ABD olmadı, Rusya’ya dönelim! Erdoğan’ın çıkmaz yolları

28 Haziran’da Madrid’de Rusya ve Çin’i “NATO’nun düşmanı” ilan eden NATO bildirisini imzalayan Erdoğan, 19 Temmuz’da Tahran’da, 5 Ağustos’ta Soçi’de Rusya ile birlikte NATO karşıtı açıklamalar yaptı; Eylül’de de Şanghay İşbirliği Örgütü’nün zirvesine katılacağını duyurdu. Erdoğan yine iki emperyalist arasında dolanarak, ömrünü uzatacak yollar bulmaya çalışıyor.

Rusya’ya verilen tavizler

Tahran zirvesinde Erdoğan’ın hedefi, Rojava’daki gelişmeleri bahane ederek, Suriye topraklarına yeni bir operasyon izni koparmaktı. Ancak Putin, “Suriye ile ilgili konuları Şam’la işbirliği yaparak çözün” uyarısıyla, İran Cumhurbaşkanı Reisi de “Irak ve Suriye’de sorunlara mezhepsel açıdan bakmanızı kendimize yönelik bir güvenlik sorunu olarak görüyoruz” sözleriyle, Erdoğan’ın hedefini boşa düşürdüler.

Zirve, tam da Putin ve Reisi’nin istediği gibi ABD karşıtı açıklamalarıyla, “ABD Fırat’ın doğusundan çıksın” kararıyla öne çıktı; zirveden eli boş dönen tek kişi, Erdoğan oldu. Soçi Zirvesi ise, bu durumun daha da pekiştirdi. Sonrasında ortak basın toplantısının bile yapılmadığı zirvede, Rusya çok önemli üç konuda Erdoğan’a isteklerini dikte ettirdi.

Birincisi ve Erdoğan açısından en önemlisi, Suriye ile ilişkiler oldu. Erdoğan’ın en önemli talebi Suriye’ye operasyon yapma izniydi; hatta zirveden bir gün önce, Suriye’de YPG’nin kontrolünde olan Tel Rıfat’ın kent merkezine Türkiye’den gönderilen SİHA’larla saldırı düzenlenmiş, çok sayıda sivilin ölümüne neden olmuştu. Putin ise operasyona izin vermediği gibi, Erdoğan’ı yeniden Esad’la ilişki kurmaya, Suriye’nin meşru yönetimini muhatap almaya zorladı. Gerek Erdoğan’ın zirve dönüşünde “iki ülkenin istihbarat servisleri görüşecek” sözleri, gerekse zirvenin hemen ardından Doğu Perinçek’in aracılık yapması, temasların başladığını ortaya çıkardı. Ancak Suriye’de süren Türkiye işgali ve radikal islamcı çetelere hala verilmekte olan destek, Esad ile ilişkilerin çok da kolay ilerlemeyeceğini gösteriyor.

İkincisi ve Rusya açısından belirleyici olanı, batının ambargolarına karşılık, Rus ekonomisini rahatlatmak, açıklarını kapatmak için Türkiye’nin kullanılacak olmasıydı. Bunu birkaç koldan gerçekleştirmek istiyordu Rusya. Doğalgaz alımlarında kısmen ruble kullanılması, Rus turistlerin Türkiye’deki ödemeleri için Rusya’ya ait MİR kartının kullanılması ve Akkuyu Nükleer Santrali için sermaye aktarımı adı altında Rosatom’un Türkiye’ye 15 milyar dolarlık para transferini parçalar halinde gerçekleştirmesi… Rusya’nın bu taleplerine Erdoğan’ın yapmak istediği “rötuşlar” bile kabul edilmedi. Mesela Erdoğan Rusya ile olan ticarette, “iki ülkenin parasının karşılıklı olarak” kullanılmasını istiyordu, Rusya bunu reddetti. Keza doğalgaz ödemelerinin kısmen devlet tahvili ile karşılanması talebini de dikkate almadı. Erdoğan, Rusya’nın şartlarının hepsini, onun dayattığı biçimde kabul etmek zorunda kaldı.

Aslında bu ekonomik kararlar, Soçi’de resmileştirilmeden önce hayata geçirilmeye başlanmıştı. Mesela Türkiye’de MİR kartının geçerli olması, uzun zamandır gündemdeydi ve Nisan 2022 itibariyle kartın geçerli olduğu işletmelerin oranı yüzde 15’e yükselmişti. Benzer biçimde doğalgazda rublenin kullanımı da, batının 2014’te Rusya’ya dönük ilk yaptırım kararlarının ardından konuşulmaya başlanmıştı. Erdoğan üzerinde baskı kurmak isteyen Rusya, sermaye aktarımını da Soçi’den önce başlatmıştı. Resmi rakamlara göre, 26 Temmuz günü Merkez Bankası’nın brüt döviz ve altın rezervleri 98.9 milyar dolar iken, 4 Ağustos’ta 108.1 milyar dolara çıkmıştı. Bu artışın sisteme giren Rus sermayesinden kaynaklandığı düşünülüyor. (Bir kısmı 26 Temmuz günü Akkuyu’da Türk şirket ile sözleşmesi fesheden Rosatom’un sermaye aktarımına başlamasıyla, kalanı da başka biçimlerde Türkiye’ye gönderilen Rus sermayesiyle.)

Üçüncü önemli konu ise, Akkuyu Nükleer Santrali’nin durumu oldu. Santralin sahibi olan Akkuyu Nükleer AŞ adlı Türk-Rus ortaklı şirketin yüzde 49 hissesi Türkiye’ye ait. Ancak Türkiye bu güne kadar bu yüzdeyi dolduracak sermayeyi tamamlamadı. Ayrıca Rusya Soçi Zirvesi’nden önce, santralde “altyüklenici”-taşeron olarak çalışan Türk şirket ile sözleşmeyi feshetti, işi tamamen Rus sermayeli firmaya verdi. Akkuyu’nun tamamen Rus denetimine geçmesinin ardından, santral bölgesine Türklerin alınmadığına dair haberler peşpeşe geldi. Öyle ki Erdoğan konuya ilişkin sadece “Akkuyu’da inceleme yapacağını” söyleyebildi, somut bir açıklama bile yapamadı. Görünen o ki, Akkuyu bugün doğrudan “Rus mülkü”ne dönüşmüş durumda; yarın “güvenlik” gibi gerekçelerle, bir üsse dönüştürülmesi de şaşırtıcı olmayacaktır.

Erdoğan ne kazandı

Zirvelerin ardından ABD, Türkiye’yi “Rusya’ya dönük yaptırımları engellemek”le suçladı. Aynı dönemde Moody’s Türkiye’nin kredi notunu B2’den B3’e düşürdü, not görünümünü “negatif”ten “durağan”a çevirdi. Üstelik bu değerlendirmeleri rutin-dışı olarak yaptı. Keza Sedat Peker’in yeniden konuşmaya başlaması, ifşalarının bu defa saraya çok yaklaşması, AKP’yi tedirgin eden bir unsur oldu.

Gerçekten de ABD’nin yaptığı değerlendirme doğruydu. Yapılan tahıl anlaşması, Rusya’nın gıda ve gübre konusunda kendisine dönük ambargoları delen, üstelik bunu resmileştiren bir anlaşmaydı. Aynı bahaneyle, Rus mallarının Türkiye üzerinden dünyaya dağıtılmasının da, Rusya’nın ambargo kapsamındaki ihtiyaçlarının Türkiye üzerinden karşılanmasının yolu açıldı. Şimdiden büyük Rus ithalatçı şirketleri, Türkiye’de konumlanmaya başladılar bile.

Rusya, Ukrayna savaşı nedeniyle AB ile zora girince, bir taraftan doğalgaz “sopası”nı etkili biçimde kullanmaya, diğer taraftan Türkiye’yi kendi “tedarikçi”sine çevirmeye çalışıyor. İki konuda da etkili hamleler yapıyor.

Erdoğan’ın bütün bu gelişmelerden kazandığı şey ise “zaman” oldu. En başta çok sıkıntılı olan döviz rezevrlerinde bir artış başladı. Bu artışın arkası da gelecek, çünkü Rus şirketler dövizle Türkiye’ye getirdikleri malları, kendi şirketleri üzerinden Rusya’ya ihraç ediyorlar; böylece Türkiye’nin hem resmi ithalat-ihracat rakamları yükseliyor, hem de ruble başta olmak üzere döviz girişi artıyor. Ekonomideki sıkışmaya kısmi de olsa bir soluklanma olanağı oluşturuyor bu durum.

Daha önemlisi, Rusya ile kurulan ilişki Erdoğan’a siyasi destek anlamını taşıyor. Olası seçimlerde Rusya’nın Erdoğan’ı destekleyeceği algısını oluşturuyor.

Bu nedenle, somut kazanım elde edemese bile, Erdoğan Rusya’nın bu dolaylı destekleri nedeniyle şimdilik memnun görünüyor.

Ancak bu durum, bir taraftan da Erdoğan’ın dış politikada oluşturduğu kaygan zemini daha da tutarsız hale getiriyor. Türkiye gibi NATO üyesi bir ülkenin, daha iki ay önce Rusya karşıtı bir belgeye imza atmışken şimdi Rusya ile ilişkiyi güçlendirmesi; ABD’den F-35 uçakları talebi devam ederken S-400’lerin Türkiye’deki varlığının sürmesi; bir taraftan Biden ile birlikte fotoğraf vermek için bile taviz üstüne taviz verirken diğer yandan Rusya’nın her istediğini kabul etmesi; Rusya ile bu kadar önemli anlaşmaları imzaladıktan hemen sonra, “tahıl koridorunu konuşmak” bahanesiyle Rusya’nın savaştığı Ukrayna’ya ziyaret gerçekleştirmesi; Ukrayna savaşında Rusya’ya en büyük kayıpları verdiren Bayraktar SİHA’ları konusunda, şirketin “Rusya fazla para verse bile satmayız” diye net biçimde tarafını belli eden açıklamaları…

Erdoğan biraz “zaman” ve destek kazanmış görünse bile, bugün attığı adımlar ve sergilediği tutarsızlıkların, kendisi için de, Türkiye ekonomisi ve dış politikası için de çok daha büyük sorunlar olarak geri döneceği şimdiden görülüyor.

Bunlara da bakabilirsiniz

İran’da kitleler sokakta

İran’da 22 yaşındaki genç bir kadının polis tarafından öldürülmesi, ülkede son yılların en büyük kitle …

12 Eylül ve Nevin Berktaş belgeseli…

12 Eylül’ün yıldönümünde, Nevin Berktaş ile röportaj yapıldı ve bir belgesel hazırlandı. Oda TV’nin hazırladığı, …

12 Eylül ve sonrası değerlendirme söyleşileri…

12 Eylül Askeri Faşist Darbesi sonrasında, adaletsiz geçen 42 yılın ardından, Devrimci 78’liler Federasyonu’nun katılım …