Gıda fiyatları neden yükseliyor?

“açlık,

hiçbir şey yememek değil,

bağırsağı düğümlenene kadar

yarma çorbası içmektir.”

Nazım Hikmet

Türkiye ekonomisi büyük bir hızla yere çakılmaya devam ederken, Erdoğan yine “sopalı” bir çözümü devreye sokarak, gıda zamlarına “çözüm bulmuş” algısı yaratmaya çalıştı. Tarım Kredi Kooperatifleri’nin (TKK) marketlerinde 15 Ağustos 2022 tarihinden itibaren “30 üründe” indirim yapılacağını açıkladı. Üstelik TKK’nın bu hamlesinin “üç harfli” marketlere de “ayar vereceğini”, onların da fiyatları indirmek zorunda kalacağını özellikle belirtti. 

Erdoğan emri vermişti; artık gıda enflasyonu gerileyecek, gıda fiyatları inecekti! Ne mutlu yoksul halka!!!

Elbette ekonominin yasaları böyle işlemiyor. Ekonomi çökmüşken talimatla fiyatlar inmiyor. Üretici enflasyonu bu kadar yüksekken, tarım krizi bu kadar derinleşmişken marketlerde indirim olmuyor.

TKK’da traji-komik “indirim” duyurusu

Erdoğan’ın TKK’da yapılacağını söylediği indirim, tam bir fiyaskoydu. Ve ortaya çıkan tablo, yoksul halk açısından trajik, AKP açısından ise komediydi.

Halk “yüzde 30 indirim” vaadi yüzünden sabahın erken saatlerinden itibaren kapı önünde kuyruk oluşturdular. Ancak Erdoğan’ın açıklamalarının yanına bile yaklaşamayan bir tablo ile karşılaştılar. Bazı ürünlerde 1 TL, 2 TL indirim vardı; ürünlerin büyük çoğunluğu “üç harfli” marketlerdeki eşdeğerlerinden daha pahalıydı; pek çok ürün zaten raflarda yoktu; üstelik indirimdeki bazı ürünlerin son kullanma tarihi gelmişti.

Gerçek bir açlık sorunu ile yüzyüze yaşayan emekçiler, kendi yoksullukları ile böylesine açıktan alay eden bu tutum karşısında, büyük bir öfke ve acı ile ayrıldılar marketlerden.

Konu daha çok vaadedilen indirimin “sahteliği” üzerinden gündem oldu; ancak gerçekten kayda değer bir indirim olsaydı, bu defa da “ne kadar sürdürülebilir” sorusu gündeme gelecekti. Tıpkı 2019 yılında, seçim öncesinde “tanzim çadırları”nın kurulması gibi. Bu çadırlarda sadece yoksul kesimlerin değil, genel olarak emekçilerin ilgisini çekecek düzeyde indirimli sebze-meyve satışı yapılmıştı; ama çok kısa sürmüştü.

Keza TKK’ların ülke genelinde 1400 marketi bulunuyor. A101, Şok, Bim marketlerinin herbirinin 10 bin civarında mağazası olduğunu düşünürsek, TKK ürünlerinin tüketiciye ulaşmasının ne kadar zor ve sınırlı olduğu görülür. Yani gerçek bir indirim yapılmış olsaydı bile, yoksulların ezici çoğunluğu bundan yararlanamayacaktı.

Kaldı ki TKK’lardaki indirim dayatması, “çiftçi dostu” olması gereken TKK’ların gerçek yüzünü, AKP müdahalesiyle ne hale geldiğini de ortaya serdi. Kooperatif türü örgütlenmeler, çiftçinin ürünü doğrudan pazara sürmesini hedefleyen yapılardır. Aracı tüccar devreden çıkarıldığı için, tüccarın karı çiftçi ile tüketici arasında paylaştırılmakta; çiftçi daha yüksek fiyata satarken, tüketici de daha düşük fiyata satın alabilmektedir. TKK’nın holdingleşen yapısı içinde çiftçilerin payı ve yeri son derece küçülmüştür. Bu nedenle TKK faaliyeti çiftçinin değil, holding şirketlerinin karını-taleplerini gözeten biçimde yürütülmektedir. TKK bir çiftçi birliği niteliğini kaybederek, herhangi bir kapitalist şirkete dönüştürülmüştür. TKK’nın “sözleşmeli tarım” faaliyeti yürütüyor olması, bunun en önemli göstergesidir.

Bugün üyesi olan çiftçilere sormadan AKP’nin çıkarları doğrultusunda indirim kararı alan TKK, bu nedenle oluşacak zararı da çiftçiye fatura edecek, yaşanan krizi, çiftçilere ödetecektir. Bu da tarım krizini daha da derinleştirecek bir unsurdur.

Üretici enflasyonu çok yüksek

Yaz gelince gıda fiyatlarının düşeceğini iddia ediyordu AKP yönetimi. Genel olarak böyle olur çünkü, yazın gıda bollaşır, ucuzlar. Ancak bu defa öyle olmadı. Yazın en klasik sebzeleri-meyveleri bile çok yüksek fiyatlarla satılıyor. Öyle ki, bu yıl emekçilerin evde salça, kışlık konserve yapma ihtimali bile kalmadı. Bu durumu bir fırsat olarak gören bazı marketler de, kış için salça satışının artacağını öngörerek şimdiden salça fiyatlarına zam yaptı ve stoklamaya başladı.

AKP, gıda krizinin tüm dünyada olduğunu ileri sürüyor, Almanya’da, İngiltere’de insanların yaşadığı “açlık” üzerinden propaganda yürütüyor. Elbette tüm dünyada etkili olan bir ekonomik kriz ve bunun gıdaya yansımaları var. Mesela Ukrayna savaşı nedeniyle tüm dünyada tahıl ve ayçiçek yağı başta olmak üzere bazı gıda ürünlerinde enflasyon sözkonusu. Keza yine tüm dünyada artan benzin fiyatları nedeniyle nakliye maliyetleri arttığı için de gıda fiyatlarında artış oluyor, olmaya devam edecek. Ancak Türkiye’de yaşanan gıda enflasyonu, hiçbir ülke ile karşılaştırılamayacak düzeyde. Bunu rakamlar da açıkça ortaya koyuyor.

BM Gıda ve Tarım Örgütü’ne (FAO) göre, Temmuz ayında dünya genelinde gıda fiyat endeksi yüzde 8.6 düştü; yıllık bazda yüzde 13.1 arttı.

Türkiye’de ise, TÜİK’in resmi açıklamalarına göre Temmuz ayında gıda fiyatları yüzde 3.15 arttı; yıllık artış yüzde 94.65 gibi devasa düzeylere yükseldi. İşçi sendikalarının yaptığı araştırmada ise, yüzde 100’ün çok üzerinde.

TÜİK’in resmi rakamlarıyla karşılaştırdığımızda dahi, Türkiye’de dünya ortalamasının çok üzerinde fahiş artışlar yaşandığı görülüyor. 

Bu artışın asıl nedeni, Tarımsal Üretici Fiyat Endeksi’ndeki (TÜFE) rekor artıştır. Yine TÜİK’in açıklamasına göre, TÜFE Temmuz ayında yüzde 157.89 gibi dehşet verici bir artış yaşadı. Bu artış Nisan ayında yıllık yüzde 118.53 olmuştur, Haziran’da yüzde 148.90’dı, Temmuz’da yüzde 157’yi geçti. Bu, tarımdaki ortalama artış. Alt başlıklara baktığımızda, lifli bitkilerin üretim maliyetlerinin yüzde 256.06, tahılların ise yüzde 201.62 arttığını görüyoruz.

TÜFE’deki artış, üreticinin maliyet artışı demektir; tarladaki enflasyon demektir. Açıklanan rakamlara göre TÜFE’de her ay, öncekinin rekoru kırılıyor, zam üstüne zam yağıyor. Tarımsal girdilerin fiyatları günden güne artıyor; tohum, gübre, tarım ilacı, mazot, elektrik maliyetleri giderek yükseliyor. Rakamlara daha yakından bakalım:

Gübrenin fiyatı bir yılda yaklaşık-ortalama yüzde 200 civarında artmış; mazottaki artış yılda yüzde 235 olmuş; tarım ilaçlarının artışı yüzde 100 ile yüzde 300 arasında değişmiş. Tarım girdilerinin fiyatı, bir önceki yıla göre 2-3 kat artarken, tarım ürünlerinin fiyatının düşmesi mümkün mü?

Üstelik tarlada oluşan maliyet fiyatına nakliye giderleri, aracı karı, marketin fahiş rakamlara yükselen elektrik başta olmak üzere giderlerini de eklediğimizde, gıda enflasyonunun neden bu kadar yüksek olduğu ortaya çıkacaktır.

Düşük alım fiyatı krizi derinleştiriyor

Erdoğan, 30 Temmuz günü Ordu’da yaptığı mitingde büyük bir müjde verir gibi fındık fiyatını açıkladığında üretici isyan etti. Açıklanan fiyat 54 lira olmuştu; üstelik belirsizlikler yaratarak gerçek fiyatın daha da düşük tutulacağı sonradan ortaya çıkmıştı. Erdoğan’ın, Ordu halkı nezdinde “Fındıkta sömürüye son” mitingleriyle sembolleşen Terzi Fikri’ye de saldırdığı konuşmasında açıkladığı 54 liralık alım fiyatı bile, beklenenin çok altındaydı. 54 lira 3 dolara denk düşüyordu; yedi yıl önceki fiyat ise 5.96 dolardı. Fındık üreticisinin nasıl bir gelir kaybı yaşadığını gösteren çarpıcı bir rakamdır bu.

Benzer durum hemen bütün tarım ürünlerinde yaşanıyor. Üzümün alım fiyatı da 27 lira gibi, üreticinin beklentisinin çok altında açıklandı. Mısır’da açıklanan fiyat, yüzde 300’lere varan maliyet artışını karşılamaya yetmedi.

Şöyle bir handikap çıkıyor ortaya: Alım fiyatı yükseldiğinde, ürünün marketteki fiyatı bugünkünden daha da yüksek olacak. Yani gıda enflasyonunun aşırı yüksek olmasına rağmen, gerçekte biz tarım ürünlerini gerçek değerinin altında bir fiyata markette satın alıyoruz. Ancak bu durum, tüketiciyi de, üreticiyi de ağır enflasyonun ve gıda krizinin etkisi altında ezilmekten kurtarmıyor.

Çünkü bu kadar düşük alım fiyatları, çiftçinin yıkımına neden oluyor. Maliyeti bile karşılayamayan çiftçi, üretim sürecinde aldığı kredileri ödeyemiyor. Karşılığında üretim araçlarından bazılarını ya da tümünü satmak ya da icrada kaybetmekle karşı karşıya kalıyor. Bugün sadece enflasyonda değil, bankaların el koyduğu traktör ve tarlalar konusunda rekorlar kırılıyor. Bir kilo sütün fiyatı bir kilo yemin fiyatından daha düşük olan süt üreticileri, en verimli ineklerini kesime göndererek geride kalanları beslemeye çalışıyor.

Bu tablonun doğrudan sonucu, çiftçinin ekim yapmaktan vazgeçmesidir. Adana’da bu yıl, yer fıstığı ekilen alan, yüzde 60 azalmış. Geçen yıl istediği fiyatı alamayan, bu nedenle borçlarını kapatamayan üretici ya iflas etmiş, ya da yer fıstığı yerine, emeğinin karşılığını alacağını düşündüğü başka bir ürünü ekmiş. Bu azalma, yer fıstığının fiyatının iki katına çıkmasına neden olacak.

Temel gıda ürünlerinde bu tablo daha da vahim hale geliyor. Maliyetin altında fiyat açıklandığı için, fındık, üzüm, mısır üreticileri bu yıl borçlarını nasıl ödeyeceklerini, gelecek yıl ise ne yapacaklarını düşünüyorlar. Kesin olan şu; bir kısmı toprağını kaybedecek, kaybetmeyenlerin bir kısmı da seneye ekim yapmayacak. Her halükarda hem üretici, hem de tüketici, sürekli yükselen fiyatlarla ve artık erişilemeyen ürünlerle karşı karşıya kalacak. 

“Sözleşmeli çiftçilik”,

tarımdaki yıkımı derinleştiriyor

Tarım Bakanlığı, “Cumhuriyetin 2. Yüzyılı” için, tarımı desteklemeyi hedefleyen ve 4 başlıktan oluşan yeni bir “eylem planı” hazırladıklarını duyurdu. Buna göre, sözleşmeli üretim yaygınlaştırılacak; üretim öncesi izin uygulaması getirilecek; tarımsal desteklerin ekim öncesi ayni destek ve hasat sonrasında nakdi fark ödemesi biçiminde düzenlenecek; son olarak da çay, toprak koruma ve arazi kullanımı, su ve mera kanununda değişiklik yapılacak. 

Sözleşmeli tarım bugüne kadar sebze, salçalık domates, piliç, yumurta gibi bazı alanlarda uygulandı ve bu alandaki küçük çiftçiler, tekeller karşısında büyük bir yıkıma uğradılar. Sistem zaten, küçük çiftçinin, tekellerin karşısında “malını ve işgücünü birlikte kiraya veren bir tür taşeronlaşmış işçi”ye dönüşmesini hedeflemektedir. Bu sistemde çiftçinin devletle bağı kopar, tekellerle karşı karşıya kalır. Şirketler çiftçi ile, belli nitelikteki ürün için sözleşme yapar, üretim sürecini kendi uzmanlarıyla denetler ve üretim sürecinin başında belirlenmiş fiyat üzerinden ürünü satın alır. Aylar süren, kimi zaman yıla yayılan üretim sürecinde, enflasyon artışları sözleşmeyi değiştirmez, çiftçinin zararına dönüşür. Kuraklık, afet gibi durumlar olduğunda çiftçi eğer sigorta yaptırmamışsa yine çiftçinin zararı, hatta doğrudan yokolması sözkonusudur. Sözleşme şartları her koşulda şirketin lehine hazırlanmıştır; şirket şartları yerine getirmediğinde bir yaptırım olmaz, çiftçi şartları yerine getirmediğinde ise şirket o çiftçinin yokolması pahasına istediğini alır. Devlet, zaten şirketin yanındadır.

Üretim öncesi izin uygulaması, çiftçiyi sözleşmeli tarıma itmek için bir ön hazırlıktır. Buna göre çiftçi üretim planını bakanlığa bildirerek onay almak zorunda kalacaktır. Onay çıkmazsa, çiftçinin ne ekeceği, ne kadar ekeceği bakanlığın inisiyatifine ve kararına bağlı olacaktır. Bakanlık zaten şirketlerin talepleri doğrultusunda üretim alanların ve miktarını belirleyeceği için, çiftçinin söz hakkı baştan gaspedilmiştir.

Üretim destekleri, yine bu planın bir parçası olarak hayata geçirilecektir. Üretim öncesinde ayni destek, üretim sonrasında ise nakdi destekten sözediliyor bu planda. Ayni destek, bakanlığını istediği tohumu ve gübreyi çiftçiye vermesi ve çiftçiyi sadece bunları kullanmaya zorlaması anlamına gelir. Üretim sonrasında ise, kesintiler yapıldıktan sonra kayda değer bir nakdi destek kalmayacaktır. Zaten bu destekler çiftçiyi değil, onunla sözleşme yapmış olan şirketi korumaya, şirketin giderlerini azaltmaya dönük destekler olacaktır.

Kanunlarda yapılacağı belirtilen değişikliklerin de tamamı tarım tekellerinin çıkarları doğrultusunda olacaktır. Hazırlanmakta olan Çay Kanunu’nun, çay sektöründeki üretimi büyük tekellerin kontrolüne vermeye çalıştığı görülüyor. Meraları yasaklayan, maden şirketlerine kiralayan; suları, dereleri HES’lere kurban eden; tarım arazilerini ranta, yapılaşmaya açan AKP yönetiminin, çiftçiyi koruyacak, tarımı güçlendirecek yasal değişiklikler yapma ihtimali yoktur. Yapılacak her yasal değişiklik, ülkenin tarımını yok etmede yeni bir adım olacaktır.

Gıda fiyatını kim belirler?

Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı Din İşleri Yüksek Kurulu, “fiyatları tayin eden Allah’tır” açıklamasını yaptı. Elbette bu açıklama, bir taraftan kitlelerin açlığı ile alay ederken, diğer taraftan bu açlığa tepki gösterenleri “din” korkusuyla bastırma hedefini taşıyordu.

Gerçekte ise gıda fiyatlarını uluslararası tarım tekelleri belirler; bağımlı ülkeleri tarım yasalarıyla kontrol altında tutan IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü belirler. AKP hükümeti de onların dayatmaları doğrultusunda ülkenin tarımını emperyalist tekellere teslim eder, yerli üretimi yok eder, tarım ithalatını güçlendirir. “Faiz-nas” nakaratıyla bir yılda ekonomideki çöküşü hızlandırarak enflasyonu üç katına çıkartan Erdoğan da bunların sözcülüğünü üstlenir.

Gıda fiyatları egemenlerin çıkarları doğrultusunda belirlendiğinde, hem üretici hem de tüketici büyük bir yıkımla karşı karşıya kalıyor, gıdaya erişemez hale geliyor, açlık yaygınlaşıyor.

“Açlık”tan sözedildiğinde AKP’nin tutumu “kuru ekmek yiyorsan aç değilsin” ya da “açlıktan ölen var mı” biçiminde oluyor. Gerçekte ise gıdaya erişebilmek her geçen gün zorlaşıyor; çocuklarda beslenme yetersizliğine bağlı olarak “bodurluk” yaygınlaşıyor; makarna tüketimi, üstelik de en ucuz ve kalitesiz makarna tüketimi yaygınlaşıyor; “halk ekmek”ler önünde kuyruklar uzuyor… Ve Nazım’ın “açlık, hiçbir şey yememek değildir…” sözüyle ifade ettiği derin, yıkıcı yoksulluk, her geçen gün çok daha geniş kesimleri pençesine geçiriyor.

Ve bugün, açlıktan ölmemek için, gıdaya erişebilmek için, doğru beslenebilmek için mücadele etmekten başka bir yol bulunmuyor.

Bunlara da bakabilirsiniz

İran’da kitleler sokakta

İran’da 22 yaşındaki genç bir kadının polis tarafından öldürülmesi, ülkede son yılların en büyük kitle …

12 Eylül ve Nevin Berktaş belgeseli…

12 Eylül’ün yıldönümünde, Nevin Berktaş ile röportaj yapıldı ve bir belgesel hazırlandı. Oda TV’nin hazırladığı, …

12 Eylül ve sonrası değerlendirme söyleşileri…

12 Eylül Askeri Faşist Darbesi sonrasında, adaletsiz geçen 42 yılın ardından, Devrimci 78’liler Federasyonu’nun katılım …