, Viyana toplantısında alınan kararla, bu gruplar “muhalif” ve “terörist” olarak iki kategoriye bölündü.

Rusya aynı zamanda Kürt hareketini tamamen ABD’ye terketmeyeceğini çeşitli biçimlerde gösterdi. Mesela uluslararası toplantılara Kürt temsilcilerinin katılmasını savundu. Ayrıca Antalya’da toplanan G-20 zirvesinde Putin, “40 kadar ülkenin IŞİD’e finansal destek sağladığını” söyleyerek İdlib’de burnunun dibine dayanmış olan Türkiye’yi de uyardı.

Rusya’nın bir-iki ay içinde savaşa bu kadar hızlı ve etkili biçimde müdahalesi, ABD’yi de Erdoğan’ı da ürkütmüştü.

 

ABD’ye rağmen Rusya’nın yanında

AKP hükümeti İdlib’de ilerlemeye, Rusya Lazkiye’yi güvence altına almaya çalışınca, iki ülkenin karşı karşıya gelmesi kaçınılmazdı. Beklenen olay 24 Kasım 2015’te gerçekleşti; Hatay’ın hemen altında, Türkiye sınırına yakın bölgedeki cihatçı çetelere saldırı düzenleyen Rus uçağı, Türkiye tarafından düşürüldü. O güne kadar Suriye ordusunun bu bölgedeki cihatçı çetelere düzenlediği her operasyon, Türkiye tarafından püskürtülmüştü; ancak bu defa karşısında Rusya vardı. Ve 1950’lerden bu yana ilk kez, NATO üyesi bir ülke, bir Rus uçağını düşürüyordu.

Türkiye ABD’ye güvenip Rusya’ya çok ağır bir saldırı gerçekleştirmişti. Rusya karşılık olarak savaş çıkarmadı; ancak bu durumu Erdoğan’ı ABD’den uzaklaştırmak ve kontrol altına almak için çok önemli bir fırsata çevirdi.

ABD son yıllarda işbirlikçilerini Rusya karşısında ileri sürüyor, sonrasında ise koruyamıyordu. 2008’de Gürcistan’ı savaşa sürmüş, sonra Rusya karşısında yalnız bırakmıştı; 2014’te ise Ukrayna’da hükümet darbesi yapmış, Rusya Kırım’ı ilhak edince sessiz kalmıştı.

Şimdi de ABD’nin onayı ile Türkiye bir Rus uçağı düşürdü ve dönemin ABD Başkanı Obama, ilk önce “Türkiye’nin sınır güvenliğini koruma hakkı var” dedi, Rusya “arkamızdan hançerlendik” diye sert çıkınca NATO ve ABD, “fazla tırmanmasın” sözleriyle durumu yumuşatmaya çalıştı ve AKP’yi Rusya karşısında yalnız bıraktı.

Rusya’nın Türkiye’ye dönük ilk hamlesi yaptırımlardı: Ekonomik baskılar, doğalgaz kartı, Rus turist kartı, tarım ihracatı gibi konuların yanısıra, IŞİD’in Türkiye’ye petrol sevkiyatı yapan bir konvoyu da Rusya tarafından vuruldu ve IŞİD ile Erdoğan ailesi arasındaki petrol ticareti, belgeleriyle ortaya konuldu. Ardından Rus uçağının düşürüldüğü bölgede, çok daha şiddetli bir saldırı dalgası başlatıldı ve Lazkiye kırsalı çetelerden temizlendi.

Ayrıca PYD ile kurduğu ilişkiyi güçlendirerek, Türkiye’ye meydan okudu. PYD ile ilk askeri işbirliğini, AKP’nin cihatçılarına karşı gerçekleştirdi. ABD, Cerablus-Mare hattını Türkiye’ye verirken, PYD çok tepki göstermişti. Türkiye’yi cezalandırmak isteyen Rusya, bu bölgedeki stratejik öneme sahip Tel Rifat kasabasını ve Miniğ Havaalanı’nı, YPG’nin ele geçirmesini sağladı.

Türkiye’ye indirdiği bir başka askeri darbe ise, Irak’tan geldi. Ocak 2016’da Türkiye, Irak hükümetinden habersiz olarak Musul’da bulunan Başika Kampı’na asker gönderdiğini duyurdu. Irak hükümeti de Başika’ya müdahale etmesi için Rusya’dan yardım istedi. Sonuçta Türkiye Başika’ya sonradan gönderdiği askerini geri çekmek zorunda kaldı.

El attığı her yerde Rusya duvarına çarpan AKP, 17 Şubat günü Ankara’da patlayan bombaları bir fırsata çevirip Suriye’de yeni bir işgal gerçekleştirmek istedi; ancak ABD’den izin kopartamadı. Dahası Türkiye’nin İran’a dönük ABD ambargosunu delmek için aracılık yaptırdığı Rıza Zarrab, Mart 2016’da ABD’ye giderek teslim oldu ve Türkiye’nin İran’la yasadışı “doğalgaz karşılığı altın” ticaretini itiraf etti. ABD, bu durumu da AKP’yi sıkıştırmak ve zaptetmek için koz olarak kullanmaya başladı.

Diğer taraftan Kürt hareketi savaşta çok önemli başarılar elde etmesine rağmen sürekli Türkiye’nin barikatlarına çarpıyordu. Türkiye her fırsatta Rojava’yı işgal etmeye çalışıyor, Cenevre toplantılarına PYD’nin katılmasını engelliyordu. ABD ise bir taraftan YPG’yi kullanırken diğer taraftan Türkiye ile arayı bozmamaya çalışıyordu. Bu koşullarda Mart 2016’da Rojava’da gerçekleştirilen bir toplantıda, “Kuzey Suriye Demokrat Federal Sistemi” ilan edildi.

Suriye’deki cihatçı çetelere karşı savaş da hız kazanmıştı. Mayıs 2016’da Rusya ve Suriye, Palmira’yı IŞİD’den temizlemeye başlayınca, ABD destekli SDG (Kürt hareketi, ABD’nin yönlendirmesiyle “Suriye Demokratik Güçleri” adını kullanıyordu artık) Rakka’ya girdi. Ayrıca Irak hükümeti Felluce ve Musul’da IŞİD operasyonlarını hızlandırdı.

AKP bu operasyonların da dışında bırakılmıştı. ABD-SDG ilişkisi giderek güçlenirken, AKP de Rusya uçağını düşürmüş olmasının izlerini silmeye, Rusya’nın yaptırımlarından kurtulmaya çalışıyordu. NATO’nun 8 Temmuz 2016’da yapılan Varşova Zirvesi, Erdoğan’a beklediği fırsatı verdi. Zirve doğrudan Rusya’yı hedef alıyordu; Rusya yeniden “öncelikli tehdit” olarak tanımlanmıştı. Bu koşulda Rusya, NATO’ya Erdoğan üzerinden bir gedik yaratmak istedi. Hem NATO’nun kendisine kurduğu kuşatmayı Türkiye üzerinden delmek, hem de Suriye savaşında bir NATO ülkesini yanına çekmek, IŞİD’in lojistik desteğini kırmak ve ABD’yi zayıflatmak için, Erdoğan’la ilişkileri güçlendirmeye başladı.

15 Temmuz ABD darbesi bu koşullarda geldi. ABD, bu kadar kontrol dışına çıkan Erdoğan’a karşı askeri bir darbe düzenledi. Bu darbeyle sadece Erdoğan’ı göndermekle (ya da kontrol altına almakla) kalmayacak, Türkiye’nin tamamen ABD rotasına girmesini sağlayacaktı. Bunu göze alamayan Rusya, 15 Temmuz darbesine karşı Erdoğan’dan daha fazla, hatta “Erdoğan’ın yerine” direndi. Avrasyacı subayların müdahalesiyle, 15 Temmuz darbesi bastırıldı.

Artık Erdoğan Rusya’ya borçluydu; dahası, Türkiye’yi kaybetmek istemeyen ABD’ye karşı kullanmak için çok etkili bir koza sahip olmuştu.

Aynı günlerde SDG, Kobane ile Afrin kantonlarını birleştirmek üzere harekete geçti. Menbiç kentini çetelerden temizledi ve yerleşti. Ardından Cerablus’a yönelecekti. Kobane-Afrin arasında bulunan Cerablus-Mare hattındaki cihatçı çeteler, doğrudan Erdoğan’a bağlı çetelerdi. SDG buraya yönelince, 24 Ağustos’ta TSK Cerablus-El Bab hattında “Fırat Kalkanı Harekatı” başlattı. ABD, 15 Temmuz darbesinin başarısızlığının sıkıntısıyla Erdoğan’a bu izni vermek zorunda kaldı. Rusya da, 15 Temmuz sonrasında Erdoğan ile ters düşmemek için bu duruma razı oldu. Böylece Türkiye, 4 yıl sonra hedefine ulaştı; artık resmi olarak TSK Suriye topraklarına girmişti.

Ancak Erdoğan, bu “kazanım”ın ardından yine uzun bir süre savaştan dışlandı. Halep’teki cihatçıların çekilmesi sözünü tutmadığı için Rusya mesafe koydu. Musul operasyonu için hazırlık yapmakta olan Irak’a meydan okuyup “Musul’a kimse giremez” diye tuhaf-dayanaksız bir çıkış yaptığı için, Irak’ın, İran’ın, ABD’nin ve Rusya’nın sert tepkisine maruz kaldı. Erdoğan yönetimi Irak’ta işgalci ilan edildi, Suriye hava sahasını Türk uçaklarına kapattı.

Suriye savaşında ikinci önemli olay, Aralık 2016’da Halep’in cihatçı çetelerden temizlenmesi oldu. İdlib, Suriye genelindeki cihatçıların toplandığı tek odak haline geldi. Halep, Rusya ve Suriye açısından stratejik bir kazanımdı.

 

İki cami arasında beynamaz

Özellikle 2014 yılından itibaren Erdoğan’ın Suriye ve Irak’ta attığı adımların herbiri, hem ABD hem de Rusya’da hoşnutsuzluk yaratıyordu. Bu nedenle, Ağustos 2016’da başlayan ve 6 ayda ancak tamamlanan Cerablus işgalini bir kenara bırakacak olursak, 2014 ile 2018 arasında AKP yönetimi Suriye ve Irak’ta tek bir kazanım elde edemediği gibi, bütün önemli kesitlerde dışlandı, çoğu kez cezalandırıldı.

Mesela Cerablus işgali sırasında TSK kendisine çizilen sınırları aşıp Suriye ordusu ile savaşmaya kalkışınca, Rusya Türk askerlerinin bulunduğu bir binayı bombaladı. Mesela Erdoğan’ın bütün çabasına rağmen Türkiye’nin katılamadığı Musul operasyonu Şii askerler ve PKK’nin katılımıyla gerçekleştirildi. Üstelik Musul yakınlarındaki Başika Kampı’nı boşaltma sözü vermek zorunda kaldı. ABD’nin Rakka operasyonuna SDG’yi katmasını engellemeye çalıştı; ama başaramadı, Rakka Rojava topraklarına katıldı. Dahası, Menbiç’i ele geçiren SDG, Fırat’ın iki yakasını birden tutmuş oldu.

ABD ve Rusya, farklı saiklerle de olsa, Türkiye’nin dizginlenmesi gerektiğini biliyorlar. Türkiye’nin ÖSO’yu ya da TSK’yı öne sürmesi, S. Arabistan ve Katar ile birlikte bir “İslam Ordusu” kurma çabası ABD’de karşılık bulmuyor. Rusya ise Suriye ordusunun El Bab’ın güneyini tamamen kapatmasını sağlayarak, Menbiç’te YPG ile TSK’nın arasına Rus askerlerini konuşlandırarak ilerlemesini engelliyor. Keza Rusya üzerinden gerçekleştirilen müzakerelerde, barış masalarında da Türkiye’nin yeri ve sözü hükümsüzleşmiş durumda.

Erdoğan’ın bütün itirazlarına rağmen, hem ABD’nin hem de Rusya’nın, YPG ile ilişkilerini resmileştiriyor olması da Erdoğan’ın politikalarını işlevsizleştiriyor. Erdoğan’a Suriye savaşında bir sınır çiziliyor ve o da bu sınırı aşamıyor.

2017 yılında bu durum daha da belirginleşti. Mayıs 2017’de Erdoğan’ın Rusya ziyareti sırasında Putin, hem YPG ile olan ilişkilerini Erdoğan’ın yanında savundu, hem de Erdoğan’a artık Esad’ı tartışmaktan vazgeçmesini söyledi. Ayrıca Türkiye’nin Ukrayna’ya gönderdiği askeri danışmanlarını geri çekmesini istedi. Ve Rusya, Antalya’da “Rus İstihbarat Bürosu” kurma konusuna Erdoğan’la anlaşmaya vardı; bu bir NATO ülkesinde ilk defa gündeme geliyordu.

Aynı dönemde ABD, Rakka işgali sırasında YPG için “kara gücüm” tanımını kullandı. Türkiye ile “eğit-donat” programını bitireceğini açıkladı; böylece artık Türkiye’nin beslediği cihatçılara ihtiyacı kalmadığını duyurmuş oluyordu. Rakka, ABD’nin Suriye savaşında doğrudan kendi askerini görevlendirdiği ilk saldırı olmuştu; ve YGP’nin buraya yerleşmesini sağladı.

Bu tablo, 2018 başında Türkiye’nin Afrin işgaline kadar gel-gitlerle sürdürüldü.

 

Suriye topraklarında TSK işgalleri

Savaş konjonktürü, 2018 başında Erdoğan’ın işgalci planlarını hayata geçirmesine olanak sağladı; hem ABD’nin hem de Rusya’nın yol açmasıyla, TSK Ocak 2018’de başlayan Afrin işgalini Mart 2018’de tamamladı.

İki düşman emperyalisti aynı noktada birleştiren farklı hesaplar vardı. ABD, Ekim 2017’de Irak Kürdistanı’nda önayak olduğu “bağımsızlık referandumu”nun ters tepmesiyle önemli bir güç kaybı yaşamıştı ve Türkiye’nin desteğine ihtiyaç duyuyordu. Ayrıca, YPG’nin Rusya ile olan ilişkisine de, Rusya’nın Afrin’deki varlığına da tepki gösteriyordu. Bu nedenle Erdoğan’ın talebini kabul etti ve “Afrin bizim operasyon alanımız değil” diyerek Türkiye’nin Afrin’e girmesine yol verdi.

Rusya için ise öncelik, Türkiye ile yaptığı İdlib pazarlığı oldu. Erdoğan, Astana toplantısında İdlib’deki cihatçılarla savaşma sözü vererek İdlib topraklarına girmiş, ancak bu süreçte İdlib’deki cihatçılarla savaşmak bir yana, onları daha örgütlü hale getirmişti. Mesela Eylül 2017’de bölgedeki cihatçılarla bir toplantı yapmış, toplantı sonrasında cihatçılar İdlib’de “Milli Selamet Hükümeti”ni kurduklarını duyurmuşlardı. Ve 2018’in ilk günlerinde, Türkiye’nin kontrolünde olan bölgelerden, Lazkiye’deki Rus askeri üssüne cihatçı saldırıları düzenlenmişti.

Bu koşullarda Rusya, ikili bir pazarlık yürüttü. Önce YPG ile, Deyr ez Zor’a karşılık Afrin pazarlığı yaptı. Yani eğer YPG, petrol yataklarına ve su havzasına sahip olan Deyr ez Zor’dan çekilirse, Rusya TSK’nın Afrin merkezine girmesine izin vermeyecekti. YPG bunu kabul etmedi. Bunun üzerine Rusya, Türkiye ile pazarlık yaptı. İdlib’deki cihatçıların belli bir bölgeden çekilmesi karşılığında, Afrin’i Türkiye’ye bıraktı. Böylece hem İdlib’de önemli bir kazanım elde etti, hem de son dönemde ABD ile askeri ilişkileri güçlenen, Rakka’nın ardından Deyr ez Zor’a giren ve Suriye ile masaya oturma konusunda ayak direyen SDG’ye bir ders vermiş oldu.

Türkiye’nin Afrin işgaline karşı çıkan tek güç İran oldu. İran bu güne kadar hangi pazarlık karşılığı olursa olsun, Suriye topraklarında Türkiye’ye yer vermeye hep karşı çıktı.

Afrin işgali sonrasında, Suriye savaşında bir durgunluk dönemi başladı. Artık IŞİD bir tehdit olmaktan çıkmış, cihatçı çeteler İdlib dışında neredeyse tamamen temizlenmişti. 2018 Temmuzu’nda, ABD’nin isteği ve İsrail’in operasyonuyla, “Beyaz Miğferler” adlı cihatçı örgüt Suriye’den “tahliye” edildi. Bir “yardım kuruluşu” paravanı arkasına saklanan bu örgüt, doğrudan ABD-İngiltere eliyle İstanbul’da kurulan bir cihatçı çeteydi ve asıl görevi provokasyonlar gerçekleştirmekti. “Beyaz Miğferler”in tahliyesi, ABD için artık savaşın sonu demekti.

Bundan sonrası Rusya, Çin ve İran için Suriye’de “yeniden inşa” döneminin başlatılmasıydı. ABD ve İsrail ise, onların bu planlarını ne kadar bozabilecekleri, geciktirebilecekleri üzerinden politikalar yürütüyorlardı. ABD, SDG’nin kontrolü altındaki topraklarda askeri üsler kuruyor; SDG, Suriye-Irak sınırını kontrol altında tutarak İran’dan Akdeniz’e uzanacak güzergahları (Çin’in Kuşak ve Yol Projesi’nin en önemli güzergahlarından biri) engellemeyi hedefliyor; İsrail zaman zaman düzenlediği bombardımanlar ya da provokasyonlarla İran’ı kışkırtmaya çalışıyor; bir biçimde Suriye’de “düzen”in kurulmasını geciktirmeye uğraşıyorlardı.

AKP hükümeti ise bir taraftan Cerablus’tan İdlib’e kadar uzanan geniş bir Suriye toprağında, kaymakam tayin etmekten üniversite kurmaya, konut inşaatından postane açmaya kadar çok çeşitli yollarla “ilhak” faaliyeti yürütürken, diğer yandan “Fırat’ın doğusu”na da el atabilmek için çeşitli hamleler yapmaya çalışıyordu. Mesela Menbiç’de ABD ile ortak devriye, Kobane’den Irak sınırına kadar uzanan sınır hattında “tampon bölge” planlarını sıkça gündeme getiriyor; ancak somut bir ilerleme kaydedemiyordu.

Hem ABD, hem de Rusya için bu dönemde Türkiye “vazgeçilmez”di, aynı zamanda “tahammül edilmez” bir noktaya gelmişti. Özellikle ABD’li rahip Brunson’un Türkiye’de tutuklanmasından Çin ile güçlenen ilişkilere, İran’a karşı yaptırımların delinmesinden, Rusya’dan S-400 füze sisteminin satın alınmasına kadar, Erdoğan’ın attığı adımlar, ABD’nin büyük tepkisini çekiyordu. Rusya ise İdlib’deki cihatçılar nedeniyle Erdoğan’a tepki duyuyordu.

Erdoğan’ın pazarlıkçı tutumları, bu süreçte asıl olarak Rusya’nın işine yaradı. Erdoğan’ın basitçe ABD karşısında pazarlık gücü oluşturmak gibi bir niyetle, Aralık 2017’de Rusya’dan S-400 satın alma anlaşması yapması, Rusya’nın sabırlı ve kararlı tutumu nedeniyle, bir NATO ülkesinin Rus savunma sistemini satın alması gibi son derece stratejik önemde bir sonuç yarattı. 2019 yılında Türkiye’ye getirilen S-400 sistemleri, o günden itibaren Türkiye ile ABD arasındaki en büyük soruna dönüştü. ABD, Türkiye’yi F-35 uçaklarının üretiminden ve Patriot füze sisteminden çıkarmakla tehdit etmek başta olmak üzere, çok önemli konularda sıkıştırmaya başladı. Keza Rusya, İdlib’de de sabırlı bir politika izleyerek, kimi zaman TSK’ya ait mevzileri bombalamak pahasına bile olsa, Türkiye’nin adım adım geri çekilmesini sağladı; İdlib’de önemli düzeyde bölgeyi parça parça Suriye topraklarına dahil etmeyi başardı (*)

Haziran 2019

 

* Yayınevinin 2021’de kitap basılırken eklediği notu: Türkiye’nin Suriye topraklarındaki son işgal noktası Tel Abyad ile Serekaniye arasındaki bölgede oldu. 9 Ekim 2019 tarihinde TSK, “güvenli bölge” oluşturma gerekçesiyle bu bölgeye girdi. İşgal, Türkiye’yi kazanma çabasında olan ABD’nin onayı ile başlamıştı. SDG’yi buradan geri çekilmeye zorlayan ABD, geçmişte Arap nüfusun yoğun olduğu bu bölgeye Türkiye’nin girmesine izin verdi. Ancak AKP’nin, kendisine çizilen sınırlara uymayacağı, Kobane başta olmak üzere Kürt bölgesindeki çok daha geniş bir alana saldıracağı en baştan belliydi, öyle de oldu. Burada Rusya, Türkiye’nin işgalini Kürt hareketi ile anlaşmak için bir fırsata çevirdi. Kürtlerin en önemli talebi olan “anayasa değişikliği ile güvence altına alınmış bir özerklik” konusunda somut bir adım atmadan, Rojava topraklarına girmek için SDG ile anlaştı. 13 Ekim günü yapılan anlaşma; Suriye-Türkiye sınırının tamamını Suriye ordusunun korumasını, YPG’nin “5. Kolordu” adıyla Suriye ordusuna katılmasını öngörüyordu. Bu doğrultuda Suriye ve Rusya askerleri, Menbiç, Kobane, Kamışlı, Tel Temir ve Haseke gibi çok önemli kentlere girerek Türk ordusu karşısında Kürt bölgesini koruma altına aldı. Ancak SDG, işgal tehdidi altında imzalamak zorunda kaldığı bu ağır anlaşmayı, anayasa değişikliği konusunda somut bir adım atılmadığı için, sonrasında uygulamadı. Suriye ordusu girdiği topraklardan çıkmadı, ancak SDG, ABD ile işbirliğini sürdürmeye devam etti. TSK ise, başlangıçta hedeflediği “tampon bölge”nin çok küçük bir kısmını ele geçirebildi; daha fazla ilerleme iznini, iki emperyalistten de alamadı.

Bugün Türkiye’nin elinde İdlib’den Cerablus’a uzanan geniş bir bölge ile, Tel Abyad-Serekaniye arasındaki küçük bir bölge bulunmaktadır. Suriye’de savaş bitmiş olmasına ve Rusya ile yapılan görüşmelerde sayısız kez gündeme gelmiş olmasına rağmen, AKP hükümeti bu işgal bölgelerinden geri çekilmiyor; tam tersine burada kurumsallaşmaya çalışıyor. Son iki yıl içinde Rusya, Türkiye’yi en fazla İdlib konusunda zorladı. Cihatçıların gerilemek zorunda kaldığı dönemlerde, TSK’nın cihatçıları korumak için Suriye’ye karşı savaştığı da oldu. TSK’nın elindeki “kontrol noktaları”, cihatçıları korumak için kullanıldı. Ancak Rusya kimi zaman doğrudan bu kontrol noktalarını vurarak, TSK askerlerini öldürerek de olsa, AKP’nin direncini büyük oranda kırdı. Ve İdlib’de önemli bir bölümü geri almayı, Suriye’nin en önemli kentleri olan Halep, Şam ve Lazkiye arasında ulaşımı sağlayan ve cihatçıların kontrolü altında bulunan M4 ve M5 karayolunu ele geçirmeyi, TSK’nın İdlib’deki 12 “kontrol noktası”nın büyük bölümünü boşalttırmayı başardı ve Suriye ordusunun bölgeye yerleşmesini sağladı.

Bunlara da bakabilirsiniz

İran’da kitleler sokakta

İran’da 22 yaşındaki genç bir kadının polis tarafından öldürülmesi, ülkede son yılların en büyük kitle …

12 Eylül ve Nevin Berktaş belgeseli…

12 Eylül’ün yıldönümünde, Nevin Berktaş ile röportaj yapıldı ve bir belgesel hazırlandı. Oda TV’nin hazırladığı, …

12 Eylül ve sonrası değerlendirme söyleşileri…

12 Eylül Askeri Faşist Darbesi sonrasında, adaletsiz geçen 42 yılın ardından, Devrimci 78’liler Federasyonu’nun katılım …