Ortadoğu; savaşın orta sahası-I

TİKB(B) 6. Konferans Belgeleri’nde bulunan ve “Devrim Günceldir” adlı kitapta yeralan bir bölümü, güncel ve tarihsel öneminden dolayı yayınlıyoruz.

 

2001 yılında Afganistan’ı, 2003’te ise Irak’ı işgal eden ABD emperyalizmi, iki ülkede de istediği “zafer”i elde edemedi. Afganistan’da Kabil’e sıkıştı, Irak’ta Bağdat’ın bir bölgesinde oluşturulan “Yeşil Bölge”ye ve Kürt bölgesine… Öyle ki, 2006 yılından itibaren Afganistan’da Taliban’a, Irak’ta Sünni direniş örgütlerine yüklü miktarda para vererek “saldırmazlık” satın aldığı ortaya çıktı.

Artık ABD “zafer” kazanamadığı noktada “zaman” kazanma çabasına girdi. Bu dönemde aradığı fırsatı, Arap Ayaklanmaları üzerinden buldu.

Aslında ABD, 2000’lerin başından itibaren “Büyük Ortadoğu Projesi” ile, Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Güneydoğu Asya ülkelerini karıştırmaya yönelik faaliyetlerini başlatmıştı. Salt bu işlevi yerine getirmesi için National Endowment adlı kuruma, ABD bütçesinden yılda 100 milyar dolar bütçe ayrılıyor ve fon bu parayı “demokrasiyi teşvik etmek” için kullanıyordu. Sadece devlet bütçesi değil, Soros Vakfı, Facebook, Google gibi “sponsorlar”ın da katkısıyla, Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde Amerikancı “muhalefet” örgütlenmesi için sistemli bir çalışma yürütüldü. Los Angeles Times gazetesinde yayınlanan bir habere göre, 2008-2011 yılları arasında, sadece Yemen, Bahreyn ve Libya’dan 5 binden fazla kişi ABD tarafından düzenlenen eğitimlere katıldı. Ve bu eğitimler, Türkiye, Lübnan, Irak gibi ülkelerde gerçekleştirildi. 

 

Parçalanan Libya

Libya’da Kaddafi’ye karşı gelişen hareket, doğrudan emperyalistlerin başlattığı ve yönettiği bir iktidar savaşıydı. Kitle hareketi Libya’da neredeyse yok denecek düzeydeyken, ABD aşiretleri harekete geçirmişti. Dağınık aşiretlerin, eğitimsiz köylü yığınlarının Libya’nın düzenli ordusu ile savaşabilecek düzeyde bir “ordu”ya hızla dönüşmeleri, ABD’nin sistemli çabasının ve verdiği eğitimlerin sonucuydu.

Çin ve Rusya ile ilişkileri güçlü olan Kaddafi, ABD için önemli bir hedefti. Libya’nın zengin petrol yatakları, Afrika’dan Avrupa’ya açılan kapılardan biri olması ve Akdeniz’in deniz ticareti boğazlarından birine hakim konumu, önemini artırıyordu.

Kaddafi, aşiretler arası denge politikası izleyerek ve sosyal devlet uygulamalarıyla güçlü bir yönetim kurmayı başarmıştı. Bu nedenle bu güne kadar Batılı emperyalistler Kaddafi’ye karşı açık bir saldırıya girişemediler. Hatta 2003 yılından itibaren Kaddafi ile önemli gizli anlaşmalar yaptılar, Libya petrolünün yarısını satın aldılar.

Ancak Kaddafi’yi kontrol altına alamadıkları ortadaydı. Mesela Kaddafi’nin OPEC üyesi ülkelere “dolar yerine altın karşılığında petrol satalım” ısrarı, ABD gibi karşılıksız para basan bir ülkenin yıkımına neden olacak bir politikaydı. Keza ABD’nin Irak işgali ve Saddam’ın asılması sonrasında Kaddafi, BM toplantısında çok açıktan Saddam’ı savunan bir konuşma yapmıştı.

Kaddafi’siz ve ABD’nin kontrolü altında bir Libya için bekledikleri fırsat, Arap Ayaklanmaları ile ortaya çıktı. 2011 Şubatı’nda Libya’da “muhalif ayaklanma” adı altında aşiretler sokağa sürüldü. Ardından Fransa, NATO’nun tetikçiliğini üstlenerek Libya işgalini başlattı. Erdoğan, işgal başladığında “NATO’nun Libya’da ne işi var” demişti; ancak 24 saat geçmeden söylem değiştirdi ve İzmir’deki NATO üssü, Libya işgalinin ana karargahına dönüştürüldü.

Ağustos ayında ABD’nin ve NATO’nun doğrudan savaşa girmesiyle saldırı büyüdü. Buna rağmen Kaddafi son ana kadar direnmeye devam etti ve ülkeyi terk etmedi. 20 Ekim 2011 tarihinde yakalandı, linç edilerek öldürüldü. Onun linç görüntülerinin servis edilmesi, ABD’ye direnmek isteyen tüm ülkelerin liderlerine-yöneticilerine dönük bir gözdağıydı.

Kaddafi’nin 42 yıllık diktatörlüğü süresince aşiretler arasında kurduğu denge, ölümüyle bozuldu. İç savaş, hem emperyalistler tarafından birbirine düşürülen aşiretler arasında, hem de dışarıdan taşınan cihatçı birlikler arasında kıyasıya yaşanmaya başladı. Libya, devlet niteliğini kaybetti; her aşiret ya da cihatçı grubun kendi iktidar alanını ilan ettiği, çok parçalı bir tablo ortaya çıktı. El Kaideciler, IŞİD’çiler, Selefiler, aşiretler, çeteler ve savaş ağaları Libya’yı paramparça etti.

Batılı emperyalist ülkeler ise, bu düzensizlik içinde kendi düzenlerini kurarak petrol kaynaklarını ve Libya’nın başka ülke bankalarında bulunan milyar dolarlarını yağmalamaya giriştiler.

Ancak Libya’nın parçalanarak kontrolden çıkması, emperyalistlerin hesaplayamadığı sonuçlara da yol açtı. Mesela 2012 Eylülü’nde, El Kaideci cihatçı çeteler Bingazi’deki ABD Konsolosluğu’na saldırdı; ABD Büyükelçisi, aynı zamanda Kaddafi’ye karşı savaşın en kritik yöneticilerinden olan Christopher Stevens ile büyükelçilik çalışanları linç edilerek öldürüldü. Tıpkı Kaddafi’nin öldürüldüğü gibi… Keza büyükelçilik binasındaki gizli arşivler bu şeriatçı çetenin eline geçti.

2012 yılında Libya’da kurucu meclis niteliğinde Milli Genel Kongre (MGK) oluşturuldu. MGK içinde iki blok vardı: İhvancılar ile Selefilerin başını çektiği şeriatçı bloka karşı, milliyetçiler, laikler ve liberallerden bir başka blok oluştu. Şeriatçı blok diğerlerine oranla üstünlüğü ele geçirmişti. Fakat Haziran 2014’te yapılan seçimlerde şeriatçı blok hezimete uğradı. İslamcıların genel karakteri olan “seçimle gelmek ama seçimle gitmemek” burada da devreye girdi. Seçimlere katılımın yüzde 18’de kalmasını bahane eden şeriatçı blok, yeni meclisi tanımadı.

Bu durumda ülke içinde iki parlamento ve iki hükümet ortaya çıktı. Şeriatcı blok, sürdürme kararı aldığı MGK ile birlikte “Milli Kurtuluş Hükümeti” adıyla, Trablus’ta hegemonyasını ilan etti. Seçimi kazanan diğer blok ise, başkenti Tobruk’a taşımak zorunda kalarak “Temsilciler Meclisi”ni kurdu. Bu süreçte emperyalist ülkelerin Libya’yı birleştirmek üzere yaptığı zirveler bir sonuç vermedi.

2017 yılına gelindiğinde Libya’da 3 hükümet vardı. Abdullah Sini yönetiminde olan ama General Hafter’in belirleyici olduğu Tobruk Hükümeti, Fayiz Sarrac yönetimindeki Trablus Hükümeti, Misrata ve çevresinin oluşturduğu ayrı bir hükümet. Ayrıca Derne kentinde IŞİD’çi çeteler kendi yönetimlerini ilan etmişlerdi. Keza güney kentlerinde aşiretler küçük yerel iktidarlarını kurmuşlardı. Libya’nın dünyanın en büyük 10. petrol üreticisi olmasını sağlayan zengin petrol yatakları güney kentlerinde kalmıştı; petrolün dünya pazarlarına transferi ise Trablus üzerinden gerçekleştiriliyordu.

Libya’da 2011 yılından bu yana yaşanan çatışmalarda, emperyalist ülkeler bu “iktidar” odaklarına çeşitli biçimlerde taraf oldular. Savaşın dengeleri içinde bazı emperyalistlerin kimi zaman bir tarafı desteklediği, kimi zaman bütün taraflara silah satarak sonuçta kazananın yanında yer aldığı, karmaşık bir ittifak ve işbirliği ağı kuruldu. Kabaca bir tasnif yapmak gerekirse:

Trablus’taki, Müslüman Kardeşler’in etkisinde olan şeriatçı Ulusal Mutabakat Hükümeti, Katar ve Türkiye’nin doğrudan desteğini aldı. Tobruk’ta bulunan Ulusal Libya Ordusu ve General Hafter ise, Fransa, Suudi Arabistan, Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin desteğini aldı. Rusya da savaş ilerledikçe daha net biçimde Hafter’i desteklemeye başladı.

Bunlar safı daha net olan ülkelerdi. BM’nin ve ABD’nin konumlanışı ise daha karmaşıktı. Hem Trablus, hem de Tobruk hükümeti ile ilişki kuruyor; çıkarlarına bağlı olarak kimi zaman bu hükümetlerden birini daha fazla destekliyorlardı. Trablus’u işgal etmeye çalışan General Hafter’in, CIA ile ilişkisi olan, ABD’de yaşayan, 2011 yılında Kaddafi devrilince Libya’ya dönen bir subay olduğunu da ayrıca belirtmek gerekir. Libya topraklarında ABD’li, İtalyan ve Fransız askerler savaşa yön vermek için pervasızca hareket etmeye devam ediyorlar.

2018 yılında General Hafter ve Tobruk Hükümeti, güneydeki petrol yatakları üzerinde kontrolü sağlamak, Trablus’u ele geçirmek ve Libya’yı birleştirmek için Rusya’nın da yardımıyla büyük bir savaş başlattı. Önce Bingazi ve çevre kentleri ele geçirdi, Ocak 2019’dan itibaren güney kentlerindeki aşiretleri kendisine bağladı. Nisan ayında da Trablus’u ele geçirmek üzere savaşı başlattı. Rusya destekli Hafter ile, Erdoğan destekli Trablus hükümeti, çok sert bir hegemonya savaşına giriştiler. (*)

 

Ortadoğu’nun kalbinde

Suriye savaşı başlatılıyor

Suriye, III. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın en önemli, en uzun soluklu ve en şiddetli çarpışma sahası oldu. 2011’de başlayan Arap Ayaklanmaları ile birlikte, Suriye bir savaş alanına çevrildi ve aradan geçen 8 yıl içinde, dünyanın pek çok başka bölgesinde savaş çıkmasına rağmen, Suriye kadar yıkıcı olanı görülmedi.

Bunun nedeni, Suriye’nin stratejik önemi ve Suriye üzerindeki emperyalist hesapların büyüklüğüdür. ABD için Ortadoğu petrolünün Akdeniz’e en kısa çıkış yoludur Suriye toprakları. Irak’ta Kürdistan bölgesinin zengin petrol yataklarını ele geçirmeyi başaran ABD, bu petrolü sadece Türkiye üzerinden taşıyabilmektedir; ve Suriye üzerinden bir güzergah, işini çok daha kolaylaştıracaktır. Rusya için, Suriye hakimiyeti “sıcak denizlere açılma”nın en önemli yoludur. Suriye’nin Tartus Limanı’nda bulunan Rus askeri deniz üssü ve Lazkiye’deki askeri üssü, Rusya’nın Akdeniz’deki en önemli askeri varlığıdır. Çin için ise, Kuşak ve Yol Projesi’nin hayati önemde deniz bağlantılarından birini oluşturmaktadır. Çin’den gelen kara ve demiryollarının, İran-Irak-Suriye üzerinden Akdeniz’e ulaşması, Çin ekonomisinin vazgeçilmez hedeflerinden biridir.

Bütün emperyalistlerin göz koyduğu Suriye, aynı zamanda Ortadoğu’da giderek güçlenmekte olan “Şii direniş hattı”nın bir parçasıdır. Lübnan Hizbullah’ı ve Filistin Hamas’ı (**) gibi ABD karşıtı kesimler, Suriye üzerinden İran’a bağlanmakta, Suriye pek çok konuda İran ile birlikte hareket etmekte, Rusya ve Çin’e bağlı bir politik hat izlemektedir. Bütün bunlar, ABD’nin Suriye’yi karıştırmak için tüm gücüyle yüklenmesini getirmiştir.

Rusya ve Çin, Libya’yı ABD’ye erken terk ederek büyük bir hata yapmışlardı; bu defa Suriye’yi ABD’ye bırakmama konusunda kararlı olduklarını gösterdiler, BM’den Suriye aleyhine karar çıkmasını engellediler. Keza İran da, Suriye’ye yönelik herhangi bir girişimde kendisinin de savaşa dahil olacağını belirtti.

Suriye’yi ele geçirmek isteyen ABD ile, Suriye’yi bırakmak istemeyen Rusya ve Çin bu kadar kararlı davranınca, savaş da uzun, şiddetli ve çok yıkıcı oldu. Suriye savaşını, yeni emperyalist  savaşın merkezi haline getiren, bu unsurlardır.

Başlangıçta ABD, aylar boyunca Suriye’de fazla ilerleme kaydedemedi. Suriye’deki ulusal ve mezhepsel ayrımları kışkırtmaya çalıştı. Şii yönetime karşı hoşnutsuz olan Sünni çoğunluğun hoşnutsuzluklarından; Kamışlı katliamında somutlaşan ulusal baskıya karşı Kürt halkının tepkisinden yararlanmaya çalıştı.

Ancak Suriye’deki halkın sorunları ve yönetime karşı tepkileri ne kadar büyük olursa olsun, gözlerinin önünde Libya’da yaratılmış bir örnek duruyordu. Gerici bir iç savaşın pençesine düşen emekçi kitleler, bir de şeriatçı terör ile karşı karşıya kalmışlardı. ABD karşıtlığı ve Libya gibi olma korkusu, Esad yönetimine duydukları tepkiden daha büyüktü. Bu nedenle kitlelerin bütün hoşnutsuzluklarına karşın, ABD kitlesel ayaklanmalar örgütleyemedi. Hatta ABD’ye entegre bir iç savaşın büyümesinden korkan çok geniş bir kesim, Esad’a olan tepkilerine rağmen, Esad’ın yanında saf tuttu.

Aynı süreçte İran, Çin ve Rusya’nın desteği de, Esad’ın hakimiyeti kaybetmesini geciktiriyordu. Suriye topraklarında iki askeri üsse sahip olan Rusya, Suriye hükümetine karşı ne zaman tehditler yükselse Akdeniz’deki donanmasını harekete geçiriyordu. Mısır’da Mübarek yönetiminin düşmesinden sonra Mısır ile yeni ilişkiler kuran ve onyıllar sonra ilk defa Süveyş Kanalı’ndan geçiş izni alan İran da, Kızıldeniz üzerinden Akdeniz’e savaş gemileri gönderdi. Benzer biçimde Çin, Süveyş Kanalı üzerinden bir savaş gemisini Akdeniz’e gönderdi.

Bu koşullarda Mart 2011’de Suriye’nin belli bölgelerinde başlayan eylemler, ABD destekli cihatçı ayaklanmaya dönüştü. Nisan ayında Suriye ordusunun Dera’da kitlenin üzerine tankları sürmesi, gerici ayaklanmayı biraz daha yaygınlaştırdı.

Suriye’de ilk protestoların başlamasından itibaren geçen bir yıl içinde “ABD yapımı muhalefet”, Suriye topraklarında kayda değer bir “kazanım” elde edemedi. Fakat 2014 yılına geldiğimizde, belli bölgelerde cihatçı çetelerin hakimiyet kurması, hatta “devlet” ilanları sözkonusuydu. Bu süre boyunca İstanbul’da, Tunus’ta ya da başka ülke topraklarında “Suriye’nin dostları” toplantıları yapılıyor, “hükümet”ler, “konsey”ler, “ordu”lar kuruluyor, kağıt üzerinde Suriye yerle bir ediliyordu. ABD Türkiye’de, Ürdün’de ve başka ülkelerde kamplar kurduruyor; cihatçı çetelere askeri-siyasi-teknolojik eğitimler verdiriyor; savaşmaları için sınırsızca para, silah, teçhizat ve uyuşturucu sevkiyatı gerçekleştiriyor; “eğit-donat” faaliyetleri yürütüyor; Suriye topraklarına dünyanın dört bir yanından cihatçı çeteler-paralı askerler aktarıyordu. Fakat bu kadar büyük çabaya, olanaklara, aktarılan kaynaklara rağmen, ABD’nin istediği askeri-siyasi başarılar bir türlü elde edilemiyordu.

ABD’nin hedefleri de başlangıç noktasından epeyce geriye düşmüştü. Tıpkı Libya’da olduğu gibi, hızlı bir biçimde Esad’ı devirmeyi planlamıştı; ama üç yılın sonunda Esad yerli yerinde duruyordu. ABD emperyalizminin Libya’da uyguladığı plan, Suriye’de tutmamıştı. Bunun bir çok nedeni vardı.

En başta, Rusya-Çin-İran ittifakı Esad yönetimine açık destek veriyordu. İran Devrim Muhafızları ve Lübnan Hizbullahı, Suriye ordusu ile birlikte doğrudan cihatçı çetelere karşı savaşıyordu. Rusya ve Çin ise hem BM’den çıkacak kararları engelliyor, hem de savaşa somut askeri-siyasi destek veriyorlardı. Bu üç ülke, ne pahasına olursa olsun Suriye’deki yönetimin ayakta kalmasını sağlamak için çalışıyordu. Çünkü Suriye bir barajdı; ABD bu barajı aşarsa, bölgeyi yerle bir edecek güce ulaşabilirdi.

İkincisi, “Suriye muhalefeti” denilen cihatçı çetelerin gerçek yüzü tüm dünyada teşhir olmuştu. Bu çeteler, Esad diktatörlüğünden rahatsız olan halktan değil, dünyanın dört bir yanından toplanmış paralı askerlerden oluşuyordu. Çeteler teslim olan askerlerin kafasını kesiyor, pencerelerden aşağı atıyor, diri diri yakıyor, koydukları “yasa”lara uymayanları kırbaçlıyor, kitlesel katliamlar yapıyor ve bütün bunları kaydedip internetten dünyaya yayınlıyorlardı. Ortadoğu halkları, bir anda Ortaçağ karanlığına düşmüşlerdi. ABD emperyalizmi hangi ismi takarsa taksın, Esad yönetiminin karşısında bir “Suriye muhalefeti” olmadığı, cihatçı katiller sürüsü olduğu açıkça belliydi. Bu yüzden “Amerikan muhalefeti”ne bir meşruiyet oluşturmak, dünya halklarının kabullenmesini sağlamak başarılamadı. Öyle ki, Fransa ve İngiltere gibi bir çok ülkede egemen sınıflar, tüm çabalarına rağmen, kendi ülkelerindeki tepkiler nedeniyle bu çetelere açık destek veremediler. ABD bile bu desteği daha örtük-gizli biçimlerle yürütmek zorunda kaldı. Şubat 2013 tarihine kadar, cihatçı çetelere yaptığı askeri-mali yardımları başka ülkeler üzerinden ve gizli olarak gerçekleştirdi, resmileştirmedi.

Üçüncüsü, ABD emperyalizminin dünya hegemonyasında yaşadığı güç ve prestij kaybı, “müttefik”leri ile olan ilişkilerine de yansıyordu. Suriye savaşına ortak ettiği devletlerin her birinin ayrıca kendi gündemi, kendi hedefleri, kendi hesapları vardı ve kimi zaman bu hesaplar ABD’nin hesapları ile çatışıyordu. Mesela ABD, salt Suriyeli Kürtleri kazanmak için özerklik taleplerine itiraz etmiyordu; ancak Türkiye’de AKP hükümeti, sınırında bir Kürt devleti kurulmasını engellemek için, kendi kontrolündeki cihatçı çeteleri Kürt kentlerine saldırtıyor, YPG ile savaştırıyordu. ABD’nin tüm kesimleri Esad’a karşı savaştırmaya çalıştığı bir dönemde, bu türden “sapmalar”, ABD’nin gücünü daha da zayıflatıyor, ABD yanlısı blok içinde sıkça çatırtılar oluşmasına neden oluyordu.

Dördüncüsü, ABD’nin ittifak ilişkilerinde yaşanan bu yarılma, cihatçı çetelerin içinde fazlasıyla vardı. ABD tarafından beslenip palazlandırılan çetelerin her biri ayrı bir yere çekiyordu. Mesela bazıları Kürt hareketi ile ittifak kurmayı isterken, bazıları Kürt hareketinin laik yapısına tepki gösteriyor, dışlanmasını istiyordu; bazıları da mezhepsel ortaklığı öne çıkartıyor, Kürt halkının ulusal taleplerini tamamen yok sayıyordu.

Esad karşıtı emperyalist cephe bir blok halinde hareket edemediği, kendi içinde parçalanmalar yaşadığı için, cihatçı çetelerin de her biri kendi özerk tutumunu geliştirebiliyordu. Özellikle kimi bölgelerde hegemonyasını kurmuş olan çeteler, burada ABD’nin onaylamadığı biçimde “devlet” ilan ediyor, Esad’a karşı savaşmak yerine kendi “kurtarılmış” bölgelerinde şeriat devleti inşa ediyorlardı. Bu çeteler, kazanamayacaklarını anladıkları bir savaşta ölüme koşmak yerine, kurdukları küçük iktidar alanları ile yetiniyorlardı.

Beşincisi, Kürt halkı emperyalistlerin beklemediği ve planlamadığı biçimde, savaşın içinde kendisine bir alan açmayı başardı. Savaşın ilk yılı boyunca PYD, hem Öcalan’ın hem de ABD’nin baskısına rağmen, savaşın bir tarafı olmadı. Cihatçı çeteler de sonuçta “Kürt düşmanlığı” konusunda Baas yönetiminden farklı bir tutum içinde değillerdi. Bu nedenle savaşın seyrini beklemeyi tercih ettiler. Ancak Temmuz 2012’de Kobane’de cihatçıların saldırısı sonucunda Suriye devletinin kayıpları arttı; bölgede bir yönetim boşluğu doğdu ve Kürtler yönetimi ele geçirdiler. Ardından 6 kentte daha özerkliklerini ilan ettiler. Suriye yönetimi de Türkiye sınırındaki bölgede cihatçıların hakim olmasındansa, Kürtlerin olmasını tercih etmiş; hatta bazı yerlerde askeri üslerini ve malzemelerini PYD’ye bırakarak çekilmişlerdi. ABD’nin bütün çabalarına rağmen PYD’nin cihatçılarla ittifak kurmaması ve Esad’a karşı savaşmaması, salt kendi yönetimlerini inşa etmeye odaklanan “üçüncü yol” politikası izlemesi, ABD’nin planladığı cepheyi zayıf düşürdü.

Tüm bunların sonucunda, 2014 yılına kadar süren savaş içinde, Esad karşıtı cephe parçalı ve kargaşalı bir tablo çizdi. İç bütünlükleri yoktu, kimi zaman birbirlerine karşı da savaşıyorlardı; üstelik ABD’nin desteği ile savaşıyor olmalarına rağmen ABD’nin kontrolü dışına da çıkıyorlardı. Diğer taraftan Esad önemli mevziler kaybetmiş olsa da, savaşı kaybetmiş değildi. Kaybettiği mevziler de asıl olarak “taşra”daydı. Büyük kentler ve ülkenin merkezi, nüfusun büyük çoğunluğu Esad’ın hakimiyetindeydi. Keza cihatçı çeteler “deniz”e kıyı açamamışlardı. Şiddetli çatışmaların yaşandığı Lazkiye bölgesinde bile (Antakya’nın hemen aşağısı) Akdeniz’e ulaşan bir yol oluşturamadılar. Oysa bu savaşın en önemli hedeflerinden biriydi, denize ulaşacak bir güzergahı ele geçirmek.

ABD’nin siyasal-stratejik kayıpları da oldukça fazlaydı. Mesela savaşın başladığı günlerde ABD, “Esad’ın kimyasal silah kullanması kırmızı çizgimizdir” diyor ve bunu “işgal” gerekçesi yapacağını belirtiyordu; Ağustos 2013’te Esad’ın kimyasal silah kullandığı iddiası ortaya atıldığında (sonradan muhalefetin provokasyonu olduğu ortaya çıktı!) ABD işgal konusunu gündeme bile getiremedi. Tam tersine, Esad’ın “kimyasal silahları BM kontrolüne devretmesi” gibi muğlak ve belirsiz bir “plan” üzerine Rusya ile anlaşma yapmak zorunda kaldı.

Bu süreçte ABD’nin Esad’ı devirme planı da geriye düştü. Zaman zaman “Esad’sız çözüm” düşüncesi dile getirilse de, Rusya ile yapılan pazarlıklarda “Esad’lı geçiş” planları ağırlık kazandı.

ABD emperyalizmi, sancılı bir biçimde ve büyük zorluklarla ilerleyen Ortadoğu savaşında avantaj elde edebilmek için, 2014 yılı başlarından itibaren iki büyük ve etkili hamle gerçekleştirdi. Birincisi, Rusya’nın dikkatini Suriye’den uzaklaştırmak ve oyalamak için Ukrayna’yı karıştırdı; ikincisi IŞİD’i ileri sürerek Irak’ı “Şii ittifakı”ndan koparmaya çalıştı. 

 

Rusya’ya Ukrayna çelmesi

Kasım 2013’te Ukrayna’nın başkenti Kiev’de, kitlelerin ekonomik ve siyasi baskılara karşı tepkisini ifade etme amacıyla başlattığı hareket, Ocak ayının sonlarından itibaren hem biçim hem de içerik değiştirdi. Şubat ayında artık Meydan’da (başkentte eylemlerin yapıldığı alanın ismi Meydan’dı) kitleler değil, faşist partilerin keskin nişancıları, paramiliter ekipleri, silahlı-sopalı savaşçıları vardı. Doğrudan ABD-AB emperyalistleri tarafından kurulan ya da finanse edilen partiler, silahlı bir hükümet darbesi gerçekleştirdi ve Rusya karşıtı yeni bir hükümet kuruldu. 

Bu durum, Ukrayna’da yaşayan ve zaten tarihsel-sosyolojik olarak iki kampa ayrılmış bulunan halkın, fiilen de ikiye bölünmesini getirdi. Kuzey eyaletlerde faşist ayaklanmalar yaşanırken, güney ve doğu eyaletlerde Rusya yanlısı gösteriler başladı. Ve Rusya, Ukrayna sınırına asker yığarak, son yılların en büyük askeri tatbikatını başlattı. Ayrıca kıtalararası balistik füze denemesi gerçekleştirerek askeri tehdit düzeyini artırdı.

Ukrayna’da yaklaşık on yıl önce, 2004 yılında ABD-AB ittifakının örgütlediği bir “kadife darbe” gerçekleştirilmişti. Rusya’nın o yıllarda bu türden darbeler karşısında tutumu, sözkonusu ülke üzerindeki askeri-siyasi-ekonomik baskısını artırmak ve ülke ile yeniden bağlarını güçlendirmeye çalışmaktı.

ABD’nin düzenlediği bu hükümet darbeleri, Rusya’yı kuşatma ve etkisizleştirme amacını taşıyordu. Ancak Rusya, o dönemde darbelere karşı açıktan tutum alacak güç ve etkinliğe sahip olmadığı için, daha uzun vadeli politikalar izlemeyi tercih ediyordu. Bu denge, 2008 yılında Gürcistan’da bozuldu. Gürcistan hükümeti, kendi sınırları içinde olan ancak merkezi hükümetin inisiyatifini tanımayan ve Rusya ile ilişki kuran özerk bölgelere (Abhazya ve Güney Osetya) ordu müdahalesi başlatınca, Rusya Gürcistan’ı işgal etti; Rus ordusu başkent Tiflis’e kadar geldi.

2008’deki Gürcistan savaşı, hem Rusya hem de ABD açısından bir dönüm noktası oldu. Bu savaşla Rusya, ABD’nin kendisini kuşatma planlarına artık sessiz kalmayacağını, hegemonya alanını savaşarak korumayı göze aldığını gösterdi. Eski Sovyet coğrafyası üzerinde yaşanan bu hegemonya savaşında, Rusya’nın böylesine saldırgan bir tutum almasına karşılık, ABD geri adım atmak zorunda kaldı. Karadeniz’de bulunan ABD savaş gemileri, Gürcistan başkentindeki Rus ordusunu seyretmekle yetindi.

Benzer bir tablo, 2014’te Ukrayna’da oluştu. Ukrayna’da yapılan ABD-AB darbesine karşılık, Rusya da kendi etkinliği altında olan bölgelerde hareket başlattı. Şubat ayında Ukrayna darbesi gerçekleştikten sadece bir ay sonra, Mart’ta Kırım referandum ile Rusya’ya katılma kararı aldı ve Rusya derhal Kırım’ı ilhak etti. Karadeniz açısından son derece stratejik öneme sahip olan Kırım’ın ilhakı, dünya siyasetinde deprem etkisi yarattı. Ancak tıpkı 2008’de Gürcistan’da olduğu gibi, Rusya’nın kararlılığı karşısında ABD ve AB emperyalistleri durumu seyretmek zorunda kaldılar. Rusya bununla da yetinmedi; Ukrayna’nın doğu kentlerinde ayaklanma başlattı. Bu ayaklanmalarda, stratejik önemi olan Donetsk ve Lugansk eyaletleri, Mayıs 2014’te gerçekleştirdikleri referandumla “Donbass” adını verdikleri bir “devlet” kurdular ve Rusya’nın koruması altına girdiler. Ayrıca Rus parlamentosu Putin’e, sadece Kırım’da değil, bütün Ukrayna’da Rus askerlerini kullanma yetkisini tanıdı.

Ukrayna’nın darbeci hükümetinin feveranlarına rağmen, bu konuda da Batı’dan hiçbir müdahale, Rusya’ya karşı caydırıcı bir hareket gelmedi. Aslında böyle olması şaşırtıcı değildi. Hükümet darbesini gerçekleştiren güçlerden biri olan Almanya, doğalgaz konusunda Rusya’ya bağımlıdır. Doğalgazın kesilmesi Alman ekonomisini yerle bir edecek güce sahiptir; bu nedenle Almanya Rusya’nın karşısına çıkamıyor. Hatta Ukrayna’nın kendisinin bile, Rusya’ya 1.5 milyar dolar doğalgaz borcu vardı ve Rusya’nın doğalgaz fiyatlarında yaptığı oynamalar, Ukrayna için askeri-siyasi tehditlerden daha büyük bir etki yaratıyordu. ABD ise 2008 yılında Gürcistan’da, Rusya’nın hayati-stratejik hedefler sözkonusu olduğunda savaşı göze aldığını gördü; ancak kendisi Rusya ile savaşı göze alacak durumda değildi.

ABD, Suriye savaşında sıkıştığı noktada, Rusya’nın dikkatini dağıtmak, Suriye dışındaki sorunlarla oyalanmasını sağlamak için Ukrayna’dan bir girişimde bulunmuştu. Fakat Rusya, Karadeniz’deki askeri donanmasının konuşlu olduğu Kırım’ı ilhak ederek çok önemli bir mevzi kazandı. Keza, geçmişte SB sanayisinin ana damarı olan Donetsk ve Lugansk kentlerini de Ukrayna’dan kopartıp kendi etki alanına alarak, çok önemli bir kazanım elde etti. (Öyle ki Lenin “Donetsk sıradan bir şehir değildir; Donetsk olmadan sosyalizmin inşası hayalden ibaret kalır” demişti.)

Ve Ukrayna’da Rusya’yı geriletmeye çalışan Batılı emperyalistlere büyük bir meydan okuyuşla cevap veren Rusya, sonrasında Suriye savaşına, çok daha güçlenmiş biçimde geri döndü.

 

IŞİD’in “sahibi” ABD’dir

10 Haziran 2014 günü IŞİD (Irak-Şam İslam Devleti) Irak’ın Musul kentine girdiğinde, Ortadoğu savaşında yeni bir evre başladı.

IŞİD 2003 yılında işgale karşı El Kaideci-Sünni direniş örgütü olarak kuruldu. 2007’de Irak’taki Sünni örgütlerden bazıları ABD ile para karşılığı anlaşarak “savaşmama” durumu oluştururken, radikal İslamcı Sünni örgütler bir çatı altında birleştiler ve “İslam Devleti” adını aldılar. Hedefleri “Irak’ın Sünni kentlerinde şeriat devleti kurmak” olarak tanımlandı.

2011 sonunda ABD Irak’tan çekileceğini duyurmuştu. Bu gerçek bir çekilme değildi; gerek Bağdat’taki büyükelçilik binasında, gerekse Kürdistan bölgesinde onbinlerce ABD askeri kalmaya devam etti. Ancak ABD’nin çekilme kararı, Irak’taki iç dengeleri yerinden oynattı. Şii Başbakan Nuri el Maliki, daha çekilme kararı açıklanır açıklanmaz, Sünni Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık el Haşimi hakkında tutuklama kararı çıkarttı. Haşimi, Kürdistan bölgesine kaçarak canını kurtardı; Şii hükümetin Sünni devlet yöneticileri ve Kürdistan bölgesi üzerindeki baskıları giderek arttı. Irak devletinin dengeleri, Şiiler lehine ve İran yönüne doğru değişmeye başladı; bu tablo Sünni kesimlerde büyük tepki yarattı. IŞİD bu siyasal ortamdan beslenerek büyüdü.

Aynı dönem, Libya’da cihatçı çetelerin hakimiyet ilan ettiği, Mısır’da ve Tunus’ta şeriatçı yönetimlerin başa geldiği, Suriye’de cihatçı çetelerin mevzi-toprak kazandığı bir dönemdi. Bu dönemde, Irak ve Suriye’de Sünni aşiretlerin elinde bulunan bir çok yerleşim bölgesi, cihatçı çeteler tarafından ele geçirildi, bağımsızlıklar ilan edildi. Aslında bunlar, cihatçı çetelerin savaşarak elde ettiği bölgeler değildi; Sünni aşiretler Şii devlet yönetimine karşı kendi iktidar alanlarını oluşturuyor, bunu da silahlı İslamcı çeteler ile işbirliği halinde, hatta onların arkasına gizlenerek gerçekleştiriyorlardı. IŞİD’in 2013’te Rakka’da emirlik ilan etmesi, Ocak 2014’te Irak’ın Felluce ve Ramadi kentlerini ele geçirmesi, bu kentlerdeki Sünni aşiretlerin işbirliği ile gerçekleşen böyle bir durumdu.

Türkiye’de IŞİD’in adını, yine bu tarihlerde sıkça duyar olduk. 2012 yılında Türkiye’nin desteğiyle PYD’nin kontrolündeki Serekaniye bölgesine saldıran El Nusra, IŞİD’in bir kolu olarak kurulmuştu. IŞİD ayrıca Suriye’nin Irak sınırındaki Rakka, Deyr-ez Zor gibi kırsal bölgelerinde ve Halep ile İdlib kırsalında “kurtarılmış bölgeler”de kendi “emirliği”ni inşa ediyordu. Ve bu kazanımlarında Erdoğan hükümetinin doğrudan payı-desteği, silah sevkiyatı vb. vardı. Mayıs 2013’te Hatay-Reyhanlı’da, 52 kişinin hayatını kaybettiği canlı bomba saldırısını IŞİD’in gerçekleştirdiği ortaya çıkmıştı. Ocak 2014’te, MİT tırlarının IŞİD’e silah sevkiyatı yaptığı görülmüştü. Ayrıca Mart 2014’te, IŞİD’çiler Niğde’de yol kontrolü yapan jandarma ile çatışmaya girmişlerdi. Bu türden haberler, artık Türkiye’deki basında sıkça yer alıyordu.

Yani IŞİD birdenbire ortaya çıkmadı; ancak savaşta fena halde sıkışmış olan ABD, IŞİD’in önünü birdenbire açtı. İrili-ufaklı sayısız cihatçı çete ile uğraşmaktan yorulan ABD, bir tanesini güçlendirip, diğerlerinin de onun çatısı altında toplanmasını sağlayacak; böylece savaşa hız kazandıracak bir adım attı: 1 Haziran 2014’te Ürdün’ün başkenti Amman’da düzenlenen toplantıya Türkiye, ABD, İsrail, Suudi Arabistan ve Ürdün’den temsilciler ile KDP, Irak Baas partisinin bir çok seksiyon örgütü, Nakşibendi tarikatı ve Ortadoğu’daki çeşitli radikal İslamcı çetelerin temsilcileri katıldılar. Bu toplantıda IŞİD’in önü açıldı; Irak’ın Sünni kentlerini ele geçirerek birleştirmesi ve Şii yönetimi yıkması kararlaştırıldı. Sünni kesimlerin Irak yönetiminde kaybettikleri güçlerini geri kazanmasının tek yolu olarak bu kalmıştı.

ABD için ise, Irak’taki statüyü tamamen değiştirecek olan bu hamlenin hedefi, Irak’taki Şii yönetimi zayıflatmak ile sınırlı değildi. Irak’ın İran ile kurduğu ilişki ve İran’ın Suriye’ye desteği için köprü olması, ABD açısından Ortadoğu savaşının en büyük handikaplarından birine dönüşmüştü. Irak devleti, Sünni ve radikal İslamcı kesimlerin hakimiyetine girdiğinde, hem Suriye desteklerinden birini kaybedecek, hem de İran güç kaybetmiş olacaktı.

O dönem AKP’li yetkililer çeşitli biçimlerde IŞİD’e övgüler diziyor, onları meşrulaştıracak açıklamalar yapıyordu. Dönemin başbakanı Davutoğlu mesela, girdikleri her yerde insan kıyımı gerçekleştiren ve en vahşi işkenceleri yapan bu teröristler için “öfkeli çocuklar” demişti. Hatta Türkiye ve dünya basınında Avrupalı gençlerin sistemden memnuniyetsizlikleri, inanç arayışları ve bu arayış içinde IŞİD’e yönelmeleri üzerine, meşrulaştırıcı yazılar çıktı.

Oysa ortada ne bir ideoloji-inanç vardı, ne de “çocuklar…” Basitçe, Irak’taki Sünni egemen sınıfların, ABD emperyalizmi destekli iktidar mücadelesiydi sözkonusu olan. Ortadoğu’nun hakimiyetini ele geçirebilsinler diye, petrolü ve ticaret yollarını kontrol altına alabilsinler diye, Ortadoğu halkları korkunç işkencelere maruz bırakılıyordu.

Bu hedefler doğrultusunda, 1 Haziran’da yapılan toplantının ardından, 10 Haziran günü IŞİD Musul kentini işgal etti. İşgalin Musul’daki Sünni aşiretlerin ve Musul devlet görevlilerinin işbirliği ile gerçekleştiği çok açıktı. IŞİD, görünüşte işgal, gerçekte kabuk değiştirme olan Musul “fethi”nin verdiği güçle, 11 Haziran’da Tikrit’e, 15 Haziran’da Telafer’e saldırdı ve ele geçirdi. Bu ilerleyiş sırasında Irak’ın en büyük petrol rafinerisi, Musul’daki Merkez Bankası rezervleri ve ordu cephanelikleri de IŞİD’in eline geçti. Ardından Şii yönetimi yoketmek amacıyla Bağdat kapılarına dayandı.

IŞİD Bağdat’a ilerlerken, ABD ile yapılan anlaşma üzerinden Barzani de zengin petrol yataklarıyla birlikte Kerkük’ü ilhak etti.

IŞİD’in öncelikli hedefi Bağdat olduğu için, ilk anda Kürtlerin bu hamlesine bir tepki vermedi. Ancak Bağdat’a ilerlerken Şii direnişi ile önü kesilince, geri dönerek Erbil’e yürüdü. Bağdat’ta başarılı olsaydı muhtemelen Kürtlerle hemen bir kavgaya girmeyecekti; ancak Bağdat başarısızlığı, Kerkük petrollerini kaybetmesi ile birleşince, ABD ile yapılmış olan pazarlığı bir kenara bıraktı ve Ağustos’un ilk günlerinde Erbil’e saldırdı. Sonuç, Barzani cephesi açısından tam bir fiyaskoydu. Tek bir kurşun atmadan Kerkük’ü almışlardı; IŞİD karşısında tek kurşun atmadan bozguna uğradılar. Ağır bir yenilgiyi önleyen tek unsur, PKK-HPG güçlerinin “Mahmur direnişi” ile birden parlaması oldu. Aynı günlerde, IŞİD’in Şengal’deki Ezidilere dönük büyük katliamını durduran da Suriye’den gelen YPG güçleriydi.

 

Rojava Devrimi ile

savaşın seyri değişiyor

Ağustos ayında Şengal’de YPG ile IŞİD arasında yaşanan çatışma, IŞİD’e karşı geliştirilen diğer direnişlerden farklı olarak dünya kamuoyunun özel olarak ilgisini çekti. Bunda iki önemli etken vardı: Birincisi, YPG’li bir grup, büyük bir katliamla karşı karşıya kalan Ezidi halkına kalkan olmuş, dağlara kaçan 200 bin Ezidi’yi IŞİD kıyımından korumuştu. İkincisi, IŞİD gibi Ortaçağ karanlığından fırlamış gerici-yobaz bir güruhu durduranlar, içinde kadın savaşçıların da olduğu, laik, ilerici-devrimci bir kimliğe sahipti.

ABD’den aldığı destekle dizginsizce ilerleme planları yapan IŞİD, döndüğü her yerde önü kesilince, kendisine bir yol açmak için en zayıf gördüğü noktadan Kürt bölgesine saldırdı. Eylül ayındaki Kobane direnişi böyle başladı.

Şengal’de Kürt gerillaların oluşturduğu sempati, Kobane saldırısının başlamasıyla dünya halklarından büyük bir desteğe dönüştü. Bu küçük kasabada yaşayan bir avuç insan, IŞİD vahşetine karşı yiğitçe direndi. Özellikle kadın gerillaların direnişi, tüm dünya halklarında, YPG’ye olan desteği hızla büyüttü.

Suriye-Ortadoğu savaşındaki dönüm noktası da bu çarpışma oldu. Eylül 2014’e kadar olan süre, şu ya da bu isimdeki ABD destekli cihatçı çetelerin (El Kaide, Nusra, ÖSO, IŞİD vb) günbegün ilerleyişine tanıklık etmişti. Kobane direnişi ile birlikte hava değişti. Cihatçı çetelerin yenilmezlik miti çöktü; yarattıkları vahşete dönük dünya halklarının öfkesi tırmandı; egemenlerin cihatçı çeteleri savunma ve meşrulaştırma söylemleri bitti; bu çetelere karşı direnenlerin yanında yer almak isteyenlerin gücü arttı.

Kobane saldırısı başladığında, egemen sınıflar IŞİD’in rahatça ilerleyeceğini, bu küçük kentin fazla şansı olmadığını düşündü. Erdoğan’ın “Kobane düştü-düşecek” sözleri, bu yaklaşımın somut ifadesiydi. Ancak YPG’nin haftalar süren direnişi ve dünya halklarının güçlü desteği ile birlikte, gerek Barzani yönetimi, gerekse ABD emperyalizmi üzerindeki baskı arttı; destek vermek zorunda kaldılar.

Kobane direnişine verilen ABD desteği ile Kürt halkı “devlet” kurma umudunu; ABD ise Ortadoğu’daki yeni “müttefik”ini bulmuştu. Küçük-burjuva ulusalcı bakış açısıyla malul Kürt hareketi, kendi gücüne güvenerek hedeflerine ulaşamayacağı düşüncesiyle ABD emperyalizmine yaslanmayı seçti. (Öyle ki, Türkiye üzerinden Kobane’ye gitmek için yola çıkan peşmergeler, Kürt kentlerinde “Biji Serok Obama” sloganlarıyla karşılandı.) ABD, 2001’den bu yana Ortadoğu’da sürdürdüğü savaşla, dünya halklarının öfkesini çekmenin sıkıntısını yaşarken; ilk defa, hem gerçekten tüm dünyada kitlelerin ve devrimci güçlerin desteğini alan, hem de savaşma motivasyonu çok yüksek olan bir gücü yanına almayı başarmış oldu.

Başta Türkiyeli devrimci örgütler olmak üzere tüm dünyadan gelen savaşçıların desteğini alan YPG, ABD’nin de yardımıyla önce Kobane’de zafere ulaştı; ardından Haziran 2015’te Tel Abyad’ı IŞİD’den temizleyerek Cezire ve Kobane kantonlarını birleştirdi. Başlangıçta Rojava’nın sınırlarını çizmek, kantonları birleştirmek gibi hedeflerle hareket eden YPG, sonrasında ABD’nin çıkarları doğrultusunda Rakka ve Deyr-ez Zor gibi kentleri de IŞİD’den temizledi ve Rojava sınırlarına kattı.

Genel olarak bakarsak, Suriye’de Mart 2011’den Ekim 2014’de kadar geçen süre içinde hem Suriye’de hem de Irak’ta radikal İslamcı çetelerin günbegün ilerlediğini, Irak ve Suriye hükümetlerinin daha çok savunma konumunda kaldığını ve toprak kaybettiğini görürüz. Kobane direnişi, öncelikle radikal İslamcı çetelerin ilerleyişini durdurdu.

Cihatçı çeteler sonrasında tek bir karış toprak elde edemedikleri gibi, sürekli geri çekilme pozisyonunda oldular. Yanısıra psikolojik bir çöküş yaşadılar. Savaşın başlarında cihatçı çeteler emperyalistlerden ve Türkiye gibi işbirlikçilerden açık-gizli, her biçimde destek alıyor, savunuluyor, korunuyordu; ama artık “lanetli” hale gelmişti ve yokedilmesi bir “insanlık görevi” olarak algılanıyordu. Öyle ki, dünyanın dört bir yanından YPG saflarında savaşmak üzere gruplar bölgeye akmaya başladılar. 2015 yılı ile birlikte, artık cihatçı çetelerin gerilediği, Irak ve Suriye devletlerinin, yanısıra ABD destekli Rojava’nın sürekli toprak kazandığını görüyoruz.

Sürecek

 

Dipnotlar

* General Hafter 2019 ve 2020 yıllarında Trablus kuşatmasında oldukça büyük bir ilerleme sağladı aslında. Ancak Erdoğan yönetimi, Trablus’taki İhvancı ve El Kaideci yönetimi korumak için doğrudan savaşa girdi. Hafter ordusuyla Trablus’u kuşattığında ise, Erdoğan Kasım 2019’da Sarrac Hükümeti ile deniz yetki alanlarını sınırlayan anlaşma ve askeri işbirliği anlaşması imzaladı. Bu anlaşmalar ile bir taraftan Doğu Akdeniz’deki enerji kavgasında Libya ile birlikte yeni bir cephe açmış oldu. Diğer taraftan, Türkiye Trablus’u korumak için savaşmaya başladı. TSK’nın savaştığı, Türkiye’ye ait İHA’ların, SİHA’ların kullanıldığı, BM ambargosuna rağmen Trablus’a kesintisiz silah sevkiyatının gerçekleştirildiği, MİT’in yönettiği; Erdoğan’ın doğrudan kendi savaşı olarak ele aldığı bir savaş yaşandı. Öyle ki, Türkiye’nin Libya’ya silah sevkiyatı, BM raporu ile de resmileştirildi. Ayrıca Suriye’de İdlib’e sıkışmış olan cihatçıların binlercesi Trablus’a getirildi, TSK ile birlikte savaştırıldı. Bu müdahale savaşın seyrini değiştirdi: Trablus kuşatması bitti, başkentin güneybatısındaki stratejik Vatiyye Üssü ele geçirildi, ardından zengin petrol yataklarını ele geçirmek için çatışmalar başlatıldı.

Erdoğan’ın bu tutumu, Rusya ile Türkiye arasında sert bir krize neden oldu. Gerek Rusya’nın savaşa yüklenmesi, gerekse başka pazarlıkların da devreye girmesiyle, ABD de krize dahil oldu. 23 Ekim 2020’de ateşkes ilan edildi. Libya’nın ağırlıklı bölümü Hafter’in kontrolü altında, Sarrac Hükümeti’nin de küçülen bir Trablus’a sıkışmış olduğu bir tablo çıktı ortaya. BM kapsamında yapılan yol haritasına göre Libya’nın parçalanmış haline son vermek için Şubat 2021’de seçimler yapıldı ve Abdul Hamid Dibeybe’nin başbakan olduğu bir hükümet kuruldu. Bu hükümetin asıl görevi Aralık 2021’de yapılacak seçimlere ve kalıcı anayasanın yazılmasına hazırlık olarak belirlendi.- yn.

 

** Hamas Sünni bir örgüt olmasına rağmen, İran’la birlikte ABD karşıtı cephede yer aldı ve uzun bir dönem Hamas’ın siyasi önderleri Suriye’de ikamet etti. Ancak Suriye savaşı başlamadan hemen önce, Hamas üzerinde kurulan baskıyla, önderleri Suriye’yi terk etmeye mecbur bırakıldı. Bu nedenle Filistin direnişi de zayıfladı.– yn.

Bunlara da bakabilirsiniz

İran’da kitleler sokakta

İran’da 22 yaşındaki genç bir kadının polis tarafından öldürülmesi, ülkede son yılların en büyük kitle …

12 Eylül ve Nevin Berktaş belgeseli…

12 Eylül’ün yıldönümünde, Nevin Berktaş ile röportaj yapıldı ve bir belgesel hazırlandı. Oda TV’nin hazırladığı, …

12 Eylül ve sonrası değerlendirme söyleşileri…

12 Eylül Askeri Faşist Darbesi sonrasında, adaletsiz geçen 42 yılın ardından, Devrimci 78’liler Federasyonu’nun katılım …