21. yüzyıl ayaklanmalarla başladı

TİKB(B) 6. Konferans Belgeleri’nde bulunan ve “Devrim Günceldir” adlı kitapta yeralan bir bölümü, güncel ve tarihsel öneminden dolayı yayınlıyoruz.

* * *

Tunus’ta 18 Aralık 2010 tarihinde Muhammed Buazizi kendi bedenini ateşe verdiğinde, Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkelerini de tutuşturmuştu.

Seyyar satıcı olan Buazizi’nin yaptığı eylemin sebebi, ge­çim kaynağı olan tezgahına el konulmasıydı. Ama kitlelerin yoksulluk, yolsuzluk ve işsizlik karşısında duyduğu büyük öfkenin ve acının sembolüne dönüştü. Milyonlarca Tunus­lu sokaklara döküldü, protesto gösterileri başladı. Devletin ilk cevabı elbette eylemcilere yoğun şiddet uygulamak oldu. Ancak direnişin gücü, 23 yıldır ülkeyi diktatörlükle yö­netmekte olan Zeynel Abidin Bin Ali’yi bir ay içinde devirdi. Diktatör, uçağına binerek ülkeden kaçmak zorunda kaldı.

Eylemler hızla diğer Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkelerine yayıldı. Mısır, Moritanya, Cezayir, Fas, Umman, Ürdün, Lib­ya, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve hatta diktatör Bin Ali’ye sığınma izni veren tek ülke olan Suudi Arabistan… 2011’in Ocak ayında, onlarca ülkede kitleler sokaklarda gösteriler yapıyorlardı.

Tunus’taki eylem gerçekten kitlelerin kendiliğinden pat­lamasının yarattığı bir halk ayaklanmasıydı. Benzer biçimde Mısır’da da kitlelerin öfkesi, büyük Tahrir Meydanı direnişi­ni yaratmıştı. Diğer Kuzey Afrika-Ortadoğu ülkelerinde ise, emperyalistler kitle hareketi başladığı anda müda­hil oldular, ya da hareketi doğrudan kendileri başlat­tılar. Bunun da Afrika-Ortadoğu halkları için çok ağır bedelleri oldu; Arap Baharı, “Ortadoğu’nun Kışı”na dönüştü.

Bu durumu, tek tek ülkelerin 2011 ayaklanmaları sonra­sında yaşadıklarına bakarak da görmek mümkün.

 

Arap “baharı”ndan Ortadoğu’nun kışına

Tunus’taki protestoları diğerlerinden ayıran çok önem­li farklılıklar vardı. En başta egemen sınıflar ve emper­yalistler Tunus’taki eylemlere hazırlıksız yakalan­mışlardı. Aniden ve hızla büyüyen eylemler karşısında, işbirlikçileri Bin Ali’den vazgeçmek zorunda kaldılar. İkincisi geçmişte Sovyetler Birliği’nin etkisiyle ve laik Fransa’nın sömürgesi olduğu sürecin şekillendirmesiyle, Tunus tarihsel olarak laik bir ülkeydi. Dahası ka­pitalizm ve sanayi belli düzeyde ge­lişmişti. Bu durum, genel olarak aşiret düzeninde ve petrol gelirleriyle yaşayan Arap-Müslüman ülkelerden farklı ola­rak işçi sınıfının ve sınıf mücadelesinin belli düzeyde gelişmesini getirmişti. Bu­nun etkisi, eylemler başladığı anda ken­disini gösterdi. Sendikalar ve reformist partiler, Tunus’taki eylemlere önemli düzeyde yön verdiler. Öyle ki, protesto gösterilerine işçiler “bireysel” olarak de­ğil, sendikalarıyla birlikte “örgütlü” ola­rak katıldılar. Ayrıca eylemler sırasında taban örgütlenmeleri oluşturuldu; dire­niş hapishaneleri, karakolları ve devlet kurumlarını doğrudan hedef aldı.

Tunus’ta diktatörün ülkeden kaçma­sının ardından, Ekim 2011’de seçimler yapıldı. Ayaklanmada yer almayan İslamcı Nahda Partisi, sosyal demokratların desteğiyle seçimleri kazandı. Ayaklanma ile kazandığını seçimler­de kaybeden Tunus halkı, sonraki üç yıl boyunca çeşitli biçimlerde direnişini sürdürdü. Suikastle öldürülen mu­halif liderlerin cenazeleri kitlesel gösterilere sahne oldu. Kit­lelerin devam eden direnişi, Nahda yönetiminin ağır saldırısı ile karşılandı. Tıpkı diğer ayaklanma yaşanan ülkelerde ol­duğu gibi, İslamcı Nahda Partisi de (Müslüman Kardeşler’in uzantısı) ülkeye şeriat getirme girişiminde bulundu; eğitim sistemini dini eğitime çevirmeye çalıştı; Onların bütün bu ça­baları kitlelerin daha büyük tepki göstermesine neden oldu. Eylemlerin ardı arkası kesilmedi, 2014 seçimlerini, daha laik bir yapıya sahip olan Nida Tunus Partisi kazandı. Ancak Tunus’ta hiçbir hükümet uzun süreli olamadı, dahası geri­ci-İslamcı partiler mecliste güç kazandı. Ve tabi ki, ayaklan­manın başlangıç noktası olan işsizlik ve ekonomik sorunlar çözülmedi. (*)

Mısır’da 25 Ocak’ta başlayan protestolar, “meydan işgalleri” konusunda önemli bir örnek yarattı. Tahrir Meydanı, 1 milyondan fazla eylemcinin toplandığı bir direniş odağı oldu. Devletin saldırısı da çok şiddetli ve pervasızdı. Mesela eylemin en fazla yükseldiği dönemde, develerin üzerinde kitlenin arasına dalan kılıçlı-palalı sivil-kontra güçler, çok sayıda eylemciyi öldürdüler. Keza kolluk güçlerinin kadınlara dönük cinsel saldırıları had safhaya çık­tı. Ancak Mısır’da, işçi sınıfının da grevleriyle katıldığı çok etkili bir direniş sözkonusuydu. Saldırıların vahşeti, direnişi bitirmeye yetmedi.

ABD, yokedemediği direnişin içini boşaltmak için uğraştı. Sorosçu gençlik yapılanmaları da eylemleri reformize etmek, düzene karşı tehdit oluşturmayacak noktalara çekmek için direnişin içinde yer aldılar. Bun­lardan 6 Nisan Hareketi’nin, 2007’de Mısır’daki büyük işçi grevi sırasında kurulduğu ve o tarihten itibaren ABD’den düzenli finansal yardım aldığı, önderlerinin ABD tarafından eğitildiği biliniyordu.

Keza direnişin “internet üzerinden ör­gütlendiği” gibi, yaşamın doğasına aykırı tezler ileri sürüldü. Bütün bunlar, dire­nişin önemini azaltmaya çalışan Ameri­kan yöntemleriydi.

ABD emperyalizmi Tunus’ta Bin Ali’yi koruyamamıştı; Mısır’da Mübarek’i korumak için sonuna kadar çabaladı; ancak başaramadı. Mübarek, eylemler başladıktan 15 gün sonra istifa etti ve tutuklandı. Kasım 2011’de yapılan seçimleri, Müslüman Kardeşler kazandı ve Muhammed Mur­si cumhurbaşkanı oldu. Erdoğan’ın “kader ortağı” olarak gördüğü Mur­si ve M. Kardeşler, ülkeyi çok hızlı biçimde şeriat yönetimine geçirmeye çalıştılar. AKP’nin 10-15 yılda adım adım yaptıklarını bir yıla sığdırmaya kalktılar. Mısır halkı zaten İslamcı yöne­time büyük tepki duyuyor, “devrimimizi çaldılar” diye suçluyordu. Bir de şeriatçı yasa ve uygulamalarla karşılaşmak, kit­lelerin yeniden sokaklara dökülmesine neden oldu. Ancak Mısır halkının “dev­rimi” bir kere daha “çalındı”; Temmuz 2013’te askeri darbe ile Mursi görevden alındı. Ardından Mübarek, “eylemler sı­rasında kitlenin ölümüne sebep olmak”tan yargılanmasına rağmen, bir kaç yıl için­de beraat etti.

Libya halkı, Arap ayaklanma­ları içinde en kötü “kaderi” yaşa­yan oldu. Kaddafi’nin Rusya ve Çin ile kurduğu ilişkilerden rahatsız olan ABD, Libya’da aslında çok etkisiz olan kitle eylemlerini bahane etti; 15 Şubat 2011’de aşiretler üzerinden Kaddafi’ye karşı savaş başlattı. Şe­riatçı çeteler hızla devreye sokuldu, isyancılar Bingazi’yi ele geçirdi. Ardın­dan BM-GK (Birleşmiş Milletler-Güven­lik Konseyi) Mart ayında Libya’ya em­peryalist müdahale kararı aldı. İki gün sonra Fransız uçakları Libya’yı bomba­lamaya başlamıştı. ABD uşağı Hüsnü Mübarek ve Zeynel Abidin Bin Ali gibi istifa ederek kendisini korumayı redde­den Kaddafi, ABD-Fransa-NATO işga­line karşı direniş kararı aldı. Ve Rusya ile Çin’in, Libya’yı dönemsel pazarlıkla­rına kurban etmesi sonucunda, Kaddafi 20 Ekim 2011’de İslamcı çeteler tarafın­dan ele geçirildi; linç edilerek vahşice öldürüldü. Aynı süreçte, Libya’da çete­lere destek vererek savaşın büyümesini sağlayan ABD’nin Libya elçisi de linç edilerek öldürülmüştü.

Kaddafi diktatörlüğü döneminde, her şeye rağmen Sovyetler Birliği’nin et­kisiyle önemli sosyal haklara sahip olan Libya halkı, savaş başladıktan sonra şe­riatçı çetelerin vahşi karanlığının içine düştü. Aşiretlerin ve El Kaide gibi şeriatçı örgütlerin herbiri, kendi böl­gesinde “iktidar” oldu. Libya’da iki ayrı hükümetin yanısıra, güney böl­gelerdeki petrol alanlarında kendi hegemonyasını ilan etmiş aşiretler-İslamcı çete yönetimleri, ayrıca IŞİD ve El Kaide’nin kendi hakimiyet alanları oluştu.

Nisan 2019’da Tobruk Hükümeti’nin askeri temsilcisi General Hafter, şe­riatçı Trablus Hükümeti’ne karşı bir harekat başlattı. Körfez sermayesinin ve Rusya’nın açık, Batılı emperyalist­lerin örtük desteğini alan Hafter, gü­neydeki petrol yataklarının ve Trablus Hükümeti’nin üzerinde hakimiyet kur­mak, Libya’yı yeniden birleştirerek ege­men olmak istiyor. Ancak Türkiye’nin Trablus Hükümeti’ne açık desteği, Batılı emperyalistlerin ise ikili oynayan tu­tumları nedeniyle işi çok kolay değil.

Yemen halkı, Şubat 2011’in ilk gün­lerinde ayaklandığında, hedefleri ABD yanlısı diktatör Ali Abdullah Salih’i de­virmekti. Yemen’deki ayaklanmanın Tunus ve Mısır’dan farkı, kitle hare­keti olarak değil; savaş gücü yüksek aşiretlerin iktidardan pay isteme, ülkenin kuzeyi ile güneyi arasındaki eşitsizlikleri giderme amaçlı olarak başlatılmasıydı. Hareketin gücü artın­ca, diktatör Salih çekilmek zorunda kal­dı. Yardımcısı Abdurabbu Mansur Hadi, 2012’de cumhurbaşkanı seçildi. Salih’in devamı politikalar izleyen Suudi destek­li Hadi’ye karşı, İran destekli Husiler silahlı çatışmalara başladı. Eylül 2014’te Husiler başkent Sana’ya girdiler. Bir mutabakat hükümeti kurma çalışmaları devam ederken, ABD destekli Mansur Hadi Aden’e kaçarak burada kendi hü­kümetini kurdu. İç savaş bütün şid­detiyle başlayınca, Suudi Arabistan da sürece dahil oldu, 2015 yılında Yemen’i işgal etmeye, bombalamaya başladı. 2012’den itibaren bölgeye top­lanan el Kaideci radikal İslamcı çeteler de bu savaşta kendi hegemonya bölgele­rini oluşturdular.

Yemen halkı halen bir taraftan Suudi Arabistan saldırılarına, diğer taraftan İs­lamcı çetelere karşı direnişini sürdürü­yor. Hatta zaman zaman S. Arabistan topraklarına giriyor, Suudi askeri üsle­rine saldırıyor.

Bahreyn’de Sünni yönetime kar­şı başkaldıran Şii halkın talepleri, Bahreyn’de önemli çıkarları olan Suudi Arabistan yönetiminin doğru­dan müdahalesi ile ezildi. ABD’nin 5. Filo’sunun merkezi Bahreyn’de bulunu­yor. Bu durumda ABD, Bahreyn’i kay­betmemek için, Suudi Arabistan eliyle en sert yöntemleri uyguluyor.

Diğer ülkelerdeki isyanlar ise daha kısa süreli oldu. Bazıları devletlerin ağır şiddeti ile yerle bir edildi.

 

Arap ayaklanmalarında

ABD parmağı var mı?

Arap coğrafyasında çıkan ayaklan­maların tümünde, kitlelerin sokaklara dökülmesinin asıl nedeni, 2008’de patlak veren ekonomik krizin süren etkileri, işsizlik, yoksulluk, artan gıda fiyatları, zengin-yoksul uçuru­munun artması, bunların sonucunda giderek kötüleşen yaşam koşullarıy­dı. Zaten 2009 yılından itibaren bu ülkelerde yer yer açlık isyanları gö­rülüyordu. Ekonomik taleplerle başla­yan hareketler, hızla politik bir niteliğe büründü. Çünkü bu ülkelerin hepsin­de, onyıllardır aynı diktatörün perva­sız baskısı vardı ve buna karşı tepki de sözkonusuydu.

Ayaklanmaların niteliğindeki fark­lılıkları ve emperyalistlerin müdahale biçimlerini üç temel gruba ayırabiliriz.

Birincisi, Tunus ve Mısır’da doğ­rudan kitlelerin kendiliğinden pat­laması ile ayaklanmalar başlamıştır. Kitle katılımı çok güçlü, eylemler dik­tatörü devirecek kadar etkilidir. Dev­rimci önderlikten yoksun olduğu için, hareketler sonrasında farklı yollara ev­rilmiştir. İki ülkede de İslamcı partiler, boşluklardan faydalanarak yönetimlere gelmiştir. Tunus, eylemler sürerken em­peryalistlerin ideolojik-mali müdahale­sinin etkili olmadığı tek ayaklanmadır. Mısır’da ise daha ayaklanma sürerken ABD’nin eli eylemin içine uzanmış, yö­nünü değiştirmeyi hedeflemiştir.

İkincisi Yemen ve Bahreyn’de ortaya çıkan, ekonomik-siyasi ta­leplerin etnik-mezhepsel taleple­rin gölgesinde kaldığı eylemlerdir. Kitleler ekonomik sorunları yakıcı olarak yaşarken, ülke içinde klik çatış­malarının parçası haline gelmişlerdir. Stratejik önemleri nedeniyle ABD’nin özel hedefinde olan bu ülkeler, Suudi Arabistan’ın doğrudan askeri müdaha­lesine maruz kalmıştır.

Üçüncü grup, Libya ve Suriye’de yaşananlardır. Bu ülkelerde ABD, doğrudan kendi işbirlikçisi bir hare­keti, “kitle direnişi” gibi göstererek saldırıyı başlatmıştır. Libya’da başta ortaya çıkan ekonomik talepli kitle dire­nişi, aşiret savaşlarının şiddetinde kay­bolmuştur. Her iki ülkede de aşiretler ve İslamcı çeteler doğrudan ABD ta­rafından eğitilmiş, silahlandırılmış ve savaşa sürülmüştür. Başka türlü güçlü orduların karşısında savaşı sürdü­rebilmeleri mümkün de değildir.

Cezayir, Ürdün, Moritanya gibi ül­kelerde ise, başlayan ayaklanmalar daha cılızdır ve hızla bastırılmıştır.

Arap ayaklanmalarının kendi içinde farklılıkları çoktur. Ortak yanı ise önderlik boşluğudur. Elbette ki bazılarında geçmiş mücadele dene­yimlerinin oluşturduğu bir birikim ve bilinç, eylem biçimlerinde ve taleplerin şekillenmesinde etkili olmuştur. Mese­la Tunus’ta kurulan mahalle savunma komiteleri böyledir. Keza Tunus ve Mısır’da eylemlerin grevlerle destek­lenmesi, Tunus’ta işçilerin eylemlere sınıf olarak sendikalarıyla katılmaları çok önemlidir. Ancak devrimci önder­lik boşluğu ayaklanmaların kaderini belirlemiştir. Tunus’ta İslamcı partinin “solcu”ların desteği ile seçimleri kazan­ması ya da Mısır’da ordunun müdahil olmasının sevinçle karşılanması, bu ek­sikliğin çarpıcı göstergesidir.

Ancak yaşanan halk ayaklanmaları her koşulda eğiticidir; sınıf mücade­lesinin kolektif birikimidir. Bu ayak­lanmalar sadece kendi ülkelerinin mücadele geleneğine değil, dünya işçi ve emekçilerine önemli dersler bırakmışlardır. Tahrir Meydanı’nda günler boyunca oturan kitlenin oradaki yaşamı örgütlemesi; Tunus’ta yağmacı­lara karşı mücadele, böyle örneklerdir. Sonrasında ABD’de “Wall Street’i işgal et” eylemlerinden, Türkiye’deki Hazi­ran Ayaklanması’na kadar dünyanın dört bir yanına örnek olmuşlardır.

Bölgede diktatörlerin devrilmesine yol açan ayaklanmaların yaşanması, kimi reformist çevreler tarafından baş­langıçta “devrim” olarak adlandırıl­mıştı. Oysa bu ülkelerde “diktatör­lükler” değil, sadece “diktatörler” yıkıldı. Sistem bütün kurumlarıyla yerinde durmaya devam etti. Elbette

diktatörleri yıkacak düzeyde bir kitle hareketi, düzeniçi reform mücadelesi­nin önemli bir parçasıdır. Sisteme karşı kazanılan her zafer, kitlelerin moralini yükseltir; kendi gücüne güvenmesini sağlar. Sonuç olarak devrimci önderlik boşluğu önemli bir eksiklik yaratmak­la birlikte, ayaklanmaların herbiri sınıf mücadelesine son derece önemli dene­yimler kazandırmıştır.

ABD’nin Bush dönemindeki Dışişle­ri Bakanı Condoleezza Rice, 2000’lerin başlarında “Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya 21 ülkenin yönetimi değişecek” cümlesi­ni kurmuştu. Bu cümle aynı zamanda Bush’un “Büyük Ortadoğu Projesi”nin özeti gibiydi. Ve buna uygun olarak, 2008 yılından 2011’e kadar sadece Mısır, Yemen ve Bahreyn’den 5 bin­den fazla kişi ABD’nin düzenlediği kurslara katıldı. Bu kurslarda tekno­loji kullanımından kitle eylemlerinde yönlendirici olmaya, askeri eğitimden ideolojik eğitime kadar çok yönlü bi­çimde donatıldılar. Böylece ABD uşağı olmaları sağlandı. Zaten böyle olma­saydı, dağınık aşiretlerin köylü yı­ğınların Libya’nın düzenli ordusu ile savaşacak güce erişmeleri müm­kün olmazdı. Keza Suriye’de ya da Libya’da muhaliflerin silah ve teçhi­zatının hiç bitmemesi de çarpıcıdır. Sadece askeri boyutuyla değil, siyasal olarak da önemli müdahaleler sözko­nusudur. Ayrıca bu ülkeler ve kentler, ellerindeki çantalarda dolar desteleri ve “ülkeyi yeniden inşa projeleri”yle dola­şan Amerikalı, İngiliz, Fransız ajanlarla dolmuştur.

Tüm bu gerçekler, Arap ayaklan­malarının “Amerikan oyunu” olduğu, Arap ülkelerine “tuzak kurulduğu” yö­nündeki değerlendirmelere dayanak yapılmaktadır. Başta ABD olmak üzere emperyalistlerin kitle hareketlerini yönlendirmeye çalışması, başkadır; her şeyin onların istediği şekilde ce­reyan ettiğini ileri sürmek bambaş­ka… Bu bakışaçısı, eylemlerin gerçek yüzünü perdeleyen, kitlelerin yaşadığı ve patlama unsuruna dönüşen sorun­ları anlamayan; üstelik kitlelerin eylem gücüne güvenmeyen, komplocu bakış açısıdır.

Emperyalistlerin iradi biçimde ülkelerin-halkların kaderini değiş­tiremeyeceği gerçeği, son on yıldaki savaş içinde bir kere daha kanıtlan­mıştır. Tarihin öznesi işçi ve emekçi kitlelerdir. Emperyalistlerin yaptıkları müdahaleler, ancak işçi ve emekçilerin ekonomik-siyasi yaşam koşulları, bilinç ve örgütlülük düzeyleri kadar etkili olabilmektedir.

 

Sudan’da ayaklanma diktatörü devirdi

Sudan, Arap ayaklanmalarının baş­ladığı 2011 yılında büyük kitle eylemle­rine sahne olmuştu. Ancak o dönemde ülke yönetiminde değişiklik yapabile­cek güce ulaşmamış, kitle hareketi de giderek sönümlenmişti. 8 yılın ardın­dan yükselen yeni bir eylem dalgası, Sudan’da diktatörün devrilmesine kadar uzanan çok önemli değişik­likler başlattı.

Protestolar Aralık 2018’de başladı. Bir tarafta ekonomik kriz nedeniyle ekmek fiyatlarının bir anda üç katına fırlaması, temel gıda ve ihtiyaç madde­lerine fahiş zamlar yapılması ve IMF re­çetelerinin yarattığı yoksullaşma vardı. Diğer tarafta ise Sudan diktatörü Ömer el Beşir, kendisinin 5. kez “seçilmesi”ne olanak sağlayan bir yasayı meclisten ge­çirmişti. 30 yıllık diktatörlüğünü ömür boyu iktidarda kalma çabasına dö­nüştürmesi, ekonomik kriz ve ekmek zamlarıyla birleşince, kitlelerin öfkesi patladı.

Aylar süren ve bütün ülkeyi saran protesto eylemleri ve ayaklanmalara rağmen Diktatör Ömer el Beşir isti­fa etmeyi reddetti. Bu koşullarda halk ayaklanmasının dozu giderek yükseldi ve doğrudan sisteme yöneldi. İlk ta­lep, ekmek zamlarının geri alınması iken, siyasal talepler hızla yükseldi; özgürlük, adalet, kadın hakları, dik­tatörün istifası… Ve “devrim” talep­li sloganlar, eylemlerin merkezine oturdu.

Eylemlere defalarca resmi polis ya da gayri resmi kontra güçleri tarafından ateş açıldı, onlarca insan öldü. Şubat 2019’da sıkıyönetim ilan edilince, sal­dırılar daha da sertleşti. Ancak eylemin örgütlülüğü de süreç içinde farklılaştı. Çok sayıda kitle örgütü biraraya geldi ve ortak bir “komuta merkezi” oluş­turdular. Eylemlerde özellikle kadınlar öne çıktılar; böylesine baskıcı ve gerici bir yönetim altında hakları gaspedilen kadınlar, ayaklanmanın da öncü gücü­ne dönüştüler. 6 Nisan 2019’da kitle, hem Beşir’in başkanlık sarayını ve hü­kümet binalarını hem de önemli devlet kurumlarını kuşatan bir oturma eylemi başlattı. Eylemin 5. gününde, artık sa­dece diktatörün değil sistemin de teh­likeye girdiğini farkeden egemenler, orduyu harekete geçirdi ve Beşir görev­den alındı.

Ordu darbe yaptıktan sonra, ayak­lanmayı bastırmak, devrim talebini ge­riletmek, sistemin bozulan kurumlarını yeniden ve daha baskıcı bir yöntemle inşa etmek için büyük çaba harcadı. An­cak halkın direnişini bitiremedi ve bazı tavizler vermek zorunda kaldı. Stratejik öneme sahip topraklara kurulmuş, sü­rekli darbeler ve diktatörlüklerle yöne­tilen petrol zengini bu ülke, ekonomik ve siyasi açıdan bütün dezavantajla­rına, özellikle Beşir’in kurduğu şeri­at rejiminin yarattığı büyük baskıya rağmen, hem 30 yıllık diktatörlüğü boyunca büyük direnişler gerçekleş­tirmiş, hem de sonunda bu diktatör­lüğü yıkmayı başarmıştı. (**)

Bu yanıyla Sudan, Arap ayaklan­maları içinde özel bir yer oluşturuyor. 2010’da başlayan ayaklanma dalgasının görece küçük bir boyutunu yaşarken; 8 yılın ardından, daha güçlü yükselişine sahne oldu. Üstelik önceki ayaklanma­nın derslerinden yararlandığını, ayak­lanmaya önderlik edecek merkezi bir kurum oluşturduğunu görmek müm­kün. Sudan, yenilmiş bir ayaklanma­dan, “devrim” talepli yeni bir dalga yükseltmeyi, diktatörü devirmeyi ve askeri darbeyi gerileterek önemli haklar kazanmayı başardı.

 

“Biz yüzde 99’uz”

Arap Ayaklanmaları ile başlayan dalga, Batılı emperyalist ülkeleri de hız­la sardı, sarstı. ABD’de “biz yüzde 99’uz” eylemleri, hiç beklenmedik biçimde em­peryalizmin kalbinde sistem protestosu yarattı ve bu slogan, tüm dünyada ezi­lenlerin sloganına dönüştü.

“Wall Street” isminin tarihsel bir anlamı var. Amerika kıtasını işgal eden sömürücü “beyazlar”, kendilerini Kı­zılderililerin ve yoksulların öfkesinden korumak için New York’ta bu bölgeye bir duvar inşa etmişler; bölgenin ismi “Wall Street” (Duvar Caddesi) olmuş. Sonrasında Wall Street, finans kapitalin merkezi ve sistemin sembolü haline gel­di. 17 Eylül 2011 günü, kapitalist sömü­rünün bu sembolü karşısında, Zucotti Park’ta eylemler başladı, çadırlar kurul­du. Birkaç yüz kişiyle başlayan eylem, giderek kitleselleşti, hatta tüm dünyayı etkisi altına aldı. Eylemciler, gelir dağı­lımından en büyük payı alan en zengin yüzde 1’i, yoksulluğun, açlığın sorumlu­su olarak hedefe çaktılar.

“Wall Street’i işgal et” eylemi­nin çıkış noktası 2007’den itibaren ABD’deki işçi ve emekçileri etkisi altına alan ekonomik kriz olmuştu. Milyonlarca kişinin işten atıldığı, iflasla­rın, yoksulluğun had safhaya yükseldiği; aynı zamanda büyük tekellerin yöneti­cilerinin milyon dolarlık primler-ikra­miyeler almaya devam ettiği, şirketlerin kar patlamaları yaptığı bir ekonomik krizdi bu.

İşgal başladığında, ABD’nin sömü­rücüleri küçümsediler bu eylemi. Plaza­ların pencerelerinden bakan zenginler, eylemciler polisten dayak yerken “biz yüzde 1’iz” diye dövizler astılar. Ama aşağıdaki kitle her geçen gün büyüdü; krizle işsiz kalanlar, sağlık sistemine tepki duyanlar, savaş karşıtları, paralı eğitim mağdurları, öğrenciler, siyahlar, göçmenler, her kesim eyleme katılma­ya, kendi sorununu ifade etmeye başla­dı. Ve en önemlisi, 1981 yılında yaşa­nan 10 bin kişilik grevden bu yana, ABD genelinde hiç bir eyleme katıl­mamış olan sendikalar katıldı işgal eylemine.

Eylemin en büyük zayıflığı, dev­rimci bir önderlikten ve örgütlülük­ten yoksun olmasıydı. Yunanistan ve Fransa gibi ülkelerde hem bir mücadele deneyimi, hem de belli düzeyde sendi­kal örgütlülükler sözkonusuydu. ABD ise, sendikal örgütlülüğün son derece zayıf ve işbirlikçi olduğu; tarihsel bi­rikimleri ve kolektif mücadele bilinci darbelenmiş bir ülkeydi. Bu durum, el yordamıyla öğrenmelerini, burjuvazinin “demokrasi” ve “örgütlülük” gibi konu­lardaki demagojilerinden etkilenmeleri­ni getiriyordu.

“Biz yüzde 99’uz” eylemlerinde bu za­yıflıklar kendini en somut haliyle göster­di. Eylemciler örgütsüzlüklerinin en büyük başarıları olduğunu zannetti­ler, “siyasete karşı” olmakla övündü­ler. 1789 Fransız Devrimi’nden örnekle “doğrudan katılımcı halk meclisi” ile karar alma süreci işlettiler. Hiyerarşiye, temsi­le, önderliğe izin vermediklerini belirt­tiler. Ancak yaşam ve eylem, onları da “eğitiyor”du; çeşitli biçimlerde

örgütleme ihtiyacı kendini gösterdi. Eylemlerin başlamasının ardından bir haftada 25 bin işçinin sendikaya üye olması, bu sürecin ürünüydü. Keza yemeğin ortaklaştırılması, “kriz ekonomisi” gibi teorik ya da “çatışma tek­nikleri”, “kelepçe sökme yöntemleri” gibi pratik konularda dersler verilmesi, ey­lemlerin örgütlenmesi, çatışmaların yö­netilmesi vb. her faaliyet, kendi içinde bir örgütlülüğe dönüştü. Çeşitli komite­ler, kurumlar belirdi.

Diğer taraftan, bir yıldan uzun sü­ren bu eylemlerin tümünde, şu ya da bu siyasetçinin değil, kapitalist ekonominin yasalarının, uygulama­larının açık biçimde hedef tahtasına çakılması büyük başarıydı. ’68 dev­rimci hareketi nasıl antiemperya­list bir nitelik taşıyorsa, “Biz yüzde 99’uz” eylemleri de antikapitalist bir içeriğe sahipti. Bu yanıyla 1999 yılın­da Seattle’de başlayan, DTÖ, IMF gibi emperyalist kurumların toplantılarını protesto eden ve 11 Eylül saldırılarının ardından bir kırılma yaşayan antiem­peryalist eylemcilerin de eksik yanını tamamladılar. Talepleri günlük ihtiyaç­ların ötesine geçti. Sadece harç zamları­nın geri alınmasını değil, eğitimin ücret­siz olmasını talep ettiler mesela; sadece emeklilerden kesintilerin kaldırılmasını değil, devletin sosyal güvenlik yönü­nün yeniden tanımlanmasını istediler; sadece neye karşı olduklarını değil, devletten neyi istediklerini de formü­le ettiler. Hazırladıkları “antikapitalist manifesto”, eylemlerini bir adım ileriye götürdüklerini gösteriyordu. “Zararlar kamulaştırılıyor, karlar özelleştiriliyor” di­yerek, kapitalizme ve kapitalist devlete karşı çıktılar.

Elbette bu talepleri, eylemlerin çok iradi ve bilinçli olduğu anlamına gelmi­yordu. Ancak kitlelerin sisteme, sömü­rüye, ekonomik krizlere ve siyasi baskı­lara karşı ne kadar öfkeli olduğunu ve ne kadar büyük bir arayış içinde oldu­ğunu gösteriyordu.

ABD’de başlayan “İşgal et” eylemi, tüm dünyada kitleleri harekete geçirdi. Pek çok ülkede, New York’takine ben­zer biçimde merkezi parklara çadırlar kuruldu, parklar işgal edildi, az sayıda insanla başlayan eylemler giderek kitle­selleşti ve krizden etkilenen tüm kesim­leri içine alarak yaygınlaştı.

2007’de ABD’den başlayarak 2008 yılında dünyaya yayılan ekonomik kriz, tüm ülkelerde yoksulluğu, iş­sizliği, gelir dağılımındaki eşitsizliği derinleştirmişti. Dünyanın her tarafın­da kitleler, hükümetlerin zenginlere “kurtarma”, yoksullara ise “saldırı” pa­ketleri hazırladığına tanık oldu, bu pa­ketler ile yoksulluğu daha da büyüdü. Bu nedenle, eylemleri de birbirine benzedi; birbirlerinden esinlendiler, güç aldılar, farklı ülkelerde, aynı ta­leplerle sokağa çıktılar.

Eylemcilerin ismi, 15 Mayıs’ta İspanya’da Puerta del Sol Meydanı’nı (Güneşin Kapısı Meydanı) işgal edenle­re atfen “öfkeliler”, eylemlerin ismi “Wall Street’i işgal et” sloganından esinlenerek, “işgal et” olarak ortaklaştırıldı. Eylemler­de enternasyonalizm ve dayanışma öne çıktı. Dünyanın dört bir yanındaki işçi ve emekçiler, aynı yoksulluğu ve tepkiyi taşıdıklarını, aynı sorunlara karşı hare­kete geçtiklerini, isimleriyle de sembol­leştirmiş oldular.

İrlanda’nın başkenti Dublin, 2011 yılı Ekim ayının ilk günlerinde işgal eylemine başladı. Kentin en işlek cad­delerinden Dame üzerindeki Merkez Bankası’nın önünde “Dame Caddesi’ni işgal et” sloganını yükselttiler. Krizden en çok etkilenen ülkelerden biri olan İrlanda’da eylemcilerin talepleri, AB ve IMF’nin İrlanda’nın iç işlerinden uzak durması, özel borçların yükünün İrlan­da halkının omuzlarına yüklenmemesi, ülkenin gaz ve petrol rezervlerinin sa­hipliğinin İrlanda halkına iade edilmesi ve gerçek katılımcı bir demokrasinin hayata geçirilmesi olarak sıralandı.

Fransa’da aynı günlerde, işçiler bir günlük grev gerçekleştirdiler. Beş sendikal konfederasyonun (CGT, CFDT, FSU, Solidaires ve UNSA) ka­tılımıyla, ülke genelinde 200 bölgede, onbinlerce kişinin katıldığı protesto yü­rüyüşleri yapıldı. Eylemin temel sloganı “Krizin faturası işçilere kesilemez” oldu. Bu eylemlerden bir yıl önce emeklile­re dönük hak gasplarına karşı, “Bizler emeklilerin askeriyiz” diyerek sokaklara dökülen lise öğrencileri de eylemlerde yerini aldı. Lise öğrencilerinin sendi­kası Ulusal Liseli Öğrenciler Birliği’nin (UNL) çağrısıyla pek çok okulda eğitim durduruldu.

Sürekli eylem ve genel grevler­le sarsılan Yunanistan da “işgal et” eylemlerine dahil oldu. Önce avukat­lar, rafineri ve petrol sektörü ve liman işçileri harekete geçti. Ardından ula­şım çalışanları 48 saatlik greve başladı­lar. Öğretim üyeleri, sağlık çalışanları ve cezaevi personeli ise, iş durdurma gerçekleştirdi.

Bir başka eylem yeri, Darfur’daki katliam ve ABD’nin hedefe çakmasıyla sıkça gündeme gelen Sudan oldu. Gü­ney Sudan’ın 9 Temmuz’da bağımsız­lığını ilan etmesinin ardından, kuzey bölgesi petrol rezervlerini önemli ölçü­de kaybetmiş ve ekonomik krizin etki­lerini daha şiddetli hissetmeye başla­mıştı. Başkent Hartum’da yüzbinlerce kişi, gıda fiyatlarını protesto için eylem gerçekleştirdi.

15 Ekim 2011 günü, dünyanın 82 ülkesinde 951 kente yapılan eylemlere yüzbinlerce insan katıldı; kapitalizme olan öfkelerini ve Wall Street’te yaşa­nan işgali desteklediklerini haykırdılar.

Eylemlerin en çatışmalı geçtiği yer, 250 bin kişinin yürüyüş yaptığı İtalya’nın başkenti Roma oldu. Gös­tericilerin bir kısmı, devrimci simgeleri kullanarak maskelerle eyleme katıldı. Polis eylemcilere gözyaşartıcı bomba­larla saldırınca, çatışmalar büyüdü.

İspanya’da, Madrid’deki eyleme 500 bin kişi katıldı. “Öfkeliler” adı­nı ilk kullanan ve dünya genelinde hareketin başlangıç noktasını oluş­turan Madrid’liler, en kalabalık ey­lemi gerçekleştirdiler.

ABD’de 100 ayrı şehirde eylem ger­çekleştirildi. En büyük eylem, “Wall Street’i işgal et” eylemlerinin başlangıç noktası olan Zuccotti Parkı’nda oldu. Polisin saldırısıyla çıkan çatışmada, on­larca kişi gözaltına alındı.

İngiltere’de eylem, Londra’da finans merkezi yakınlarındaki St Paul Kated­rali önünde, “Londra borsasını işgal et” sloganıyla gerçekleştirildi. Eylem, gece de polisin saldırısı ve çatışmayla devam etti.

Almanya’da Frankfurt’daki Avrupa Merkez Bankası’nın önünde çadırkent kuruldu. “Tarih boyunca devrimler ol­muştur, şimdi de devrim zamanı” diyen kitleler, kapitalizme karşı sloganlar haykırdılar.

Latin Amerika’da, Arjantin, Şili ve Meksika, binlerce göstericinin eylemi ile hareketlendi.

Saraybosna’da kitleler Che’nin resmini taşıyarak “Kapitalizmin ölü­mü insanlığın özgürlüğüdür” sloganını haykırdılar.

İsveç Stockholm’de 500 kişi kızıl bayraklarla yürüdü.

Filipinler’in başkenti Manila’da ey­lemler yapıldı.

Avustralya’da, Sydney’deki ey­lemde 600 kişi Avustralya Merkez Bankası’nın dışında kamp kurdu. Melbourne’da “Melbourne’ü işgal et, Filistin’i değil” sloganıyla yürüdüler.

Dünyanın en zengin ülkelerinden İsviçre’nin başkenti Bern’de 100 kişi meclis binası önünde toplandı. Zürih’te eylemciler, “Bankaları değil, halkı kurta­rın” sloganlarıyla yürüdü.

Asya’nın finans merkezi Hong Kong’da 500 kişi eylem yaptı.

Tahran’da göstericilerin çoğu kadındı ve İran’da ABD çıkarlarını temsil eden İsviçre Büyükelçiliği önünde bir gösteri yapıldı.

Devrimci önderlik yoksunluğu, ey­lemlerin sonuç alıcı olmasının önün­deki en büyük engeldi. Buna rağmen kitlelerin bu hareketi, egemenleri fazla­sıyla ürküttü.

Arap coğrafyasında kitlelerin bu arayışları emperyalistler tarafından radikal islamcı hareketlerin büyü­mesine kaldıraç yapıldı. Avrupa ül­kelerinde ise, bir taraftan aşırı şid­det kullanımı ile devlet terörünün artırılması, diğer taraftan hareketin reformize edilmesi sözkonusuydu. New York’da 700 eylemcinin gözaltı­na alındığı gün, JP Morgan Case adlı tekelin, New York polis teşkilatına 4.6 milyar dolar bağışta bulunması ve Wall Street çadırlarına Michael Moore gibi kapitalizm-içi reform savunucularının akın etmesi, bu durumun iki yönünü de ortaya koyuyordu.

 

Fransa’da “Sarı Yelekli”

ayaklanma

Fransa 2000’li yıllar boyunca, tüm dünyada büyük etki yaratan eylemlerle sarsıldı. Bu süreçte değişen hükümetle­rin değişmeyen saldırı ve sömürü prog­ramları, her defasında Fransız işçi ve emekçilerinin eylemlerine çarptı.

2005 yılında patlayan banliyö ayak­lanmaları, 2006 yılında hükümetin ha­zırladığı iş yasasına karşı kitlesel grev ve işgaller, 2007 ekonomik kriziyle birlikte emeklilik haklarını gaspetmeye dönük yasa tasarısı gündeme geldiğin­de, liselilerin “biz emeklilerin askeriyiz” pankartlarıyla sokaklara dökülmesi, devleti korkutmuş ve geri adım atmaya zorlamıştı.

2016 yılında yaşanan “Gece Ayakta” eylemleri, bu eylemlerin birikimleri üzerinden yükselmişti. Başlama nedeni hükümetin hazırladığı yasa tasarısının çok ciddi hak gaspları getiriyor olmasıydı. Hazırlanan yeni çalışma yasa tasarısı, patronlara “eko­nomik kriz” gerekçesiyle işten çıkarma, maliyetleri kısma ve mesai saatlerini haftalık 35 saatten 44-60 saate çıkarma gibi haklar veriyordu. Keza tazminatsız işten çıkarmayı kolaylaştırıyor, “kiralık işçi” uygulamasını yaygınlaştırıyordu. Üs­telik bütün bu saldırılar, “işsizliği azaltma” dema­gojisiyle öne sürülmüştü. Ülkede, işsizlik son 50 yılın en yüksek düzeyine ulaşmışken, genç işsizlik rekorlar kırıyordu.

Şubat ayında hazırlanan yasa tasarısı için Mart 2016’da kitleler sokaklara döküldü. Eylemler, di­renişler, grevler, işgaller, boykotlar peşpeşe patla­dı. İki büyük genel greve tahminlerin çok üzerin­de kitle katıldı. Yaygın polis saldırıları, gözaltılar ve devletin eylemcileri küçümseyen, aşağılayan söylemleri ise, eylemleri yeni bir boyuta taşıdı. 31 Mart tarihinden itibaren “Gece ayakta” eylem­leri ile, dünya direniş tarihine yeni bir kavram kazandırdılar.

“Gece ayakta” eylemleri, hareketin sen­dikaların kontrolünden çıkışının ifadesiydi. Özellikle öğrenci gençlik, sendikaları ve öğ­renci derneklerini aşan bir mücadele ve örgüt­lenme hattına girdi. Fransa’nın dört bir yanında, kent meydanlarında akşam forumları düzenlen­meye başlandı. Bu forumlara onbinlerce insan ka­tıldı, tartıştı. Buralarda “üniversite kurulları” oluştu­ruldu ve bu kurullar kendi içinde bağlantıya geçti. Forumlar, “Fransa gece ayakta” (Nuit Debout) ey­lemlerine dönüştü. Paris’teki Republique Meyda­nı başta olmak üzere, kent meydanları işgal edildi. Her akşam saat 18’den itibaren meydanlara yığı­lan kitle, sadece yasa tasarısını değil, genel olarak ülkenin siyasi sorunlarını konuşuyor, tartışıyor, sanatsal etkinlikler düzenliyordu. Ve yasanın geri çekilmesinin ötesinde, daha ciddi ve köklü siya­sal-ekonomik talepler ileriye sürülüyordu. Eylem­ler işçilerle öğrenciler arasındaki dayanışmayı da güçlendiriyordu.

Bu güç, iki yıl sonra patlayan “Sarı Yelekli” is­yanda kendisini daha açık ortaya koydu. 17 Kasım 2018 günü, yüksek akaryakıt fiyatları ve yok­sul kesimi daha da ezen vergi reformlarına tepki olarak başlamıştı Sarı Yelekliler (Gilet Jaunes) eylemleri. Önce otobanlara barikatlar kurmuş, ardından kent merkezleri eylem alanla­rına çevrilmişti. Devletin zam ve vergi paketleri­ni geri çekeceği duyurması da kitleyi durdurma­ya yetmedi. Cumhurbaşkanı Macron’un istifası başta olmak üzere, öne sürdükleri talepler kabul edilinceye kadar eylemlere devam edeceklerini açıkladılar.

Her Cumartesi, “eylem günü”ydü. Sokaklara çıkıyor, pervasızca saldıran polise karşı direniyor, saatler süren çatışmaların ardından, ertesi hafta yeniden buluşmak üzere ayrılıyorlardı. Eylemle­rin sadece ilk yılında, gösterilerde toplam 11 kişi hayatını kaybetmiş, yaklaşık 1800’ü polis olmak üzere 5 binden fazla kişi yaralanmış, 13 bine ya­kın kişi gözaltına alınmış, 3 binden fazla kişi tutuklanmıştı.

Ancak bu saldırılar eylemleri durdurmaya

yetmedi. Tersine daha büyük bir kararlılıkla mey­danları, caddeleri doldurdular. Eylemler akaryakıt fiyatlarının yüzde 23 artmasıyla başlamıştı; fakat hep söylendiği gibi bu “bardağı taşıran son damla” idi. O güne dek bardağı dolduran pek çok şey oldu. Bunların arasında Macron’un yönetim tarzı ve üslubu da vardı. Bu, Fransız hakı için aynı za­manda bir “onur savaşı”ydı.

Kitlesel toplantılarda birlikte hazırladıkları 42 maddelik talepler listesinde, ekonomik oldu­ğu kadar siyasi talepler de vardı. Sadece “as­gari” değil, “azami ücret”in de belirlenmesi talebi, “azami”nin ortalama ücreti aşmamasını istemeleri, en dikkat çekeniydi mesela. Çünkü bu, kapitalist sistemde asla karşılanamayacak, ancak sosyalizm­de gerçekleşen bir talepti. Keza “büyükler büyük, küçükler küçük vergi ödesin” talepleri; “kadrolu ça­lışma hakkı” istemeleri; esnek ve güvencesiz çalış­maya karşı çıkmaları, doğrudan kapitalist sistemi hedefleyen taleplerdi ve azami kar için dizginsiz bir sömürü isteyen burjuvazi için kabus gibiydi.

Üstelik sadece burjuvaziyi değil, düzen partilerinden sarı sendikalara, reformist-uz­laşmacı tüm kesimleri korkuttular. “Halkı değil, zenginleri temsil ediyorlar” diyerek, bu kurumların eyleme katılmalarını, öne geçmelerini engelle­diler. Onların işbirlikçi tutumlarını teşhir ettiler; hiçbir hak almadan eylemleri sonlandırdıklarını söylediler ve saf dışı bıraktılar.

Sarı Yelekliler devrimci geleneklere, tarih­lerine de sahip çıktılar. “1789, 1848 Devrimi, Pa­ris Komünü… Bugün bir sonraki aşamaya geçmememiz için bir neden yok” diye yazıyordu pankartlarında. Ve tıpkı o yılların emekçileri gibi, yönetimin kal­bine, saraya yöneldiler. Macron ise, onu kaçırmak için bekleyen helikoptere ve yüzlerce korumaya karşın sarayda korku içindeydi.

Talepleri, eylem biçimleri ve kararlılıkla­rıyla Sarı Yelekliler, sadece Fransa’yı değil, Avrupa’yı sarstı. Son on yıldaki halk ayak­lanmalarının zirvesini oluşturdu. Kapitalizmin artık kitleler tarafından daha fazla sorgulandığını, böyle bir sistemde yaşamak istemediklerini ortaya koydu.

* * *

2000’li yıllar büyük kitle ayaklanmaları ile başladı ve bu ayaklanmalar giderek daha yaygın, talepler daha politik, kitleler daha kararlı, eylem­ler daha radikal hale geldi. Arjantin’de işgal fabrikaları, Brezilya’da Topraksızlar hareke­ti, Hindistan’da çiftçiler, Şili’de öğrenciler, Yunanistan’da işçiler, Fransa’da “Sarı Yelek­liler”… Dünyanın dört bir yanı eylemlerle çalkalandı.

Eylemlerde önderlik boşluğu, ML bir partinin eksikliği kendisini gösteriyordu elbette. Ancak geçmişin deneyimleri, bu ayaklanmaların en bü­yük avantajıydı. Kitleler reformizmin de, “sosya­list” görünümlü liberalizmin de çare olmadığını gördü, yaşadı. Yeni ayaklanmalar, bu birikim­ler üzerinden yükselecektir.

 

 

Dipnotlar:

* Özellikle koronavirüs salgını döneminde sağlık sisteminin çökmesi, ekonomik ve siyasi krizin derinleş­mesi, kitlelerin tepkisini yeniden yükseltti. “Hükümet istifa” talepli eylemlerin artması üzerine, Temmuz 2021’de Cumhurbaşkanı, başbakanı görevden aldı ve meclis yetkilerini dondurduğunu açıkladı. Mecliste en büyük parti konumunda bulunan Nahda, bu kararı “darbe” olarak nitelendirdi.- yn.

 

* * Askeri darbe sonrası saldırı ve katliamlara karşı kitle eylemleri devam edince, solcu-muhalif kurumla­rın da (Özgürlük ve Değişim Güçleri) içinde olduğu bir Ulusal Mutabakat Hükümeti kuruldu. Bu hükü­met, dini baskıların gevşetilmesi başta olmak üzere bazı önemli iyileştirmeler de yaptı. Ancak egemen sınıflar ve emperyalistlerin oluşturduğu baskı ortamı, ABD’nin “İsrail’le normalleşme” dayatması ve IMF anlaşması nedeniyle, Sudan Komünist Partisi Ekim 2020’de koalisyondan çekildi.- yn.

Bunlara da bakabilirsiniz

Emek Barış Demokrasi Güçleri, kayyum politikasına karşı eylem yaptı

İstanbul Emek, Barış ve Demokrasi Güçleri, Hakkari Belediyesi’ne kayyum atanmasına karşı İstanbul-Beyoğlu’nda bulunan Şişhane Meydanı’nda …

İsviçre’de Filistin halkıyla dayanışma

İsviçre’nin Basel kentinde Filistin halkıyla dayanışma yürüyüşü düzenlendi. ABD’nin ve Avrupa Birliği’nin de desteğini arkasına …

İEB direnen öğretmenleri ziyaret etti

İşçi Emekçi Birliği, İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü önünde “Eğitim Nöbeti” eylemini sürdüren Özel Sektör …