12 Eylül neden-nasıl geldi? Devrimci tavır ne olmalıydı?

Bugüne dek 12 Eylül’ün gerçekleşme nedenleri olarak birçok faktör sıralandı. Başta ABD olmak üzere emperyalizmin Ortadoğu’ya ve Türkiye’ye dönük planları, egemen sınıfların kendi aralarındaki çelişkiler, ekonomik kriz, 24 Ocak Kararları, yönetememe krizi vb…

Bunların doğruluğu su götürmez. Ancak hepsinden öne çıkanı, yükselen halk hareketidir. Bu hareketin karşısında acze düşen devletin, bulduğu son çözümdür askeri faşist cunta. Onun için 12 Eylül’ün gerçekleşme nedeni olarak, birinci sıraya halk hareketini yazmak gerekir. O güne dek sivil faşist çetelerin cinayetleri, katliamları, devletin baskısı, yasaları, hatta sıkıyönetimleri ile bastırılamayan hareket, ancak 12 Eylül askeri faşist cuntası ile bastırılmıştır.

12 Eylül’ün gerçekleşme nedenlerini anlayabilmek için, önce 12 Eylül arifesindeki koşulları, dünyanın ve ülkenin içinde bulunduğu durumu hatırlamakta yarar vardır.

’80’li yıllar, bir bütün olarak emperyalizmin dünya halklarına, işçi ve emekçilere saldırı furyasını arttırdığı yıllardır. Askeri faşist diktatörlükler, dünya genelinde de ‘70’lerin sonu ve ‘80’lerde tezgahlanmıştır. Hem kitlelerin artan sosyalizm özlemleri ve yükselen mücadelesi, hem de emperyalizmin sömürü alanları üzerindeki  sarsılan dengeler nedeniyle, bir bütün olarak  dünya halklarına, işçi ve emekçilere saldırı furyasını arttırdığı yıllardır. Türkiye de bundan nasibini almıştır.

Dönemin ‘iki süper gücü’ olarak bilinen ABD ve Sovyetler Birliği (SB) arasındaki güç çekişmesi, Ortadoğu ve Asya’da tırmanışa geçmişti. Özellikle ’79 İran devrimi, ABD’nin bölgedeki en has işbirlikçilerinden Şah Rıza Pehlevi rejimini yıkmış, dengeleri alt-üst etmişti. Böylece Ortadoğu’da İran-Türkiye-İsrail üçlü sacayağı üzerine oturan ABD’nin bir ayağı topal kalmıştı.

Aynı dönemlerde SB’nin Afganistan işgali, ABD’nin bölgedeki nüfuzunu sarsmaya başladı. İran, Pakistan ve Afganistan hattı, emperyalist tekeller için çok önemli bir hattı. Bugün de olduğu gibi… Öte yandan Latin Amerika ülkesi olan Nikaragua’da da iktidarı Sandinistler ele geçirmişti. Böylece Amerika’nın sömürdüğü zenginlik alanları birer birer elinden kayıp gidiyordu.

Böyle bir dönemde ABD açısından Türkiye’nin önemi daha da arttı. O yıllarda İncirlik Hava Üssü’nden kalkan U-2 casus uçakları, Sovyetler Birliği hakkında askeri bilgileri topluyordu. Türkiye, sadece SB’ye komşu ülke olması yönüyle değil, ABD’nin Ortadoğu-Kafkaslar, hatta Asya üzerine geliştireceği planlar için de vazgeçilmezdi.

ABD açısından Türkiye’nin önemi artmışken, Türkiye’deki egemen sınıflar, her yönden bir kıskacın içine girmiş durumdaydılar. Daha da önemlisi devrim tehdidini enselerinde hissediyorlardı.

Türk egemen sınıflarının açmazları

Türk egemen sınıfların açmazlarının başında, sınıf mücadelesinin ulaştığı boyut gelmekteydi. O güne dek görülen en ciddi sınıf ve kitle hareketi ile karşı karşıyaydılar.

İşçi sınıfı, giderek daha bilinçli ve örgütlü hareket etmekte, yaşam ve çalışma koşullarını iyileştirici talepler ileri sürmekteydi. Bu talepleri elde edemediği koşulda grev silahına başvuruyor, direnişe geçiyordu. Sadece ekonomik grevler değil, politik grevler de yapılıyor, üretim büyük oranda duruyordu. Hatta bölgesel çapta genel grevler yaşanmaktaydı. 12 Eylül arifesinde, Türkiye’nin grev ve greve çıkan işçi sayısı, bugüne dek ulaşılan en yüksek düzey, bir rekordur. Greve çıkan işçi sayısı arttıkça, burjuvazinin karları doğal olarak düşmektedir. Ve yeni grevlerin eli kulağındadır. Ülke çapında “genel grev genel direniş”in gerçekleşmesi an meselesidir.

Diğer yandan kendi aralarındaki çelişkiler de had safhaya çıkmıştı. Ecevit hükümetine karşı TÜSİAD’ın ünlü ‘muhtıra gibi bildiri’si, o dönem yayınlandı. Ömürleri bir yılı doldurmayan kaç hükümet geldi geçti. I. ve II. MC hükümetleri, (Milliyetçi Cephe-Demirel’in başbakanlığında kurulan içinde MHP’nin de yer aldığı faşist hükümetler) toplumda varolan kutuplaşmayı ve çatışmayı daha da arttırmaktan öteye gitmedi. Bunun üzerine Ecevit’in başbakan olduğu CHP azınlık hükümeti kuruldu.

Bu dönem, sivil faşistlerin halka dönük saldırıları, katliamlar biçimine dönüşerek daha da arttı. Maraş Katliamı, bunların içinde en çok bilinenidir. Bu katliam, sivil faşistlerle devlet güçlerinin kolkola gerçekleştirdiği bir katliamdı. Zaten hemen ardından, -içinde İstanbul, Ankara, Adana gibi büyük illerin bulunduğu- 13 ilde sıkıyönetim ilan edildi.

Sıkıyönetim, faşist cuntanın ayak seslerinin ilk işaretiydi aynı zamanda. Eğer sıkıyönetimle istediklerini başarabilselerdi, yani halk hareketinin hızını kesip, kendi içlerindeki çelişkileri çözebilselerdi, belki cunta gelmeden sorunu çözmüş olacaklardı. Fakat sıkıyönetim, ilk anda bir şaşkınlık ve durulma yaşattıysa da, ardından daha güçlü bir mücadeleyi doğurdu. Hem de bu kez halk, sadece sivil faşistlerle değil, doğrudan devletin kolluk güçleriyle, ordusuyla karşı karşıyaydı. “Sıkıyönetim de sökmeyecek!” o dönemin en ünlü sloganı oldu. Gerçekten sıkıyönetim de sökmemişti.

Ardından Demirel’in başında bulunduğu Adalet Partisi işbaşına geldi. Sivil-faşistlerin gerçekleştirdiği katliamlara yenileri eklenirken, doğrudan devletin gerçekleştirdiği katliamlar, baskınlar yapılmaya başlandı. Bunların içinde en öne çıkanı hiç kuşkusuz Fatsa’ya yapılan ‘nokta operasyonu’dur. Yerel seçimleri kazanan DY’li belediye başkanı Fikri Sönmez’e ve onun başarılarına karşı girişilen bu operasyon, devrimci hareketin kitlelerle buluşmasına karşı devletin en ciddi müdahalesiydi aynı zamanda.

Bir yandan hükümetler birbiri ardına devrilirken, bir yandan da gelip çatan cumhurbaşkanlığı seçimi, tur üzerine tur binmesine rağmen, yeterli oy çoğunluğu sağlanıp bir türlü seçilemiyordu. Devlet, gerçek anlamda bir yönetim krizi yaşamaktaydı. Bu sadece yukarıdakilerin yönetememesi değil, alttakilerin de o şekilde yönetilmek istememesiydi. Devrimci durum, objektif olarak fazlasıyla olgunlaşmıştı. Buna karşın subjektif unsur olarak, devrimci hareketin durumu, o güne dek en gelişkin dönemini yaşamakla birlikte, son derece parçalı ve zaaflıydı.(Bu durum aşağıda daha ayrıntılı ele alınacaktır.)

Burjuvazinin son çaresi; askeri faşist cunta

Egemen sınıfları 12 Eylül’e götüren işte bu koşullardı. İşbirlikçi tekelci burjuvazi, işçi direnişleri ile sıkışmış, devlet kurumları kendi içinde çatırdamış, (polis teşkilatı içinde bile Pol-Der/Pol-Bir adıyla birbiriyle çatışma içinde iki ayrı siyasal gücün örgütlenmesi) çelişkiler derinleşmişti. Hükümetler dayanmamakta, cumhurbaşkanı bile seçilememekteydi.

Böyle bir durumda ABD, İran’dan sonra Ortadoğu’da önemli bir mevzisini daha kaybetmek istemiyordu. Doğrudan orduyu işbaşına getirmek için harekete geçti. Tıpkı Latin Amerika ülkelerinde yaptıkları gibi…

Egemen sınıfların tüm kliklerinin askeri cuntadan yana olmadığı, bu konuda da çelişki ve çatlakların olduğu kesindir. Elbette hepsi, halk hareketini bir biçimde bastırmaktan yanadır, fakat aralarında yöntemsel farklılıklar vardır. Ama önemli bir kesimin ve aslolarak da işbirlikçi tekelci burjuvazinin en palazlanmış olanlarının, cuntadan yana olduğu tartışılmaz.

Sonuç olarak; 12 Eylül, ABD ve işbirlikçilerinin başta yükselen halk hareketini durdurmak, onun öncülerini yok etmek ve egemen sınıflar arasındaki çelişkileri ABD lehine çözmek amacıyla tezgahladıkları faşist bir darbedir.

MGK’yı oluşturan 5’li çete, (Genelkurmay başkanı Kenan Evren başta olmak üzere, Kara, Hava, Deniz ve Jandarma Genel Komutanları) 12 Eylül günü yönetime el koyduklarında, ABD’nin “bizim oğlanlar başardı” demesi, cuntanın ABD menşeli oluşunun açık kanıtıdır.

Mehmet Ali Birand’ın “12 Eylül Saat 04.00” isimli araştırma kitabında, 12 Eylül öncesi ABD ve Avrupalı emperyalistlerin cuntadan haberdar olduğuna dair şu bilgiler verilmektedir. 

“Gazeteciler öğleden beri -11 Eylül 1980 öğlesi yn.- bu konuyu sorar olmuşlardı. Özellikle Brüksel ve Bonn’dan bazı gazeteciler ‘bugün sizde darbe oluyormuş’ deyip sorular soruyorlardı. Nereden, nasıl böyle bir haber almışlardı bilinmiyordu. Dış dünya sanki Türkiye’de olanları daha iyi izliyordu.”

“Başkan Carter, Kennedy Center’da ‘Damdaki Kemancı Müzikali’ni seyrediyordu. Locasının hemen dışındaki telefonu sinyal verdi. Beyaz Saray santrali Dışişleri Bakanı Muskie’nin görüşmek istediğini söyledi. Başkan telefona geldi: ‘Türk ordusunun komuta heyeti Ankara’da yönetime el koydu. Herhangi bir kuşkuya veya kaygıya gerek yok. Müdahale etmesi gerekenler etti.’ “

Cuntanın üzerinden 30 yıl geçtikten sonra, CIA belgelerini kamuoyuna açacak ve Türkiye’deki faşist darbenin arkasında ABD’nin olduğu, onun bilgisi dahilinde yapıldığı belgeleriyle ortaya çıkacaktı. Dönemin TİSK (Türkiye İşverenler Sendikaları Konfederasyonu) Başkanı Halit Narin de, 12 Eylül’ün hemen ardından “bugüne dek işçiler güldü, şimdi gülme sırası bizde” diyecekti. Cuntanın arkasında, ABD’nin yanı sıra işbirlikçisi burjuva kliklerin bulunduğunu, en çarpıcı şekilde bu sözler ele veriyordu.

 Milli Güvenlik Konseyinin 1 numaralı bildirisinde, faşist cuntanın geliş amacı iki cümle ile özetlenmiştir: ‘Muhtemel bir iç savaşı önlemek’, ‘demokratik düzeninin işlemesine engel olan sebepleri ortadan kaldırmak’…

“Demokratik düzenin işlemesi”, emperyalist burjuvazi ve onun işbirlikçilerinin tüm emekçi halkı iliklerine dek sömürebilme yolunun açılması demekti. İMF’nin dayattığı ve işbirlikçi tekelci burjuvazinin de gönülden desteklediği 24 Ocak Kararlarının yaşama geçmesi demekti. Sonraki uygulamaları bu doğrultuda oldu zaten. İşçi ve emekçiler o güne dek görülmemiş bir ekonomik, siyasi, sosyal saldırıyla karşılaştı.

12 Eylül’le birlikte yaşananlar

Resmi rakamlarla 650 bin insan gözaltına alındı. Kayıtlara geçmeyenlerle birlikte düşünülürse, 1 milyonu aşkın kişinin gözaltına alınıp işkencelerden geçirildiğini söyleyebiliriz. Öyle ki, işkence yapılacak alan bulmakta zorlandılar. Sadece emniyet müdürlükleri, karakollar ve kışlalar değil okullar; devlet kurumları, spor salonları, camiler de sistematik olarak yapılan işkencenin mekanı oldu.

12 Eylül’den 20 gün sonra idamlar başladı ve 50 kişi asıldı. 229 kişi işkence yapılarak öldürüldü. Ayrıca hapishaneler tıklım tıklımdı ve tam bir işkence yuvasıydı. Komünist ve devrimciler başta olmak üzere aydınlar, yazarlar, öğretmenler, ilerici-demokrat sanatçılar da yığınlar halinde gözaltına alındı, büyük çoğunluğu tutuklandı. Devrimci öğrenciler okullarından atıldı, ilerici öğretim görevlileri görevlerinden alındı. 

Dernekler, kitle örgütleri ve sendikalar kapatıldı. Bunları sayısı yaklaşık 24 bindir. Fişlenenler, vatandaşlıktan çıkarılanlar, pasaport yasağı konanlar, mültecileşenler ve bütün bu insanların sürekli taciz edilen aileleri de düşünülürse, milyonlarca insan acı çekti.

Devrimci ve komünistler ise, azgın bir işkenceye tabi tutuldu. İşkencehanelerde ve hapishanelerde sakat bırakıldılar, ideallerini terk etmeye zorlandılar, asıldılar, katledildiler, ‘kaybedildiler’… Uzun hapishane yılları işkence altında geçti. Davutpaşa, Hasdal, Alemdar, Metris, Mamak, Diyarbakır kışlaları, hepsi birer toplama kampıydı…

Kürt ulusunun üzerindeki asimilasyon ve şiddet daha da arttı. ’82 Anayasasında “Türk devleti ile vatandaşlık bağı olan herkes, Türktür” denilerek, Kürt kimliği ve diline koyulan yasaklar resmileşti, anayasaya geçirildi. Şehir, ilçe ve köylerin Kürtçe isimleri değiştirildi, kimliklerine Kürtçe isimler yazılmadı. Irkçı, şoven bir Türkçeleştirme yapılarak nüfus yapısı değiştirilmek istendi. Köyleri yakıldı, yurdunu terk etmeye zorlandı. Ucuz işgücü olarak kullanılmak üzere kentlere sürüldü, büyük çoğunluğu işsizliğe terkedildi. Onbinlerce Kürt, işkenceden geçirildi, katledildi. Toplu mezarlara gömüldüler, ‘kaybedildiler’… Diyarbakır hapishanesinde yapılanlar ise tüm bunları katladı ve ismi Nazi kamplarıyla birlikte anılır oldu.

Devrimci-demokrat yayınların basımı-dağıtımı durduruldu, iletişim araçları engellendi. Kapatılan dergi ve gazete sayısı 54’dü. “Sakıncalı” bulunan tonlarca dergi, gazete ve kitap yakılarak imha edildi. Yanı sıra bütün gösteri ve mitinglere yasak kondu. 

Üniversitelerin tepesine gerici-faşist YÖK yönetimi getirildi, üniversitelerde kışla disiplini uygulandı. Üniversite bünyesinde yürütülen her türlü bilimsel araştırma yasaklandı. YÖK yönetimine muhalefet eden öğretim üyeleri üniversiteden uzaklaştırıldı. Üniversiteler, ırkçı-milliyetçi eğitimin arenasına çevrilerek şovenizmi körükleyen alanlar oldu. Toplumsal ilerlemede her zaman aktif rol oynayan gençlik, gerici-faşist yoz eğitim ve emperyalist kültürün cenderesinde debelenen geleceksiz, edilgen bir kuşağa dönüştürüldü.

Tüm grev ve direnişler yasaklandı. Türk-İş dışında sendika bırakılmadı. Buna rağmen direnişlerini sürdüren işyerleri oldu. Buralara askeri timler yığıldı. Silah ve coplarla işçileri işbaşı yapmaya zorladılar. Bölgenin askeri komutanları, ustabaşı gibi iş makinelerinin başına geçti. Fabrika kapıları silahlı askerlerce tutuldu, işçiler askerlerin aramasına tabi tutularak fabrikalara sokuldu. Tuvalet izni bile askerlerce verildi.

Başta kıdem tazminatı olmak üzere birçok hak gaspı da o dönemde gerçekleşti. İşçilerden geçmiş dönemin hıncını alırcasına en ağır koşullarda iliklerine dek sömürmeye çalıştılar. Sıkça söylendiği gibi 24 Ocak Kararları, 12 Eylül olmasaydı yaşama geçirilemezdi.

İşçiler doğal olarak bu duruma tepkiliydi. O koşullarda çalışmak istemiyorlardı. Kimi yerlerde direnişler devam etti, kimi yerlerde yeni direnişler meydana geldi. Gözleri, kulakları, o güne dek mücadelelerine önderlik eden devrimcilerdeydi… Fakat onları yanlarında bulamadılar.

M. Ali Birant’ın adı geçen kitabından aldığımız bir pasaj, cuntanın aslında büyük bir direniş beklediğinin göstergesidir.

“DİSK’in 15 bin eylemcisi olduğu hesaplanıyor ve bunların toplu direnmelerine karşı ne yapılabileceği düşünülüyordu. ‘Ateşle yanıt vermekten başka çaremiz yok’ diyen komutan, bu işin pek de kolay olmadığının farkındaydı. Genelkurmayımızın en büyük kaygısı terör patlaması ve ordunun bu patlama karşısında ne yapacağını şaşırması idi… Müdahale ile birlikte tüm terör gruplarının direnecekleri, ateşle karşılık verecekleri öngörülmüştü. DİSK’in eylemlerinin en yoğun bölgesi sayıldığı İstanbul’da ek önlemler artırıldı. Yapılan hesap ve tahminlerden çıkan sonuçlara göre, genelde 1 gerillaya 8 asker düşecek şekilde düzenlemeye gidilmesi ve ilk direnmede derhal ‘ateş’ emri verilmesi kararlaştırıldı. Doğu bölgelerine ek birlik kaydırmaları öngörüldü.”(age)

Teslimiyet ve dövüşsüz yenilgi

Ama ne işçi ve emekçilerin, ne de cuntanın beklediği gibi oldu.

İlkin, TİP, TSİP, TKP gibi dönemin modern revizyonist partileri, her şeyin bittiğini, yapılacak bir şey olmadığını söylediler. Ve sıkıyönetim komutanlarının ‘teslim ol!’ çağrılarına uyarak teslim kuyrukları oluşturdular. Ki bunlar, sadece revizyonist partilerin değil, başta DİSK olmak üzere bir çok sendika ve derneğin başkanı, yöneticileriydi. Bu durum, kitlelerin örgütsüz kalmasında büyük bir rol oynadı. Teslim olanların çoğu gözaltı ve kısa tutukluk döneminin ardından serbest bırakıldı. Bir kısmının yurtdışına kaçmasına göz yumuldu. Hatta TİP Başkanı Behice Boran’ın yurtdışına çıkmasına izin bile verildi. Faşist cunta, modern revizyonistlerin kendisine zorluk çıkarmayacağını anlamıştı.

Devrimci kesimlerde ise, ilk anda şaşkınlık ve bocalama vardı, ardından panik başladı. Sıkıyönetim ilan edildiğinde de bir şaşkınlık, bocalama olmuş, fakat erken toparlanılmıştı. Bu kez de öyle olacağını sananlar yanıldılar. Çünkü devrimci hareketler, sıkıyönetimden gereken dersleri ve sonuçları çıkarmamıştı. Devlet 13 ilde sıkıyönetim ilan ettiğinde, İstanbul’daki dergi bürolarını, yayınevlerini İzmir’e taşıyarak sorunu çözmüşlerdi(!) Dergi-dernek tarzı legalist örgütlenmelerini aynen muhafaza etmişler, aynı tarzda çalışmayı sürdürmüşlerdi. Dernekler ve dergiler kapanınca, adeta suyu kesilmiş balık gibi nefessiz kaldılar. Kitlelere ulaşacak araçlardan yoksun, dahası kendi kadro ve sempatizanlarına bile ulaşamaz durumdaydılar. Yığınlarca kadro ve sempatizan, ne yapacağını bilemez halde hareketsiz kalmıştı.

Elbette bu işin bir yanıydı. Yeraltı yayını ve yeraltı örgütünden yoksunluğun doğal sonuçlarıydı yaşanan. Fakat daha vahimi; dönemin en kitlesel örgütleri başta gelmek üzere birçok devrimci örgüt, “bu koşullarda yapılacak bir şey yok, kadroları korumak lazım” diyerek, “geri çekilme” kararı alıyordu. Gerçekte yapılan; mücadeleyi tatil etmek, kadro ve sempatizanlarını, kendilerine güvenen kitleleri, yüz üstü bırakıp kaçmaktı. DY açıktan “örgütsel ilişkileri iki seneliğine donduruyoruz” diyerek kapağı Avrupa’ya attı. Dönemin kitlesel örgütlerinden Kurtuluş, “yapılacak bir şey olmadığı, cuntanın kendi kendini teşhir edeceği”ni söylüyor, günün görevinin “kadroları korumak olduğu” tespitini yapıyordu. Kurtuluş, daha sonra bu tavrını ‘düzelterek’, geri çekilmeyi aslında 1979 yılında başlatmaları gerektiğini söyleyecekti.(!) TKP/ML Hareketi, “bu koşullarda iktisadi grevler bile yapılamaz” diyordu.

Kimileri açıktan ‘geri çekilme’ derken, kimileri de herhangi bir açıklama bile yapmadan aynı rotaya girmişti. Aslında bunun adı ‘geri çekilme’ değil, bozgun taktiğiydi. Çünkü ‘geri çekilme’de, planlı, bilinçli ve düzenli bir çekiliş vardır. Faaliyetlerin çapı ve biçimi değişmekle birlikte, tümden faaliyetsiz kalınmaz. Bir yandan olabilecek en az kayıp verilirken, bir yandan varolanlar toparlanır ve yeni saldırılar için mevzilenir. Oysa devrimci hareketlerde yaşanan böylesi bir ‘geri çekilme’ değildi, örgütün kapısına kilit vurup tamamen dağıtmaktı.

Kaldı ki cuntanın geldiği ilk aylar, henüz hiçbir şey belli değildi. Sonradan açığa çıktığı gibi, cunta şefleri de kaygılıydılar. ‘Sağa da sola da karşı’ymış gibi görünmeleri, bütün partileri kapatıp hepsinin yöneticilerini gözaltına almaları, kitlelerin desteğini kazanmak içindi. Başarılı olup olmayacakları, tamamen direnişin gücüne, çapına, sürekliliğine bağlı olacaktı. Devrimci örgütler, direniş kararı alıp, kitleleri bu yönde seferber etmeye çalışsalardı, 12 Eylül bu denli kolay zafer kazanamazdı. Öte yandan devrimci hareketin zaafları da mücadele içerisinde giderilir, kendini toparlama, gelişip güçlenme zeminini bulabilirdi. 

Dolayısıyla devrimin yenilgisi mutlak ve kesin değildi. Ancak başta modern revizyonistlerin ve ardından devrimci hareketin baştan yenilgiyi kabul eden ve buna teslim olan tutumları, cuntanın işini çok kolaylaştırdı, adeta yolunu düzledi.

12 Eylül, Türkiye devrimci hareketi açısından DÖVÜŞSÜZ YENİLGİ olmuştur. O gün de şimdi de hiç kimse bunu koşullarla, zaaflarla açıklayarak haklı ve doğru gösteremez. Çünkü ne koşullar, birdenbire o hale geldi; ne de zaaflar giderilemez türdendi.

12 Eylül’e faşist demeyenler

Bugün herkes 12 Eylül’ü rahatlıkla “askeri faşist cunta” olarak tanımlar. Ancak o yıllarda bu, hiç de kolay olmadı. Kimileri, 12 Eylül’ün halk hareketini bastırmak için değil, asıl olarak kendi aralarında çelişkileri çözmek için geldiğini söyledi. Kimileri, burjuvazinin ekonomik krizine çare bulmak için yapıldığını iddia etti. Kimileriyse, cuntanın demagojik olarak ‘sağa da sola da karşıyız’ sözünü gerçek kabul edip ‘tarafsız’ ve ‘sınıflarüstü’ ilan etti. Bir dönem Napolyon’un Fransa’daki diktatörlüğüne benzetilerek ‘Bonapartist diktatörlük’ tanımlaması yapıldı ve ısrarla ‘faşist’ demekten kaçınıldı.

Bu konuda da başını TKP’nin çektiği modern revizyonistler, olabilecek en pespaye görüşleri ortaya attılar. TKP yurtdışındaki radyo ve yayınlarında, cuntaya faşist demiyor, ‘askeri yönetim’, ‘askersel devirge’ gibi tanımlar kullanıyordu. Cuntanın politikasını, “emperyalizmin en saldırgan kesimleri” ile çelişen “ulusal çıkarları koruyan” sözümona “sosyalist dünyanın gücü”nden etkilenen ve “Türkiye’de faşist hareketi temsil eden MHP’ye vuran” sınıflarüstü bir politika olarak görüyordu. 

Birbirine zıtmış gibi görünmelerine karşın Aydınlık-TİKP çevresinin tutumu da, TKP’den farklı değildi. Aydınlık, cuntadan önce de devrimcileri ihbar etmiş, sıkıyönetimi desteklemişti. SB’ye karşı NATO’yu, Türk ordusunu destekliyor, darbeye hazırlanan generalleri ‘yurtsever generaller’ olarak kutluyordu. Cuntayı gerçekleştirenleri de “egemen sınıfların SB’ye karşı en uyanık kesimleri” olarak gördüler ve gönül rahatlığı ile teslim oldular. Onlara göre cunta, MHP ile halk arasında “hakim sınıfların merkezi kuvveti” idi. Doğu Perinçek, faşist cuntayı “Bonapartizm” diye niteliyor, cunta şefi Kenan Evren’i “Mustafa Kenan Bonapart” diye tanımlıyor ve ona akıl veriyordu. Perinçek, yaptığı savunmada ihbarcılıklarını da tescilleyecekti: ”Rapor ve ihbarlarımızla iddianame hazırlayan savcılara yardımcı olduk”, “sıkıyönetimi terör odaklarına karşı destekledik”…

Bu iki uç örnek, teslimiyetin, kavga kaçkınlığının ötesinde, karşı-devrimle işbirliğine varan örneklerdir. Fakat ne yazık ki, cunta hakkındaki yanlış bakış ve değerlendirmeler, bunlarla sınırlı değildi. Devrimci güçler arasında da, -kimi farklılıklar gösterse de- benzer yanlışlara düşenler oldu.

12 Eylül’den hemen önce, devrimin elinin kulağında olduğu hayaliyle ‘iç savaş’ tahlili yapan, ‘silahlı propaganda’ ile onu hızlandıracağını söyleyen başta DY olmak üzere küçük-burjuva maceracı akımlar, zoru görünce hızla umutsuzluğa kapıldılar ve kısa sürede dağıldılar. Keza 12 Eylül öncesi ‘şanlı parti’ üzerine keskin söylevler veren TDKP de aynı akıbeti yaşadı. DY ve TDKP’den sonra en kitlesel örgütlerden olan Kurtuluş ise, cunta sonrası teslim bayrağını açıktan çeken ilk hareket oldu. Ayrıca yıllar yılı ısrarla cuntaya ‘faşist’ demekten kaçındı, tıpkı Aydınlık gibi ‘Bonapartist diktatörlük’ tanımlaması yaptı.

Kurtuluş dışında birçok devrimci hareket, ‘askeri faşist cunta’ tanımında birleşmekle birlikte, ona karşı alınacak tavır konusunda farklılaşıyordu. Bir çoğu daha 12 Eylül’ün ilk günlerinde ‘geri çekilme’ adına hiçbir şey yapmamayı savunurken, kimisi de 12 Eylül öncesinde olduğu gibi, çağrılarla kitlenin otomatikman harekete geçeceğini sanıyor ve kendiliğindenciliğe bırakıyordu. Hiçbir şey olmamış gibi eski tarzda devam etmeye çalışanlar, ya da ‘bekle-gör’ tavrıyla neler olacağını bekleyip gelişmeleri seyretmekle yetinenler, en fazla bir yıl içinde aldıkları ağır darbelerin ardından, büyük bir bozgun ve dağılma yaşadılar.

İhtilalci Komünistlerin 12 Eylül’e yaklaşımı

12 Eylül Türkiye devrimci hareketinin önüne, Paris Komünü kurulduğu sırada Marks’ın Paris proletaryasının önündeki iki seçenek olarak belirlediği gibi; “ya vuruşmayı kabul etmek, ya da savaşmadan yenik düşmek” seçeneğini koymuştu. İhtilalci Komünistler, birinci seçeneği benimsediler. Devrimci örgütlerin büyük bir kesimi ise ikincisini…

12 Eylül karşısındaki tutum, iki ayrı cepheyi yaratmıştı: Birincisi, komünistlerin başını çektiği ve çeşitli örgütlerden mücadele azmini taşıyan kadro ve sempatizanların bulunduğu direniş cephesi. İkincisi, daha 12 Eylül gelir gelmez, ‘geri çekilmeyi’ savunan, kapağı Avrupa’ya atan, kaçkınların teslimiyet cephesi…

İhtilalci Komünistler, 12 Eylül’den üç gün sonra 15 Eylül 1980’de yayınladıkları bildirileriyle, cuntaya karşı tavırlarını ortaya koydular. Kazanılan hiçbir mevzi dövüşsüz terk edilmeyecek, 11 Eylül’de süren hiçbir grev ve direniş bitirilmeyecekti. Faaliyetler kesintisiz sürecek, faşist cuntaya karşı eylemler daha da büyüyecekti. Taktikleri; saldırıydı!

Bildiriler kısa sürede kitlelerle buluştu. Çünkü yeraltı matbaası 12 Eylül’den çok önce kurulmuştu. Dağıtım komiteleri oluşmuş, kadrolar yeraltı kurallarıyla çalışmasını öğrenmişti. İllegal kitle yayın organı Orak-Çekiç, ’79 Nisan’ından bu yana 15 günde bir kesintisiz çıkıyor, kapı altı tabir edilen yöntemle kitlelere ulaştırılıyordu. 12 Eylül’le birlikte ayda bir çıkmaya başlayacak, ama fabrikadaki işçiye, semtteki emekçiye, zindandaki tutsağa varana kadar her yere girmeyi başaracaktı.

Kısaca ihtilalci komünistler, 12 Eylül’e örgütsel ve kadrosal biçimlenişiyle hazırlıklıydılar. Ne kadro ve sempatizanlarıyla ne de kitlelerle bağlarında bir kopukluk oldu. Aksine 12 Eylül sonrası, yeni alanlara açıldılar, yeni kadrolar kazandılar. Örgütlerin dağılmasıyla ortada kalan ve mücadele etmek isteyen bir çok devrimci-demokrat, ihtilalci komünistlerle karşılaştı, onlara yardımcı oldu, bir kısmı da saflarına katıldı.

İhtilalci komünistlere 12 Eylül’de direnme kararı aldıran, başta Marks ve Engels olmak üzere ML usta ve önderlerin, böylesi dönemlerde aldıkları tutum ve çıkardıkları sonuçlar olmuştur. Engels’in Almanya’da Burjuva Demokratik Devrim adlı yapıtında, 1948 devrimleri zincirinin halkası olan Prusya Devrimini anlatırken söyledikleri ders niteliğindedir. Engels, karşı-devrimci Wrangel kuvvetlerinin, Berlin’e girdiklerinde, “o ilerlediği ölçüde geri çekilen” bir meclis ve kent bulduklarını söyler. Bunun kabul edilemez olduğunu belirttikten sonra şunları ekler: “Gerçi meclis ve halk eğer direnselerdi, yenilebilirlerdi; Berlin bombalanabilir ve yüzlerce insan, kralcı partinin son zaferini engellemeksizin ölebilirlerdi. Gene de silahlarını hemen teslim etmeleri için bu bir neden değildi. Sert bir çarpışmadan sonraki bir yenilgi, devrimci önemi kolayca kazanılan bir zafere eşit bir olaydır. (…) Berlin meclisi ve halk, büyük olasılıkla bu iki kentin yazgısını paylaşırlardı, ama övünçle ölürlerdi ve arkalarında, yaşayanların ruhunda devrim zamanı enerjik ve tutkulu bir eylemin en büyük uyarıcılarından biri olan bir öcalma isteği bırakırlardı. Her savaşımda düelloyu kabul eden herkesin yenilme tehlikesini göze alacağı açıktır. Ama bu, yenildiğini kabul etmek ve vuruşmaksızın teslim olmak için bir neden midir?”

 Marks da “savaşmadan yenik düşme” durumunda, “işçi sınıfının moral bozukluğunun, belli bir sayıdaki ‘önder’lerin yitiminden çok daha büyük bir mutsuzluk olduğu”na dikkat çekmiştir.

Kaçarak, dövüşmeden teslim olunarak alınan yenilgiler, her zaman geleceğe çok kötü izler bırakmış, olumsuz sonuçlara yol açmıştır. Bugün hala 12 Eylül’ün başta anayasası olmak üzere uygulamalarıyla devam ettiğini söylüyorsak, devrimci hareketin o dönemden bu yana bir türlü kendini toparlayamayışından söz ediyorsak, bunda 12 Eylül yenilgisinin dövüşsüz olmasının çok büyük payı vardır.

Sonraki yıllarda, ‘varolan güçlerle ve devrimci hareketin bu zaaflarına rağmen faşist cuntaya karşı zafer elde etmek mümkün müydü’ sorusu çok soruldu. İhtilalci komünistlerin verdikleri yanıt şu olmuştur:

“O günkü aleyhte etkenler dikkate alındığında başarı olanağı zayıftı ama vardı. Yenilgi mutlak kader değildi. Yalnız, devrimci örgütlerin ilk elden kendilerini yeni koşullara uyarlamaları, saflarındaki paniği ve şaşkınlığı en aza indirmeleri, direniş ve saldırı ruhuyla hareket etmeleri, antifaşist eylem birlikleri geliştirmeleri ve yığınları soğumadan direnişin içine çekecek yol ve yöntemleri bulmaları gerekiyordu. Bu yapıldığında yenilgi kader olmaz, olsa bile hiç olmazsa yiğitçe bir yenilgi olurdu.” (Tasfiyeciliğin Son 10 Yılı broşürü sf:43)

‘Saldırı’ taktiği, henüz 12 Eylül’ün neyi, ne kadar başaracağının belirsiz olduğu, güçlerin sınanmadığı bir dönemde kararlaştırıldı ve yaşama geçirildi. Diğer yandan dünyanın hiçbir yerinde devrim güçleri, savaşa risksiz ve garantili koşullarda girmemişlerdi. Marks’ın dediği gibi “eğer mücadeleye ancak son derece elverişli koşullarda girilmesi gerekseydi, tarihi yapmak elbette çok kolay olur”du…

Fakat ilk yedi-sekiz aydan sonra, devrimci hareketteki ilk anki şaşkınlık, bocalama ve bekle-gör tavrı, bozgun ve kaçışa dönüşecek, devrimin yenilgisi belirgin bir hal alacaktır. Faşist cunta, geçen süre zarfından giderek hakimiyetini kurmaya başlayacak ve tepeden aşağıya doğru kurumlarını oturtacaktır.

’81 yılının ortalarında, devrimci örgütlerin büyük çoğunluğu çökertilmiş, faşist devlet inisiyatifi eline almıştı. Bu koşullarda eldeki güçleri gereksiz yere kaybetmemek, koşullar ile güçler ve görevler arasında ilişkiyi doğru oturtmak gerekiyordu. Bu durumu tespit ederek ‘Leninist geri çekilme’ taktiğine geçiş yapıldı.

 Bolşevik ‘geri çekilme’ taktiği, Lenin’in belirttiği gibi “ordularına en az zarar getirecek, yönetici çekirdeğinden en az kayıplarda bulunarak, -derin ve giderilmesi olanaklı olmayan- bölünmelere uğramadan, en az moral kırıklığı ile ve en geniş, en iyi düşünülmüş ve en enerjik çalışmaya yeniden atılabilecek biçimde düzenli olarak geri çekilme”dir. Ve bu tarzda çekilmeyi, Rusya’da olduğu gibi ülkemizde de sadece komünistler başarmıştır. ‘Geri çekilme’ kararı aldıktan sonra da örgütsel yapısını korumuş, faaliyetlerini sürdürmüştür. Ona yöneltilecek bir eleştiri varsa, o da yeterince geri çekilmeyi başaramaması, dışardaki varlığını büyük oranda sekteye uğratacak şekilde ‘85 yılında darbe almış olmasıdır.

Yenilginin ve hızlı çöküşün altında yatan nedenler

12 Eylül’le birlikte alınan ‘geri çekilme’ kararları ve hareketsizlik,  devrimci örgütlerin çok hızlı bir şekilde darbe yemesinin, en önemli nedenidir. Sözümona ‘kadroları koruma’ adı altında geliştirdikleri yöntemler, kadro kıyımından başka bir sonuca yol açmadı. Bir yanda örgütsüz ve ne yapacağını bilemeden ortada kalan binlerce kadro ve sempatizan, kendi hallerine bırakıldı. Bunların önemli bir kesimi, ilk bir yıl içinde tutsak düştü, sınırlı bir kesimi ise, ya dağa çıkarak ya sokakta çatışarak şehit düştü. Öte yandan; başta yönetici kadrolar olmak üzere Avrupa’ya kaçanlar ise, oranın yoz ortamında çürüyüp gittiler.

İhtilalci komünistler de kayıp veriyordu kuşkusuz. Başta Osman Yaşar Yoldaşcan olmak üzere, çok değerli yoldaşlarını, ilk bir yıl içinde şehit verdiler, onlarcası da tutsak düştü. Ama onlar mücadele içinde; ya bir eylem anında, ya bir ajitasyon-propaganda faaliyetinde, ya da örgütlenme çalışmasında şehit ve tutsak düşüyordu. 12 Eylül’ün anlamını, amacını, hedefini çok iyi kavramış, onunla nasıl mücadele edecekleri konusunda çok net bir bakışa sahip olmuşlardı. Bu, ayrı bir moral üstünlük veriyordu. Çatışma anında da tutsak düştüklerinde de bu güç ve moralle çıkıyorlardı faşizmin karşısına.

‘Saldırı taktiği’ izledikleri yaklaşık bir yıl içindeki kayıpları, ‘geri çekilmeci’lerin kayıplarından azdır. Bunun bir nedeni, hareket halinde, savaşan bir ordunun vurulması ile, beklemeye geçmiş, teslim olmaya hazır bir ordunun ele geçirilmesi arasındaki farktır. Bir diğer nedeni de, yeraltı örgütü ve yeraltı kurallarının önceden içselleşmiş ve oturmuş olmasıdır. Bu durum, dışarıda devletin darbesine karşı hataları asgariye çekerken, herhangi bir yakalanma ve çözülme durumunda bile verilecek zararı en aza indiriyordu.

12 Eylül sonrası birçok örgütün hızlı çöküşünde, yakalananların şubede büyük oranda çözülmesi ve bu çözülmelerin, örgüte ciddi darbeler vurması vardır. Bunun nedenlerinin başında, legalist tarzda örgütlenmenin yarattığı boşluklar ve zaaflar bulunmaktadır. Çözülmenin verdiği zarar, o kişi ya da yakalanan grup ile sınırlı kalmaz. Öyle olsa daha kolay atlatılır. Fakat hiyerarşik, merkezi ve illegal bir örgütlenme yerine, yatay, gevşek ve legalist bir örgütlenmenin olması, bu örgütlerde her çözülmeyi, büyük bir darbeye dönüştürür. Öyle ki, herhangi bir alanda yakalanıp çözülen biri, diğer alanları da verebilmekte, hatta diğer il ve ilçelere ulaşabilmektedir Herkesin her şeyi bildiği bir ortamda, bu acı sonuçlar kaçınılmaz olur.

Diğer yandan, 12 Eylül geldiğinde teslim olan bir örgütün kadro ve sempatizanlarının şubede direnmesi, elbette çok zordur. Her şeyden önce moral olarak yıkılmış, kendini yalnız ve çaresiz hissetmiş ve devletin gücünü gözünde büyütmüştür. Bu ruh haliyle 12 Eylül’ün ayları bulan işkenceli sorgularına direnebilmeleri hiç kolay değildir. Kaldı ki bu örgütlerin içinde bile yiğitçe direnen devrimciler, anti-faşistler olmuş, bir kısmı şehit düşmüştür.

12 Eylül şubelerinde çözülme çok büyük orandadır. Saflarında yüzlerce yönetici, binlerce kadro barındıranlardan direnenler, bir elin parmaklarını geçmez. Buna karşın ’79’da kurulan ve siyasal yaşamı bir buçuk yılı bulan komünistlerde, çözülme istisna ve sınırlı, direnme genel ve büyüktür. Önderler ve yönetici kadrolar, neredeyse firesiz direnmişlerdir. Kadro ve sempatizanlar içinde bile direnme oranı yüksektir. Bunu, birçok örgüt, komünistlerin ‘küçük ve seçkin’ bir örgüt olmasına vermiştir. ‘Küçük ve seçkin’ oldukları doğrudur, ancak ‘küçük’ bir dizi örgüt ve birçok örgütün ‘seçkin’ kadroları, nedense aynı tavrı gösterememiştir.

İhtilalci komünistlerin her cephede direniş hattı izlemeleri, her şeyden önce ML ideolojik-siyasal çizgiye, doğru politika ve taktiklere, yeraltı örgütüne sahip olmalarına bağlıdır. Bununla birlikte hepsinin örgütlerine, önderlerine, yoldaşlarına duydukları sonsuz güven, çok önemli bir etkendir. 12 Eylül’le birlikte işkencede direnmeyi özel olarak ele alıp işlemeleri, bunu besleyen yan bir faktör olmuştur.

 12 Eylül’deki hızlı çözülmeyi, ideolojik-siyasal çizgilerinde, örgütsel yapılarında, kadro şekillenmelerinde, 12 Eylül taktiklerinde aramayanlar, ondan gereken sonuçları çıkaramazlar. Nitekim daha sonraki yıllarda yaşananlar, bir çok örgütün bu sonuçları çıkaramadığını pratik olarak da göstermiştir.

Zindanlarda ve mahkemedeki tutum

Yaklaşık 1 milyon civarında gözaltının, yüzbinlerce tutuklanmanın yaşandığı 12 Eylül yıllarında, cezaevleri ve cezaevi mücadelesi ayrı bir öneme sahiptir. Fakat işkenceden çoğu çözülerek gelen kadro ve sempatizanların, faşizmin azgın saldırıları altındaki zindanlarda kendilerini toparlamaları gerçekten zordur. Faşist cunta, adeta abandone olmuş bu devrimci kadro ve sempatizanları, tamamen yere sermek için yumruk üstüne yumruk atmaktadır.

Tüm cezaevlerinde faşist yaptırımlar arka arkaya uygulamaya sokulmuş ve bunlara direnenler en ağır cezalara çarptırılmıştır. Aylarca süren tecritler, işkenceler, yasaklarla karşılaşılmıştır. Bu saldırıları püskürtebilmenin tek yolu, toplu direnişleri örgütlemektir. Fakat dışarıda dağılan, şubede çözülen kadroların, cezaevinde direnişe geçmeleri kolay değildir. Hatta şubede direnerek geldiği halde, cezaevinde yılları bulan yaptırımlara direnme gücünü kendisinde bulamayanlar çıkmıştır.

Her şeyden önce moral ve psikolojik üstünlük kaybedilmiş, faşist cunta dizginleri ele almıştı. Şubede çözülen örgüt yöneticileri televizyonlara çıkarılıyor, pişmanlık ve nedamet getiriyor ve herkesi teslim olmaya çağırıyordu.

Kürt ulusal hareketinin çoğunluğu oluşturduğu Diyarbakır ile DY’li tutsakların çoğunluğu oluşturduğu Ankara-Mamak cezaevleri, 12 Eylül’ün zindan politikalarının yaşama geçirdiği cezaevleri oldu. Bu cezaevlerine dönük faşizmin ne kadar vahşi saldırılar düzenlediği üzerine çok şey söylenebilir ve söylenmiştir de. Ancak teslimiyeti getiren, sadece saldırıların boyutu değildir. Diyarbakır’da Kürtlere dönük özel bir yaklaşım olduğu da kesindir. Fakat şubede çözülme oranı arttıkça, faşizm daha azgın saldırmış ve tutsakların sadece devrimci kimliğini değil, insanlığını yok etmeye çalışmıştır.

İstanbul cezaevlerinin, her iki cezaevinden farklılığı, tasfiyeciliği ve teslimiyeti en hızlı ve en belirgin yaşayan örgütlerin buralarda çoğunluğu oluşturmamasıdır. Öte yandan İstanbul, 12 Eylül öncesinde de, diğer illere göre mücadelenin daha gelişkin olduğu, devrimci hareketin yönetici kadrolarının büyük oranda bulunduğu bir metropoldür. İhtilalci Komünistlerin de en fazla tutsağı, İstanbul’dadır. İstanbul cezaevlerinin teslim alınamamasında, bu faktörlerin önemli bir payı vardır.

İstanbul cezaevlerinde ’84 yılına kadar kimi zikzaklar yaşansa da devrimci örgütlerin toplu direnişi başarılmış ve faşist yaptırımlar büyük oranda işlemez kılınmıştır. Ancak cuntanın Tek Tip Elbise(TTE) saldırısı, bu toplu duruşu sarsan, yeni saflaşmaları getiren bir boyut kazanır. TTE’yi giymeyi savunanlar artar. Oysa TTE’de atılacak bir geri adım, diğer faşist yaptırımların sökün etmesini de getirecek ve İstanbul cezaevlerinin düşmesiyle sonuçlanacaktır. Diğer cezaevlerinde de böyle başlamıştır. O yüzden barikatın, TTE’nin önüne kurulması gerekmektedir. Bu yönde aylar süren tartışmaların ardından TİKB ve DS’li tutsaklar, Ölüm Orucu eylemine başlama kararı alır. ’84 Nisan’ında başlayan bu eylemde, TİKB MK üyesi Mehmet Fatih Öktülmüş ve DS militanları Abdullah Meral, Haydar Başbağ, Hasan Telci peş peşe şehit düşerler. TİKB militanı Aysel Zehir, bilincini yitirir ve 84 ÖO’nun vücudunda en derin tahribata yol açan ÖO gazisi olarak yaşamını sürdürür.

  12 Eylül hakkında tutarlı bir siyasal değerlendirme ve doğru bir mücadele hattı tutturamayan devrimci örgütler, cezaevlerinde de faşist yaptırımlara boyun eğişin çeşitli teorilerini üretmişlerdir. Faşist cuntanın zorla istiklal marşı okutmasına karşılık, bu marşın ulusal kurtuluş savaşını simgelediğini, ilerici bir karakter taşıdığını, okunmasında mahsur olmadığını söyleyenler çıkmıştır. Büyük çoğunluğu ise, tıpkı dışarıdaki gibi o koşullarda direnilmeyeceğini, halk hareketi yükselene kadar beklemek gerektiğini vaaz etmişlerdir.

İhtilalci komünistler ise, faşist yaptırımlara hangi koşul altında olursa olsun uymamak, tek başına da kalınsa bir direniş cephesi yaratmak kararıyla hareket etmişler ve bulundukları her yerde direnişi örgütleyen, sürükleyen olmuşlardır. Başta istiklal marşı olmak üzere, zorunlu din dersi, zorunlu spor, komutanım hitabı vb. yaptırımlara uymama kesin kararı vardır. Şu ya da bu kesitte bu yaptırımlara uyanlar, her kim olursa olsun, görevleri; varsa üyelikleri alınmıştır.  Kadrolarının büyük çoğunluğu ise, birçok yerde tek başına kaldıkları halde direnmişlerdir. Bu tavırlarıyla faşizmin tüm hiddetini üzerlerinde toplarken, devrimcilere umut ve moral aşılamışlardır.

Direniş yönüyle böyleyken, cezaevi yaşamı yönüyle de o koşullarda sağlam durmak çok önemlidir. ML klasiklerin verilmediği o dönemde revaçta olan kitaplar, burjuva liberallerin, döneklerin kitabıdır. Bunların okunması, o fikirlerin yayılmasını da kolaylaştırmıştır. Keza, artan el işleri, politika dışı sanat, edebiyat ve felsefe konularına ilgi, içeride apolitikleşmenin görüngüleridir. Komünistler ve tutarlı devrimciler, bu tür eğilimlerden uzak durmaya çalışırken, sınırlı düzeyde ML makaleleri çoğaltarak birbirine ulaştırmış, kendi içlerinde eğitim çalışmalarını aksatmamışlardır. İllegal yayın organı Orak-Çekiç’’in hemen tüm cezaevlerine ulaşıyor olması ise, onları her yönden ayakta tutan en önemli kaynaktır.

Faşist cunta, diğer tüm faşist rejimler gibi, devrimci değerleri yok etme, onu sahiplenenleri ezme politikasını asıl olarak işkence-zindan-mahkeme sacayağı üzerine oturtmuştur. Mahkemeler, komünist ve kimi devrimci örgütler tarafından ‘devrimin kürsüsü’ haline getirilirken, birçokları için teslimiyet ve kaçkınlığı teorize etme, daha az ceza almak için, düşünce ve inançlarını gizleme zemini olmuştur.

TKP ve TİKP gibi karşı-devrimci partiler, faşist cuntaya nasıl yaranacaklarını şaşırmış, ona övgüler dizmişlerdir. Devrimci hareketler içinde ise DY’nin savunmaları, görüşlerin inkarı yönüyle en fazla bilinen savunmadır. “Örgüt değil, yasal bir dergiydik” ekseninde yapılan savunma, sadece az ceza alma amacını taşımayan, siyasal varlıklarını da yadsıyan bir duruştur. O savunmalarda bırakalım sosyalizm, proletarya diktatörlüğü gibi kavramları, o güne dek kendilerinin savundukları ‘öncü savaş’, ‘suni denge’, ‘silahlı propaganda’, ‘PASS’ (Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi) gibi en temel siyasal görüşleri de yoktur. Her şey “faşizme, yani MHP’ye karşı meşru bir savunma hareketi” olarak gösterilmekte, “12 Eylül sonrası faşist saldırı ve terör hareketleri durdurulmuş olduğu için” buna da artık gerek kalmadığı savunulmaktadır. TDKP’nin tutumu da bundan çok farklı değildir. TDKP önderleri mahkemelerde ısrarla “silahlı örgüt olmadıklarını”, “silahlı eylemlere karışmadıklarını” söylemişler, o dönemki TCK’nın silahlı örgütler için idam cezasını öngören 146. madde yerine, örgüt kurmak ve propagandasını yapmayı içeren 141-142. maddeden yargılanmaları gerektiğini savunmuşlardır.

İhtilalci komünistlerin mahkemelerdeki duruşu ve savunmaları ise, diğer tüm cephelerdeki  tutumdan farklı değildir. Başta M. Fatih Öktülmüş olmak üzere MK üyeleri ve direnen kadrolar, faşizmin mahkemelerini devrim ve sosyalizmin haykırıldığı kürsüler yapmışlardır. Türkiye Devrimci Hareketinde ‘yargılayan savunma’ geleneğini yaratmış, Dimitrov’ların ülkemizdeki temsilcileri olmuşlardır.

Tasfiyecilik ve mültecilik

12 Eylül sonrası yaşananların ML literatürdeki adı, “tasfiyecilik”ti. Bunu o yıllarda ilk olarak ihtilalci komünistler ortaya koydu. O güne dek, örgütsel bölünmelerde birbirini suçlamak için kullanılan tasfiyecilik kavramı, ilk kez gerçek niteliği ile, ideolojik, siyasal, örgütsel, felsefi boyutlarıyla ele alındı ve Orak-Çekiç’te somut görüngüleriyle sergilendi.

Tasfiyecilik, sözkonusu yazılarda da işlendiği gibi, ‘bir yenilgi hastalığı’ idi ve birçok hareket 12 Eylül boyunca bu illete tutulmuştu. Fakat birçoğu, yenilgi dönemi ile tasfiyeciliğin bağını göremiyor, onun anlamını kavrayamıyordu. Bir kısmı da bilerek çarpıtıyor, ‘yavuz hırsız’ misali baskın çıkmaya çalışıyordu.

Türkiye’de güçlü ML bir partinin olmayışı, faşizmin olduğu kadar tasfiyecilerin de işini kolaylaştırıyordu. Sınıfsal olarak gençliğe, aydınlara, köylülüğe, kent küçük burjuva kesimlere dayanan küçük-burjuva akımlar, tasfiyeciliğin gelişmesi için uygun zemin oluşturdu. Yarı-legal örgüt biçimleri, dernek ve dergiciliği esas alan çalışma tarzları, tasfiyeciliğin salgın bir hastalık gibi yayılmasını sağladı. Bir de uluslararası planda modern revizyonist, troçkist yoğun ideolojik bombardıman, bu hastalıklı bünyeyi iyice güçten düşürdü. 12 Eylül, böyle bir dönemde gerçekleşti. Devrimci hareketin içerde-dışarıda önemli zaaflar taşıdığı bir dönemde, eski hastalığı olan tasfiyeciliğin boy vermesi, o koşullarda adeta kaçınılmaz oldu. Çünkü tasfiyecilik, Lenin’in deyimiyle “oportünizmin yenilgi yıllarındaki hali”ydi.

Tasfiyeciliğin en bayağı, en zararlı biçimi olan mültecilik ise, 12 Eylül sürecinde daha fazla öne çıktı. Öyle ki, devrimci örgütlerin en yetişkin kadroları yurtdışına kaçtı. Avrupa’daki kadro ve sempatizan oranı onbinlerle ifade edildi. Bu tablo, devrimin nasıl bir kan kaybına uğradığını gösteriyordu. 

İhtilalci komünistler, mülteciliği doğru bir şekilde çözümleyerek tasfiyeciliğin tüm biçimleri gibi onu da reddetti. 12 Eylül süreci boyunca bırakalım önder ve yöneticileri, hiçbir kadro ve sempatizanın yurt dışına çıkmasına izin vermedi. Çünkü revizyonizmin son sınırına dayanmış partilerin durumu ile, mülteci yaşamları arasında doğrudan bir bağ vardı. Avrupa’daki birçok eski Komünist Partinin yozlaşıp çürümeleri, mültecilik döneminde gerçekleşmişti.

Mültecilik, başlı başına bir tasfiyecilikti. Bunu haklı ve meşru göstermek ise, tasfiyeciliği aklamaya, teorize etmeye çalışmaktı. 12 Eylül döneminde bu işi, birçok küçük-burjuva örgüt yaptı. Sonrasında da bu yolu izleyenler oldu. Ne yazık ki bunların içinde 12 Eylül döneminde mülteciliğe karşı çıkanlar da vardı. Onlar, ideolojik, siyasal, örgütsel tasfiyeye koşut bir şekilde, 2000’li yıllarda mültecileştiler ve bunu tıpkı 12 Eylül mültecileri gibi teorileştirmeye kalktılar. Salt bu yaklaşım bile, tasfiyeciliğin mültecilikle  yapışık kardeşler olduğunu, birbirini doğurup beslediğini ortaya koyuyordu.

Eylem birlikleri

12 Eylül sürecinde faşizme ve teslimiyete karşı, devrimci kalan tüm güçleri birleştirmek, eylem birlikleri oluşturmak, belirleyici öneme sahipti. İhtilalci komünistler bu süre zarfında, ‘anti-tasfiyeci kamp’ı oluşturmaya, devrimci çizgide tutunmaya çalışan örgüt ve tek tek devrimcileri bu kampta toplamaya ve mücadeleyi büyütmeye çalıştılar.

 Faşist cunta, gelişinin üzerinden daha bir ay geçmeden 8 Ekim’de Kurtuluş davasından yargılanan Necdet Adalı’yı asarak, işe başladı. Ardından HDÖ davasından yargılanan Serdar Soyergin, TDKP’den Erdal Eren peşi sıra asılmaya başladı. Bu arada iki sivil faşist de idam edilerek ‘sağa da sola da karşı’ oldukları teranesini kuvvetlendirmeye, olası tepkileri bastırmaya çalıştılar.

İhtilalci komünistler, idamların başlamasıyla birlikte ‘idamlara hayır’ kampanyası başlattı ve diğer örgütleri de bu konuda eylem birliğine çağırdı. Kısa bir süre yerel düzeyde de olsa TİKKO ile eylem birliği yapılabildi. Onun dışında hiçbir örgüt, bu çağrıya yanıt vermediği gibi, idamlara dönük hiçbir şey de yapmadı. Bu süre zarfında ihtilalci komünistler, idamlara karşı binlerce bildiri çıkartıp dağıttı, duvar yazılamaları, afişler yaptı.

Adana’da Serdar Soyergin’in idamı, cezaevi isyanı ile karşılandı. Tutsak yoldaşlarımız Serdar’ı hücresinden kaçırıp önceden kazılmış olan tünelde saklamak, sonrasında firarını gerçekleştirmek için çok uğraştılar, fakat başaramadılar. Serdar’ın asıldığı geceyi ise cehenneme çevirdiler. Koğuşlardan sloganlarla birlikte alevler yükseldi. Ertesi gün cezaevi dahil Adana’nın duvarları, “Faşist cunta, seni kurduğun darağaçlarında asacağız!” sloganı ile doldu. Bildiri, broşür oldu, kapı altlarına, işçi servislerine dağıtıldı.

Faşist cunta şaşkındı. Her saldırısında böylesi tepkiler görseydi, o denli pervasız ve hızlı yol alamazdı. Eğer o dönem, devrimci örgütler arasında faşizme karşı güç ve eylem birliği kurulabilseydi, cuntayı püskürtebilmek, en azından pat durumu yaratmak mümkündü.

12 Eylül sürecinde ihtilalci komünistlerin eylem birliği çağrıları havada asılı kaldı. Ülkede bu çağrılara yanıt vermeyen birçok hareket, yurtdışına kapağı attıktan sonra, “Faşizme Karşı Birleşik Devrimci Cephe” (FKBDC) kurduklarını ilan ettiler. Yurtdışında kurulan FKBDC’nin Türkiye’de tek bir faaliyeti olmazken, yurtdışında bile bir varlık gösteremedi ve zaten kısa bir süre sonra da dağıldı. FKBDC, “kağıttan cephe”ydi aslında.

Asıl mücadele alanı, ülke topraklarıydı ve eylem birlikleri de öncelikle burada yapılmalıydı. Ancak gidenlerin dönmeye hiç niyeti yoktu. Kalanlar ise, ‘iç mültecilik’ yaşıyor, hareketsiz bir şekilde bekliyordu. Bu durum, bir süre sonra ağır darbeler almalarına, çoğunun tutsak düşmesine ve örgütlerin tamamen dağılmasına yol açtı.

12 Eylül süreci boyunca ihtilalci komünistler içeride-dışarıda eylem birliklerini gerçekleştirmeye çalıştılar, devrimci kalan her kesim ve kişi ile birlikte hareketi zorladılar. Bu, dışarıda idamlara karşı, içeride “tek tip elbise”de somutlanan faşist yaptırımlara karşı eylem birliklerini yaşama geçirmek şeklinde sınırlı da olsa gerçekleşti. Bunun dışında birçok cezaevinde yaptırımlara karşı ortak hareketi zorlamasına rağmen, çoğunda tek başına direnmek durumunda kaldı.

Sonuç yerine

Nesnel ve öznel koşullarıyla ortaya koymaya çalıştığımız 12 Eylül sürecinde, ne yazık ki, devrimci hareket iyi bir sınav veremedi. Komünistlerin ve sınırlı orandaki devrimci, demokrat,  yurtseverin direnişleri ise, bu tabloyu değiştirmeye yetmedi. Bu durum, 12 Eylül sonrası, devrimci hareketin kendini bir türlü toparlayamayışının, kitlelere yeterince güven veremeyişinin ana sebebidir.

12 Mart yarı-askeri faşist darbesi, devrimin öncü güçlerini tıpkı 12 Eylül’de olduğu gibi tırpanlamış, fakat üç-dört yıl sonra devrimci örgütler, yeniden toparlanmış ve toplumsal hareket yükselmişti. 12 Eylül öncesi, mücadelenin geldiği düzey, örgütlerin kadro ve taraftarları, 12 Mart öncesinin çok üzerinde olmasına karşın, ’71 devrimcilerinin tavrı gösterilemedi. Kuşkusuz her iki dönemin kendine özgü yönleri, farklılıkları vardır. Fakat Deniz, Mahir, Kaypakkaya’da somutlanan davaya inanç ve bağlılık, son nefeslerinde bile bunu haykırarak ölmek, kısaca direnerek yenilmek ile bıraktıkları devrimci miras, hareketin kısa sürede toparlanmasında büyük bir öneme sahiptir. Tersten 12 Eylül dönemine damgasını vuran teslimiyet ve dövüşsüz yenilgi, geçen onca yıla rağmen hareketin belini doğrultamamasındaki en önemli faktörlerden biridir. 

Ne var ki, devrimci hareket, aradan geçen onca seneye rağmen 12 Eylül’le köklü bir hesaplaşma yapamamıştır. Çoğu yüzeysel, dönem ve kişilerle açıklayan özeleştirilerle 12 Eylül geçiştirilip kapatmak tercih edilmiştir. Fakat gerçek anlamda çözülemeyen her köklü sorunda olduğu gibi, bu sorunlar her defasında karşılarına yeniden çıkmıştır. Bugün hala tasfiyeciliğin ve mülteciliğin çeşitli türleriyle karşılaşılıyorsa, devrimci hareketin 12 Eylül dönemiyle gerektiği gibi yüzleşemediği ve hesabını kesemediğini içindir.

Aynı durum işçi, emekçi hareketi için de geçerlidir. Devrimci hareketin kendini toparlayamaması ile işçi-emekçi hareketin yükselişe geçememesi arasında dolaysız bir bağ vardır. Geçen süre göstermiştir ki, 12 Eylül’ün tüm uygulamalarıyla bir bütün olarak kaldırılması, ancak güçlü bir halk hareketi ile mümkündür. Bu, faşizme karşı mücadelenin kopmaz bir parçasıdır.

“Darbe, yenilgi, direniş 12 EYLÜL” kitabından alınmıştır (Yediveren Yayınları)

Bunlara da bakabilirsiniz

İran’da kitleler sokakta

İran’da 22 yaşındaki genç bir kadının polis tarafından öldürülmesi, ülkede son yılların en büyük kitle …

12 Eylül ve Nevin Berktaş belgeseli…

12 Eylül’ün yıldönümünde, Nevin Berktaş ile röportaj yapıldı ve bir belgesel hazırlandı. Oda TV’nin hazırladığı, …

12 Eylül ve sonrası değerlendirme söyleşileri…

12 Eylül Askeri Faşist Darbesi sonrasında, adaletsiz geçen 42 yılın ardından, Devrimci 78’liler Federasyonu’nun katılım …