Çin’in hegemonyası yayılıyor

TİKB(B) 6. Konferans Belgeleri’nde bulunan ve “Devrim Günceldir” adlı kitapta yeralan bir bölümü, güncel ve tarihsel öneminden dolayı yayınlıyoruz.

 

Çin’in hegemonya inşa aracı olarak

“Kuşak ve Yol Projesi”

Trump’ın eski danışmanlarından Dan Slane, Kuşak ve Yol Projesi’ni, Mart 2018’de şu sözlerle tanımlıyordu: “Bu, dünya tarihinde tek bir ülke ve halk tarafından başlatılan en büyük altyapı projesidir ve Çin’i dünyanın en büyük ekonomik gücü haline getirecektir.” Ardından ekliyordu; “Eğer kendimize gelmezsek, pek yakında Mandarin dilini öğrenmemiz gerekecek!”

Çin emperyalizminin Kuşak ve Yol Projesi, ya da diğer adıyla “Yeni İpek Yolu Projesi”nin stratejik açıdan ne kadar önemli olduğu, ABD’lilerin ağzından böyle ifade ediliyor. Geçmişte dünya üzerinde kendi hegemonyasını kurmak için “Marshall Planı”nı yürüten ABD emperyalizmini bu kadar korkutan Kuşak ve Yol Projesi, gerçekten de devasa bir ekonomik ağ kuruyor.

İlk olarak 2013 yılında, Kazakistan’da Nazarbayev Üniversitesi’nde Çin Başkanı Şi Jinping’in yaptığı bir konuşmada, Yeni İpek Yolu Projesi dile getirilmişti. Aynı yıl, Çin Başbakanı Li Keqiang 16. ASEAN-Çin Zirvesi’nde, projenin deniz yollarını da kapsadığını duyurdu. 2014 yılında Çin, 40 milyar dolar bütçe ile İpek Yolu Ekonomik Kuşağı Fonu’nu ve 100 milyar dolar yatırımla Asya Altyapı Yatırım Bankası’nı kurdu.

Bugün dünya ekonomisinde oldukça önemli yerleri olan birçok ülke, Çin’in bu hamlesinde onun yanında yer almaktadır. En başta Rusya, “Kuşak ve Yol”u desteklediğini açıkça belirtmiştir. Zaten ŞİÖ (Şanghay İşbirliği Örgütü) kapsamında, Rusya ve Çin’in önemli siyasi, ekonomik, askeri ilişkileri sözkonusudur.

İngiltere’nin ayrılmasıyla AB üzerindeki hakimiyetini güçlendiren, son dönemde ABD ile çıkar çatışması yaşayan Almanya da, “Kuşak ve Yol” ülkeleri ile ekonomik işbirliği anlaşmaları imzalamaktadır. Alman Deutsch Bank ile Çin Kalkınma Bankası arasında 3 milyar dolarlık anlaşma, bu proje için imzalanmıştır.

Çin’in Yeni İpek Yolu inşasının finansmanı için kurduğu Asya Kalkınma Bankası’nın kurucuları arasında, BRICS (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin, Güney Afrika) ülkelerinin yanısıra, dört G-7 ülkesi (Birleşik Krallık, Fransa, İtalya, Almanya) ile birlikte Mısır, Avustralya, Yeni Zelanda gibi ülkeler de bulunmaktadır.

Dünya ekonomisinin yaklaşık yüzde 40’ı bu projeden doğrudan etkileniyor. Asya, Avrupa ve Afrika’yı kapsayan bu dev projenin, Marshall Planı’ndan dolar bazında 12 kat daha büyük olacağı; projenin toplam değerinin ise 1,4 trilyon doları aşacağı tahmin ediliyor.  

Kapsamlı bir altyapı inşasını hedefleyen bu projenin içeriğinde milyar dolarlık demiryolları, limanlar ve enerji taşıma hatları bulunuyor. Kara, deniz ve demiryollarıyla üç kıtanın birbirine bağlandığı; ve bu devasa pazar alanında Çin emperyalizminin ekonomik-siyasi hegemonyasını sınırsızca kullandığı bir dünya kuruluyor.

“Yol” kavramı, görünenin ötesinde bir anlam taşır. Hegemonya mücadelesinin temel unsurudur yol. Bir yerden bir yere asker göndermek için de, gıda göndermek için de “yol”a ihtiyaç vardır.

Mesela İngiltere, 1800’lerin sonlarında, Londra’dan İstanbul’a uzanan, İstanbul Boğazı’nı geçerek Hindistan’a kadar gitmeyi hedefleyen bir asfalt yolu, hegemonyasının temeli olarak planlamıştı. İstanbul’da 1890’lardan itibaren inşa edilmeye başlanan “Londra Asfaltı” (sonradan adı D-100 karayolu olarak değiştirildi ve bugün metrobüsün ana güzergahını oluşturuyor), İngiltere’nin sömürgelerine karadan ulaşmak için planladığı bir yoldu. Asya kıtasının dört bir yanında, Avustralya’ya kadar uzanan bir hat üzerinde sayısız sömürgesi bulunan İngiltere için, kıtayı boydan boya kateden bir asfalt yol projesi, hayati önem taşıyordu.

Benzer biçimde Berlin-Bağdat demiryolu da, Almanya’nın en büyük hegemonya projesi olarak Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde inşa edilmeye başlanmıştı. Almanya’nın hedefi, yeni keşfedilen ve dünya ekonomisinin merkezine oturan Ortadoğu petrolüydü. Üstelik sadece demiryolu inşa etmiyor, demiryolunun geçtiği topraklarda önemli ayrıcalıklar da kazanıyordu; yapılan anlaşmaların içinde, demiryolu çevresindeki arazilerin, yeraltı ve yerüstü kaynaklarının Almanya’nın sınırsız yağmasına açılmasını sağlayan maddeler de bulunuyordu.

Şimdi de Çin emperyalizmi, dünya üzerinde kendi kara-deniz-hava taşımacılık güzergahlarını inşa ediyor.

 

Kuşak ve Yol Projesi’nin güzergahları

Proje iki ana güzergahtan oluşuyor. Birincisi, ana gövdesini tarihi İpek Yolu’nun oluşturduğu ve yan güzergahlarla güçlendirilen ve asıl olarak kara yolundan ilerleyen “İpek Yolu Ekonomik Kuşağı” adını taşıyor. İkincisi ise, Çin’in deniz ticaret yollarını daha etkin kullanmasını hedefleyen “21. Yüzyıl Deniz İpek Yolu” olarak tasarlanıyor.

İpek Yolu’nun kara güzergahının en önemli hattı, Pekin-Londra demiryolu olarak planlanmış durumda. Pekin’den kalkan bir geminin Londra’ya varması 3 ay sürüyor. Demiryolu ise, süreyi 15 güne indiriyor.

Türkiye’de bulunan Marmaray ve Bakü-Tiflis-Kars demiryolu projeleri, İpek Yolu’nun demiryolu güzergahının orta koridorunu oluşturuyor. Keza Edirne-Kars arasında planlanan ve 30 milyar dolara malolacağı öngörülen yüksek hızlı tren projesi de, Türkiye güzergahının tamamlanması anlamına geliyor. 2016 yılında İstanbul-Ambarlı’da bulunan Kumport Limanı’nın çoğunluk hissesi Çin’e satılmıştı. Bu liman, Türkiye’den Avrupa’ya deniz yoluyla ulaşım sağlamayı hedefliyor. Ayrıca İstanbul trafiğine hiçbir faydasının, kullanım ihtiyacının olmadığı açıkça bilindiği halde inşa edilen, çok yönlü bir doğa katliamına sebep olan 3. Köprü’nün de, Çin’in ticari ihtiyaçları doğrultusunda planlandığı anlaşılıyor. Yanısıra, Trabzon ve İzmir limanlarının da, projeye dahil edilmesi konuşuluyor. Böyle bakıldığında, İpek Yolu projesinin hayata geçmesinde, Türkiye’nin belirleyici bir yere sahip olduğu ve Çin’in Türkiye’yi ne kadar önemsediği ortaya çıkıyor.

Demiryolu hattının bir başka güzergahı, Rusya ile Çin arasında inşa ediliyor. Chine Railway adlı devlet demiryolu şirketi, Rusya ile 2,5 milyar dolarlık bir yüksek hızlı tren yolu inşa etmek için anlaşma imzaladı.

Avrupa’da Çin’e liman açan ilk ülke İtalya oldu. Venedik Limanı, Kuşak ve Yol Projesi’nin önemli duraklarından biri oldu. Bir diğer önemli hat ise, Yunanistan üzerinden ilerliyor. Çin, Yunanistan’ı AB’ye giriş kapısı olarak kullanıyor. Ayrıca dünyanın en büyük üçüncü deniz ticaret filosuna sahip Yunanistan’ın gemilerini de kendi ticaret ağına eklemek istiyor. Çin, Yunanistan’ın Pire Limanı’na 2009 yılından bu yana yatırım yapıyor. Çin’in dev denizcilik firması COSCO, 2009 yılında limandaki konteyner terminalini işletme hakkını satın aldı. Ardından limanın iki önemli terminalinin çoğunluk hisselerini 35 yıllığına satın aldı ve böylece limanın yönetimi Çin’in kontrolüne girdi. Bu durum, AB için bir ilk oldu.

Liman, Akdeniz’in en büyük deniz limanı ve dünyanın en hızlı gelişen konteyner limanlarından biri konumunda. Limana gelen transit yükler, Üsküp ve Belgrad üzerinden demiryolu ile Almanya’ya uzanıyor. Çin, bu kapıyı sadece Avrupa’yla ticaretini güçlendirmek için değil, yanısıra Çinli turistlerin Avrupa’ya geçişini kolaylaştırmak için de kullanıyor. Öyle ki, Yunanistan’ın AB’den ayrılma tartışmalarının yapıldığı geçtiğimiz yıllarda, Çin Yunanistan’ın ayrılmasına karşı olduğunu açıkça belirtmiş ve onun bu tutumu çok etkili olmuştu.

Yunanistan ile yaşananlar, Kuşak ve Yol Projesi’nin nasıl bir hegemonya inşası getirdiğine somut bir örnek oluşturuyor. Çin Pire Limanı’nı satın aldığı süreçte, liman için ödediği fiyatın yanısıra, Yunanistan’a çok uygun koşullarda ve yüksek miktarda kredi olanağı sağladı. Aynı dönemde Yunanistan’ın AB’den ayrılmasını da engelledi. Ekonomik hegemonya, siyasi hegemonyayı da beraberinde getirdi.

Deniz ticaret yollarını daha etkili kullanmak için, Çin özellikle Asya kıtasının güney hatlarına açılan kapıları güçlendirmek istiyor. Çin, Hint Okyanusu’na ulaşmak için, Güney Çin Denizi ve Malakka Boğazı’nı kullanmak zorunda. Bu güzergah, hem Çin gemilerinin yolunu uzatıyor, hem de Güney Çin Denizi’nde ABD ile giderek sertleşen ortam, Çin gemileri için riske dönüşüyor. Ancak Çin, deniz ticaretinin yüzde 80’ini Malakka Boğazı üzerinden gerçekleştiriyor. Bu koşullarda, Hint Okyanusu’na ve oradan Ortadoğu’ya ulaşmak için alternatif güzergahlara ihtiyaç duyuyor. Bunun bir yolu Çin’den kara ve demiryolu ile Myanmar üzerinden Bengal Körfezi’ne açılmak. Diğeri ise, Keşmir-Pakistan hattında inşa edilmekte olan demiryolu ile Umman Denizi’ne açılmak.

Çin’in Sincan bölgesine bağlı Kaşgar kentinden Pakistan’ın Gwadar Limanı’na kadar uzanan 3218 km.lik yol inşası, Çin için hayati önemde. Gwadar Limanı, İran’a çok yakın bir noktadan Umman Denizi’ne açılıyor; hem Basra Körfezi hem de Hint Okyanusu için stratejik önemde bir liman. Çin, 2017’de gerçekleşen Yeni İpek Yolu Zirvesi’nin hemen ardından, Pakistan ve Hindistan’ı ŞİÖ’ye (Şanghay İşbirliği Örgütü) tam üye yaparak, bu güzergahı garanti altına almaya çalıştı. Özellikle Pakistan ile ekonomik ilişkileri iyi tutuyor, yeni anlaşmalar imzalıyor. Ancak demiryolunun geçtiği Keşmir bölgesini “güvenli” tutabilmek için Hindistan ile de ilişkilerin iyi olması gerekiyor.

Çin, Gwadar Limanı’na ulaşan demiryolu ve Malakka Boğazı’ndan geçen denizyolu ile, Hint Okyanusu çevresinde bulunan Bangladeş-Hindistan-Myanmar bölgesinde tam hegemonya kurmayı planlıyor. Bu güzergahlar üzerinden Çin-Hint Okyanusu-Afrika-Akdeniz Mavi Ekonomik Koridoru inşa edilecek. Pakistan’daki Gwadar Limanı, Mısır’daki Süveyş Ekonomik ve Ticari Bölgesi, Çin-Laos yüksek hızlı tren hattı, Sri Lanka’daki Colomba ve Hambantota derin deniz limanları da bu projenin en önemli durakları ve dayanakları olarak inşa edilmeye başlanıyor.

Katar’ın Suudi Arabistan başta olmak üzere Arap ülkeleriyle ve ABD ile sorun yaşamasında, Çin ile kurduğu ilişkinin de payı var. Rusya’da 2,5 milyar dolar yatırımı bulunan Katar, Çin ile de önemli ekonomik anlaşmalara imza atmış. 2014 yılında Çin Devlet Başkanı Şi Jinping’in Katar ziyaretinde, “Kuşak ve yol Projesi” konusunda da işbirliği anlaşması imzalanmış, sonrasında Çin, sıvılaştırılmış doğalgaz alımında, Katar’ın en büyük müşterisi haline gelmişti.

Bir başka hat ise, yine Güney Çin Denizi’nden Pasifik Okyanusu’na ulaşan bir geçit olarak inşa edilecek ve Çin-Okyanusya-Güney Pasifik Mavi Ekonomik Koridoru’nu oluşturacak.

Yeni İpek Yolu Projesi’nin en önemli ayaklarından biri de Afrika ülkelerine dönük yatırımlar. Kızıldeniz’in çıkış noktasında bulunan Cibuti’de askeri üs kuran Çin emperyalizmi, Nijerya’dan Tunus’a kadar pek çok Afrika ülkesinde demiryolları, karayolları, limanlar, havaalanları vb. altyapı yatırımları yaptı. Bu altyapı yatırımları elbette sözkonusu yoksul Afrika ülkelerinin “kalkınmasını” hedeflemiyor. Asıl hedef, bu ülkelerdeki zengin madenlerin, petrol ve doğalgaz kaynaklarının sorunsuzca Çin’e ulaşması ve Çin mallarının bu ülkeye doldurulmasıdır. Şu ana kadar yaptığı yatırımlar bile Afrika ülkeleriyle ticaretini öylesine güçlendirdi ki, 2009 yılından itibaren, ABD’yi geride bırakarak Afrika’nın birinci ticari partneri Çin oldu. Aynı dönemde, özellikle Afrika ülkelerini doğrudan etkileyen 2008 ekonomik krizi döneminde, bu ülkelere uzun vadeli ve düşük faizli krediler açarak da, kendisine bağlayacak adımlar atmıştı. Yeni İpek Yolu ile yatırımlara paralel olarak ülkelerin Çin’e bağımlılığı da derinleşecek.

Kuşak ve Yol Projesi’nin önemli güzergahlarından bir diğeri, Ortadoğu’da, İran-Irak-Suriye üzerinden Akdeniz’e uzanan, kara-deniz bağlantılı yoldur. Çin bu üç ülkeyle özel olarak ilgileniyor. İran zaten Çin’in bölgedeki ana üssü durumunda. Enerjisinin büyük bir bölümünü İran’dan temin eden Çin, karşılığında İran’ın nükleer programını destekliyor, İran’a dönük uluslararası yaptırımlara karşı veto hakkını kullanıyor, ekonomik kriz dönemlerinde kredi ve yatırım musluklarını açıyor. Özellikle Trump’ın İran’la nükleer anlaşmadan çekilerek yaptırım tehdidini savurduğu dönemde, Avrupalı petrol şirketleri İran ile ilişkilerini sınırlandırırken, Çinli CNPC petrol şirketi, İran’daki petrol ve doğalgaz sahalarına önemli yatırımlar gerçekleştirdi. (*)

Ortadoğu’nun Akdeniz’e açılan kapısı olan Suriye, Çin için oldukça önemli. 2011’de Suriye’de ABD destekli savaş başlamadan önce Çin, Suriye’de başta doğalgaz ve petrol alanları olmak üzere yatırımlar gerçekleştirmişti. Savaşın başlamasının ardından bu yatırımlar durdu. Diğer yandan Çin, hem uluslararası kurumlarda Suriye ve Esad yönetimine verdiği siyasal destekle, hem de İran üzerinden savaşa müdahil olmasıyla, Suriye ile bağlarını güçlendirdi. Savaşın Suriye ve Esad lehine sonuçlanmakta olduğunun görülmesi üzerine, Çin yeniden ekonomik yatırımları gündemine almış durumda. Pekin’de “Suriye Expo 2017” fuarının düzenlenmesi ve bu fuarda Şam ve Pekin heyetlerinin yatırımlar konusunda anlaşmalar yapması, çok önemli bir hamle. Çin ilk elde 2 milyar dolarlık yatırım yaparak, savaştan tahrip olmuş olan su ve elektrik altyapısının yenilenmesinde, yol ve konut inşaatında rol üstlenmek istiyor.

Afrika’da da Kuşak ve Yol Projesi kapsamında Çin’in yatırımları bulunuyor. Özellikle kıtanın yeraltı kaynaklarına yöneliyor. Sudan’da 1995’ten bu yana yatırımları olan Çin, bugün Sudan petrolünün yüzde 75’ini kontrol ediyor. Kongo’nun kobalt madenleri Çin’in yağmasına açılmış durumda. Angola ve Nijerya’nın petrolü, Zambiya ve Kongo’nun bakırı, Namibya’nın uranyumu, anlaşmalarla Çin tarafından kontrol altına alınmıştır. Bu yeraltı kaynaklarına ulaşmak için, altyapı yatırımları da vazgeçilmez önemdedir. Çin, Tanzanya’ya Afrika’nın en büyük limanını kuruyor; 2012 yılından bu yana, Afrika içlerine uzanan 3 bin km’den fazla demiryolu inşa ediyor, Angola’nın Lobito Limanı ile Tanzanya ve Kenya’nın limanlarını demiryolu  ile birbirine bağlayarak, kıtanın iki yakasını karadan birleştirmeye uğraşıyor.

Çin Ticaret Bakanlığı’nın verilerine göre, 2017 yılında Çinli yatırımcılar dünyanın 174 ülkesi ve bölgesine 120 milyar dolardan fazla yatırım yaptı.

1400’lerin ortalarına kadar dünyanın en önemli ticaret yolu olan Tarihi İpek Yolu, doğunun ipekli kumaşları, baharatı başta olmak üzere, Batı’da bulunmayan ürünleri Batı’ya taşıma güzergahıydı. Yeni İpek Yolu adını taşıyan Kuşak ve Yol Projesi de benzer bir misyon üstlenmiş durumda. Üç kıtayı dev bir örümcek ağı gibi saran kara, deniz ve demiryolları, limanlar ve havalimanları inşa eden Çin’in amacı, ürettiği malları üç kıtanın en ücra köşesine kadar ulaştırmak ve bu ülkelerdeki zengin yeraltı ve yerüstü kaynaklarını, buradan elde eden ürünleri Çin’e taşımaktır. (**)

Bu bir ekonomik hegemonya kurma yöntemidir. Ve ülkelerin ekonomisini kontrol altına alan emperyalist Çin, onlar üzerinde siyasi hegemonyasını da kurmaktadır.

Bu proje, asıl olarak Asya-Afrika-Avrupa kıta bütünlüğünü hedefliyor olmakla birlikte, Çin dünyanın dört bir yanına kollarını uzatmış durumdadır. Venezüella üzerinden Latin Amerika ülkeleri ile ilişkilerini geliştirmesi; Panama Kanalı’na alternatif olarak Nikaragua’da bir kanal inşa ederek Pasifik’ten Atlantik’e kendi yolunu kurmayı hedeflemesi vb. Çin’in hiçbir sınır tanımadan tüm dünyaya yayılmayı hedeflediğini göstermektedir.

 

Projenin kritik noktaları

savaş alanı

Bu projenin hayata geçen her etabı, ABD’nin dünya hegemonyasına indirilen yeni bir darbe olmaktadır. Bu nedenle ABD, Çin’in inşa etmeye çalıştığı güzergahların her birini bir savaş-çatışma alanına dönüştürmeye çalışmaktadır. Bugün üç kıtanın herhangi bir köşesinde ortaya çıkan bir savaş ya da çatışmaların bir nedeni de ABD-Çin arasındaki hegemonya savaşı; ABD’nin, Kuşak ve Yol Projesi’ni sabote etme çabasıdır.

Suriye savaşı bunun en çarpıcı örneklerden biridir. “Suriye, Ortadoğu’nun Akdeniz’e açılan kapısıdır” demiştik. Çin’den Akdeniz’e uzanan kara ve demiryolunun en önemli ayaklarından biridir. ABD’nin 2003’te başlattığı Irak işgali ve 2011’de başlattığı Suriye savaşında istediği hegemonyayı kuramadığı için; kendisinin kazanamadığı topraklarda Çin’in önünü kesmek, en önemli hedefi haline geldi. IŞİD’in yenilmeye başladığı andan itibaren ABD tüm dikkatini “Doğu Koridoru” inşasına çevirdi. “Doğu Koridoru” ile kastedilen, Rakka’yı ve Deyr-ez Zor’u ele geçirerek Suriye-Irak sınırını koparması, iki ülkenin arasında Amerikancı bir hat çekilmesidir. YPG’nin Rakka’ya yönelmesi ve Rakka’daki IŞİD’lilerin, doğru düzgün savaşmadan kenti terketmeleri, ABD’nin bu planı doğrultusuna gerçekleşti.

Keşmir ABD tarafından kışkırtılan bir başka çatışma alanıdır. Keşmir’in Pakistan, Hindistan ve Çin arasında parçalanmış olması ve Pakistan ile Hindistan arasındaki hak iddiasının merkezinde durması, yeni değil, tarihsel ve oldukça karmaşık bir sorundur. Ancak son dönemde yaşanan tüm çatışmalarda, ABD’nin özel bir çabası sözkonusudur. Çünkü Keşmir, Çin’den Pakistan’ın Gwadar Limanı’na uzanan demiryolunun en kritik noktası; geçit vermez Himalayalar’ın en uygun güzergahıdır. Hint Okyanusu ile Basra Körfezi’nin kıyısına doğrudan inen en ekonomik yol, Keşmir’den geçmektedir. Bu nedenle Çin, bir biçimde Keşmir sorununu stabil tutmak için çaba harcarken, ABD her fırsatta burayı sabote etmektedir.

Keza, yine bu güzergah üzerinde bulunan Belucistan da, ABD’nin radikal İslamcı örgütlenmeleri aracılığıyla karıştırmaya çalıştığı bölgelerden biridir. Ve ne zaman Pakistan ile Çin arasında yeni bir adım atılsa, Belucistan’da bir kargaşa çıkartılır.

Kızıldeniz’i Aden Körfezi’ne bağlayan Yemen, Afrika ile Arap Yarımadası’nı birbirinden ayıran geçiş noktasıdır. Akdeniz’den Hint Okyanusu’na giden, dünyanın en önemli deniz ticaret yollarından biridir bu yol. Geçişin en stratejik noktası Bab’ul Mendeb Boğazı’dır ve bu boğaz Somali, Cibuti ve Yemen tarafından çevrelenmiştir. 2015 yılında Çin, ülke dışındaki ilk askeri üssünü Cibuti’de kurdu. Somali de Çin’in doğrudan hedefinde olan ülkelerden birisi; Çin kimi zaman gıda yardımı yaparak, kimi zaman borçlarını erteleyerek Somali ile olan ilişkisini güçlü tutmaya çalışıyor.

Boğazın doğu yakasını tek başına tutan Yemen, Arap Ayaklanmaları’nın başladığı 2011’den itibaren bir çatışma bölgesidir. İran (dolayısıyla Çin) destekli Husilerin giderek güçlenmeleri üzerine kontrolü kaybetmekte olduğunu gören ABD, Suudi Arabistan’ın Mart 2015’te Yemen’i işgal etmesinin önünü açtı. (Bu işgalden birkaç ay sonra Çin’in Cibuti’ye askeri üs kurması, Yemen’in önemini gösteriyor.) Bugün ABD, Fransa ve Alman bombalarını Yemen halkının üzerine yağdıran S. Arabistan, savaşı kazanmak bir yana, zaman zaman kendi topraklarında saldırıya uğruyor; Suudi toprakları Husiler tarafından işgal ediliyor.

1960’larda ülkenin güneyinde, kendini sosyalist olarak tanımlayan, Rusya destekli bir devlet kuran Yemen’de, bugün yüzbine yakın insanın öldüğü 3 milyon insanın evinden olduğu, 10 milyona yakın insanın yardıma muhtaç hale geldiği, şehirlerin yerle bir edilip sağlık-eğitim gibi en temel hizmetlerin bile çöktüğü bir vahşet yaşanıyor.

Suudi Arabistan, bu savaş sürecinde emperyalistler arası çatışma noktalarından bir başkası oldu. S. Arabistan, sadece dünya ekonomisini belirleyecek düzeyde petrol yataklarına sahip olduğu için değil; Kızıldeniz ile Basra Körfezi’nin ortasına yerleşmiş, Asya ile Afrika arasındaki en kritik deniz yollarını kontrol eden konumuyla da, hem ABD hem de Çin için büyük önem taşıyan bir ülkedir.

Suudi Arabistan, tarihsel olarak ABD sömürgesidir. ABD’nin dünya hegemonyasının temel unsuru olan “petro-dolar” sisteminin baş aktörüdür. ABD Suudi hanedanlığını korur, Suudi hanedanlığı da petrolü dünyaya “dolar” üzerinden satar; böylece doların değerinin yüksek olmasını, doların “rezerv para” niteliğini korumasını sağlar. Suudi Arabistan’dan petrol almak isteyen her ülke, rezervlerinde dolar bulundurmak zorundadır. Bu nedenle Suudi petrollerine hakimiyet, ABD açısından çok önemli bir hegemonya aracıdır. Ancak son yıllarda bu denge sarsılmaya başladı. Bir tarafta Rusya ve Çin’in Ortadoğu’da daha etkin yer almaya başlaması, dünya ekonomisinde de belirleyici hale gelmesi vardı. Diğer tarafta ABD’nin bitmek tükenmek bilmez para talepleri duruyordu. Suudlar hem ABD’nin Ortadoğu ve çevresindeki savaşını (Afganistan, Libya, Suriye, Yemen vb) finanse etmeye, hem de teknolojisi eskimiş Amerikan silahlarını satın almaya mecbur bırakılmıştı. Bu koşullar nedeniyle 2010’ların başlarından itibaren, Suudi prensler içinde Çin ve Rusya ile daha cazip koşullarda petrol anlaşmaları yapmak isteyenlerin sesi yükselmeye başladı. 

ABD’nin bu tabloya ilk müdahalesi merkezi düzeyde geldi. 2017 yılında göreve başlayan Trump, ilk yurtdışı ziyaretini Suudi Arabistan’a yaptı. Mayıs 2017’de gerçekleşen bu ziyaretten akılda kalan, Suud Kralı Selman ile Trump’ın kılıç dansı oldu; 110 milyar dolarlık silah anlaşması imzalanması böyle kutlanmıştı. Bir ay sonra, Haziran 2017’de saray darbesi gerçekleştirildi. Kraliyet Divanı’nın kararnamesiyle birinci Veliaht Prens Muhammed bin Nayif bütün görevlerinden azledildi; yerine kralın ikinci oğlu Veliaht Prens Muhammed bin Selman (MbS) getirildi. Bu, 1932 yılında Suudi Krallığı’nın kuruluşundan bu yana oluşan geleneğe aykırıydı. Darbenin ikinci ayağı, iki ay sonra geldi. Veliahtın değişmesine tepki gösteren 21 prensten bazıları peşpeşe öldürüldü. Riyad’daki Ritz Carlton Oteli işkencehaneye çevrildi ve onlarca prens, yüzlerce bürokrat burada işkencelerden geçirildi, içlerinden 381’i tutuklandı, 106 milyar dolar civarında malvarlıklarına el kondu. Ritz Carlton’daki işkenceleri, ABD’li işkenceci “güvenlik örgütü” Blackwater’in yapmış olması da, bu Amerikancı darbenin ne kadar pervasız olduğunu gösteriyordu. Bu operasyonlardan kurtularak yurtdışına kaçmayı başaran Cemal Kaşıkçı, yaklaşık bir yıl sonra, 2 Ekim 2018’de İstanbul’daki S. Arabistan Başkonsolosluğu’nda vahşi biçimde parçalanarak katledildi. Bütün bu sürecin (MbS’nin veliaht ilan edilmesiyle başlayan saray darbesi sürecinin) doğrudan Trump’ın damadı Kushner tarafından yürütüldüğü söylendi.

Lübnan her dönem Ortadoğu’nun en karmaşık ülkelerinden biri olagelmiştir. Ortadoğu’da sertleşen savaşın bir parçası olarak ABD-Rusya-Çin arasında bir çatışma unsuruna dönüşmesi ise kaçınılmazdır. Keza Ortadoğu’nun Akdeniz’e açılan kapılarından biri olması, Çin’in İpekyolu güzergahı için vazgeçilmez hale getirdi.

Lübnan’daki karmaşık askeri-siyasi-ekonomik dengeler içinde, Hizbullah’ın yükselişi özel bir önem taşır. Hizbullah, 2006’da İsrail’in “yenilmezlik” mitini yerle bir ederek, Ortadoğu halkları nezdinde büyük bir güç ve prestij kazandı; ülke içindeki basit bir silahlı güç olmaktan, devlet yönetiminde etkili bir güce dönüşmeyi başardı. Hizbullah’ın Lübnan yönetimindeki etkin olması, Lübnan üzerinde İran ve Çin etkisinin de artması anlamına geliyordu. ABD, 2017 yılında S. Arabistan eliyle bu duruma müdahale etti. Suudi prenslere karşı saray darbesinin başlatıldığı 3 Kasım günü, Lübnan Başbakanı Saad Hariri, Suudi veliaht prens MbS’nin zorlamasıyla apar topar Riyad’a bir ziyaret gerçekleştirdi. Ve 4 Kasım günü, Hizbullah ve İran’ı sert biçimde eleştiren, kendisine karşı suikast hazırladıklarını belirten bir açıklama ile, istifa ettiğini duyurdu. Bu, Suudilerin Lübnan’da da darbe yapma girişimiydi. Rusya ve İran’dan sert açıklamalar peşpeşe geldi. Riyad’da iki hafta ev hapsinde tutulan Hariri, giderek büyüyen tepkiler üzerine ve Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un devreye girmesiyle serbest bırakıldı; Lübnan’a geri dönerek yeniden başbakanlık koltuğuna oturdu.

Myanmar, Katar, Sudan, Somali… ABD, Kuşak ve Yol Projesi için önemli olan bütün ülkelere, hatta kentlere doğrudan müdahale ediyor, etmeye çalışıyor. Ancak zaman ilerledikçe, ABD’nin bu kadar çok alanda birden kargaşa çıkarma gücü de azalıyor.

 

ABD’nin stratejik hedefi olarak

Çin

1990’ların sonlarından itibaren ABD’nin en önemli hedefi Çin’le mücadele etmek oldu; bu mücadelenin yöntemleri değişti, sonuç değişmedi. Tüm bu değişimler, ABD’nin resmi strateji belgelerine de doğrudan yansıdı.

2001 yılında açıklanan “Dört Yıllık Savunma Gözden Geçirme Raporu” bir dönüm noktasıydı. Bu raporda kullanılan ifadelere göre ABD dünya üzerindeki “ekonomik ve kültürel liderliğinin kaybolmakta olduğunu” görerek, hegemonyasını bundan sonra “askeri gücüne dayanarak” kurmayı hedeflediğini anlatmaktaydı. Aslında bu söylem, tutarsızlığını kendi içinde barındırıyordu. Zaten dünyanın geri kalanının toplam askeri harcamasını tek başına gerçekleştirmekte olan ABD, hegemonyasını korumak için askeri harcamalarını daha ne kadar artırabilirdi? Dahası, tüm ülkelerin toplam askeri harcamalarını tek başına yaparken hegemonyasını koruyamadıysa, daha fazla harcayarak başaracağının garantisi olabilir miydi?

Zaten hayat da bunu ortaya koydu: En son teknoloji ürünü silahlarına, savaş araçlarına ve katiller sürüsü ordusuna rağmen, Irak ve Afganistan savaşları ABD tarihine yenilgi olarak geçti. Bu ülkelerde kazandığı son derece sınırlı mevzileri ise, askeri gücüyle değil, parayla satınalma yoluyla elde etmişti. Keza rakip emperyalistin (Çin’in) ilerlemesini de durduramadı.

2001 yılı strateji belgesi, daha fazla saldırganlık öngörmüştü; buna uygun olarak ABD başkanı da Bush olmuştu. Sonrasında dönemin başarısızlıkları Bush’un kişisel başarısızlığı gibi gösterildi ve Obama ile yeni bir dönem başlatıldı.

Obama döneminin sloganı “yumuşak güç”tü. Obama’ya seçilir seçilmez Nobel ödülü verdirerek, “barış içinde birarada yaşama” söylevleri çektirerek, Çin ile “dost” olduklarını ilan ederek, ABD’nin eski hegemonyasını kurabileceğini sandılar. Obama dönemi, “Suudi Kralı’nın önünde boyun eğen ABD Başkanı” fotoğraflarına da tanık oldu; ancak ABD’nin gerileyişini durdurmayı başaramadı.

Aslında “yumuşak güç” denilen şey, güçlü bir ekonomik-siyasi-askeri güce sahip olan bir emperyalistin, diğer ülkeleri, sömürülmeye “gönüllü” hale getirmesidir. Tıpkı ABD’nin, II. Emperyalist Savaş sonrasında, “sosyalist kamp” dışındaki tüm dünyaya “demokrasi” ile birlikte kendi hegemonyasını ihraç ettiği dönem gibi… Tıpkı bugün yarı-sömürge, bağımlı ülkelerde Çin’in düşük faizli kredileri, altyapı yatırımları ve hammadde kaynaklarına dönük anlaşmaları ile birlikte Çin hegemonyasının yayılmakta olduğu gibi.

Sonuçta Obama’nın, 2008’de devraldığı başkanlığın ilk döneminde “yumuşak güç” politikasının gerçekçi olmadığı görüldü.

2012 yılının ilk günlerinde ABD’nin yeni savunma stratejisi açıklandı. Bu açıklamayı Obama, yanına savunma bakanı ve kuvvet komutanlarını da alarak Pentagon’da gerçekleştirdi. Bir ABD başkanı ilk defa böyle bir şey yapıyordu. Sadece bu tablo bile, ABD’nin “yumuşak güç” politikasının iflas ettiğini, elinde “askeri güç” dışında bir seçenek kalmadığını ortaya koyuyordu.

Bu stratejinin üç temel unsuru vardı: Birincisi ABD, son on iki yıldır savunma stratejilerinde var olan “aynı anda iki büyük savaşı sürdürme kapasitesi” hedefini, “bir büyük savaş ve bir yerel istikrar sağlama operasyonu kapasitesi” olarak değiştirdi. Yani ABD, Afganistan ve Irak’taki yenilgilerinin ardından, artık iki cephede birden savaşamayacağını kabul etmişti. Artık bir cephede savaşırken, başka bir noktada gizli operasyonlar, katliamlar, “seçim darbeleri” düzenlemek gibi, doğrudan “cephe” oluşturmayacak, ama hedef ülkede “istikrar” değil, tam tersine kargaşa çıkaracak bir faaliyet yürütmeyi planlıyordu. İkincisi, ABD artık açıkça “IV. Kuşak Savaşlar” olarak tanımlanan “kontrgerilla savaşı” yöntemlerine geçeceğini duyuruyordu. Açık cephe savaşında hep yenilen, hatta II. Emperyalist Savaş’tan bu yana girdiği hiçbir büyük savaşı kazanamayan ABD, artık savaş gücünün merkezine “özel timleri” koyuyordu. Olağan ordu güçleri değil, özel eğitimli-katilleştirilmiş kontra güçleri, Irak savaşında kullandığı “Blackwater” gibi katil örgütleri yaygınlaştıracağını ilan ediyordu. Üçüncüsü, “siber savaşlar”a daha fazla önem vereceğini açıklıyordu. Yani ABD savaşlar, işgaller yerine artık daha örtük, gizli, yasadışı yöntemlerle savaşacağını belirtiyor; emperyalist bir devletten “mafya devleti”ne doğru evrimini ilan ediyordu.

Yine bu raporda ABD, İran ve Çin’in isimlerini ilk defa birlikte anıyor ve hedef haline getiriyordu. (Bu raporun, Suriye savaşının başlamasının ardından; yani İran’ın, Çin’in de desteğiyle Suriye’de Esad’ın yanında savaşmaya başladığı dönemde yayınlandığını hatırlatalım.) İran’ın nükleer silahlanma kapasitesini daha fazla gündemleştireceğini, Çin’in karşısına Japonya ve Hindistan’ı çıkaracağını da belirtiyordu. ABD artık en önemli rakibinin Çin olduğunu, tüm stratejisini Çin’i durdurmak üzerine kurduğunu ilan ediyordu.

ABD’nin Savunma Bakanı, bu strateji raporu üzerinden, “stratejik dönüm noktası” tanımlamasını kullanmıştı. Gerçekten de öyle oldu: Suriye savaşı ile başlayan 2010’lu yıllar, ABD’nin “kazanamadığı savaşlar” üzerinden adım adım geri çekildiği bir dönem oldu.

Başkan değişti; ABD’nin gerileyişi durmadı. Trump’ın göreve gelmesinden yaklaşık 11 ay sonra, 2017 yılı sonunda açıkladığı Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi, bu durumu daha açık biçimde ortaya koydu. Bu belgedeki en önemli unsur, 2015 yılına kadar bu türden strateji belgelerinde dolaylı bir şekilde hedefe konan Rusya ve Çin’in artık doğrudan ve net şekilde “hedef” olarak tanımlanması oldu. Özellikle Çin’in “Kuşak ve Yol Projesi”, Çin’in dünya hegemonyasını artıran bir unsur olarak ABD’nin hedefindeydi. Bir başka önemli değişiklik, “hegemonya ihracı” konusundaydı: Bugüne kadar strateji belgelerinde standart olarak geçen “ABD değerlerinin ve demokrasinin yaygınlaştırılması”, “ABD liderliği altında uluslararası işbirliği” gibi söylemlerin yerini, “Amerikan egemenliğinin korunması” almıştı. Artık ABD “yayılmayı” değil, “kendini korumayı” hedefliyordu. Keza 2001 yılından bu yana Afganistan’dan Suriye’ye kadar işgal ettiği ülkelere “demokrasi” adına vahşet ihraç etmiş olan ABD, artık inandırıcılığı kalmayan bu söylemi kullanmaktan da vazgeçmişti. Savaş ve yaptırım kararlarına BM üyesi ülkelerin büyük çoğunluğunun karşı çıkıyor oluşu da, bir “ABD liderliği”nden sözedilemeyeceğinin göstergesiydi.

Trump’ın sloganı “Önce Amerika” idi. Ve strateji belgesi “oyun kurucu dünya lideri ABD”den, diğer emperyalistlerle rekabet etmeye ve kendi çıkarlarını korumaya çalışan bir çizgiye düşüşün ifadesiydi. Silahlanma bütçesi 700 milyar dolarla rekor kıran ABD, askeri gücüyle dünya imparatoru olma hedefinden, kendi konumunu koruma hedefine gerilemiş durumdaydı.

ABD’nin Çin ile olan ilişkisine nasıl baktığını, Trump’ın 2017 yılındaki Baş Stratejisti Steven Bannon’un sözleri özetliyor: “5-10 yıl içinde mutlaka Çin ile savaşacağız!” (***)

 

Çin artık meydan okuyor

Çin, ABD’nin strateji belgelerinde 2000 yılından itibaren örtük biçimde, 2015’ten itibaren ise açık hedef olarak yer almakla birlikte, bugüne kadar ABD’nin karşısına doğrudan çıkmadı. Tersine, tarihsel Çin kültürüne, Sun Tzu savaş stratejisine uygun bir biçimde, sessiz ve derinden ilerleme yolunu seçti. Dünyanın dört bir yanına bir ağ gibi kollarını uzattı, ama ABD emperyalizmine “rakip” olduğu görüntüsünü vermedi. “Çok kutuplu dünya”, “ülkelerin içişlerine karışmamak”, “serbest ticaretin korunması” gibi kavramlar, resmi söylemlerinin temelini oluşturdu.

Böyle davranmasında, geriden gelen ve hak iddia eden bir emperyalist olarak, hazır olmadığı bir dönemde ABD’nin hışmını çekmemek gibi bir amaç da sözkonusuydu. ABD emperyalizmini doğrudan karşısına almak yerine, parçalarda zayıflatmak, onun boşluk bıraktığı yerlere sızmak gibi yöntemlerle hegemonya alanını genişletti. Ekonomik gücü büyüdükçe, ABD ile kıran kırana ticaret savaşlarına girişti; siyasi gücü büyüdükçe ABD’nin işgal ettiği ülkelere dönük siyasi-ekonomik desteklerini artırdı; ve son on yılda askeri gücü konusunda da önemli ataklar gerçekleştirdi.

Çin, 2013 yılında Ulusal Güvenlik Komisyonu’nu kurdu, iki yıl sonra da ilk strateji belgesini yayınladı. Son on yılda, kritik alanlarda silahlanmaya hız kazandırdı. Özellikle deniz kuvvetlerini güçlendirmeye çalıştı. Ukrayna’dan 2001 yılında satın aldığı (boğazlardan geçerken Türkiye’de çokça konuşulan) Varyag gemisini tamir edip 2012’de kullanıma soktuktan sonra, 2018’de kendi uçak gemisini (36 uçak taşıma kapasitesine sahip bir gemi) de üreterek ikinci uçak gemisine sahip oldu. (Kuruluşundan itibaren en büyük ağırlığı deniz kuvvetlerine veren ABD’nin uçak gemisi sayısı 20.) Hava kuvvetlerini Rusya’dan aldığı uçaklarla güçlendirdi, yanısıra kendisi “radara yakalanmayan uçak” geliştirerek üretimine hız verdi.

Askeri gücünü ideolojik propagandanın da unsuru haline getiren Çin’de artık ABD’nin “Rambo”suna benzer bir sinema karakteri var ve bu “kahraman” (Wolf Warrior), Afrika ülkelerinde, Çin adına “kötülerle” savaşıyor, halkları “kurtarıyor!” Çin’in yurtdışındaki ilk askeri üssüne evsahipliği yapan Afrika, Çin askeri propaganda filminin de “set”i oluyor. Bu film serisi, Çin’in artık ülke dışı savaşlara hazır olduğunun göstergesi olarak dünyaya pazarlanıyor. Ve gerçekten de yaklaşık 1,5 milyon kişilik ordusuyla dünyanın en büyük kara gücüne sahip olan Çin, Suriye savaşına destek olmak için 2015 yılında Akdeniz’e savaş gemisi gönderen ülkeler arasındaydı.

Londra’da bulunan Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’nün (IISS) 2018 raporuna göre, artık ABD’nin kendi silahlı güçleri için kapasite gerekliliklerini ölçtüğü ülke Rusya değil Çin. Çin sadece kendi askeri kapasitesini geliştirerek değil, başka ülkelerin silahlanmasına yardımcı olarak da ABD için bir tehdit oluşturuyor. Özellikle ABD’nin askeri teknoloji satmak istemediği ülkelere satış yapıyor. IISS raporuna göre Çin Mısır, Nijerya, Pakistan, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Myanmar gibi ülkelere silahlı insansız hava aracı (UAV) satıyor.

Bir rapor da SIPRI’den (Stockholm Küresel Barış Araştırmaları Enstitüsü). 2016’da yayınladığı rapora göre Çin, silahlanma harcamalarını en çok artıran ikinci ülke; ilk sırada tabi ki ABD var.

Çin bir başka atağı, emperyalist kurumlar üzerinde gerçekleştiriyor. ABD, kurucusu olduğu emperyalist kurumlarla bile kavga ederken; kimi zaman rest çekip tek başına hareket edeceğini, ya da sözkonusu kurumu dağıtacağını ilan ederken; Çin bu kurumlarda daha etkin hale geliyor. Dünya Ticaret Örgütü artık Çin’in çıkarlarını koruyan kararları daha fazla alıyor; Dünya Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) başında Çinli yöneticiler bulunuyor. BM’nin “uzmanlık ajansları”ndaki Çinli memur sayısı her geçen gün artıyor.

Ekonomik ve siyasi gücü artan Çin, bu sayede “yumuşak güç” kullanarak yarı-sömürge ülkeleri kendisine bağımlı kılmakta başarılı oluyor. Ancak elbette bu yetmiyor; dünya hegemonyasını tartışmasız biçimde kurabilmek için askeri gücünün de büyümesi-kendisini ispatlaması gerekiyor. Bu nedenle Çin, askeri gücünü artırmak için tüm kaynaklarını seferber ediyor. Güçlü ekonomisiyle yıllar boyunca sessiz sessiz ilerleyen Çin, artık Suriye savaşına ilişkin BM kararı çıkarmaya çalışan ABD’yi açıktan veto etmesiyle, 2018 yılında ABD ile doğrudan girdiği ticaret savaşlarıyla, askeri gücünü ABD’nin gözüne sokan tatbikatlarıyla, hegemonya savaşına daha doğrudan girdiğini gösteriyor.

 

Dünya hegemonyasının

“kültürel” ayağı

Dünya hegemonyası, ekonomik-siyasi-askeri ayaklar üzerinden kurulur. Ancak bu hegemonyanın ayrılmaz bir parçası ve doğal sonucu kültürel hegemonyadır. Çin tüm dünyaya, Çin malları ile birlikte Çin kültürünü de ihraç etmektedir. Çin’den düşük faizli kredi alan, bir altyapı yatırımına izin veren her ülke, Çin’in kültürel hegemonyasına da maruz kalmaktadır.

Bu konuda sadece Çin ile ilişkide olan ülkeler değil, doğrudan ABD’ye bağımlı ülkeler bile, adım atmak zorunda kalıyorlar. Mesela ABD’nin Ortadoğu’daki “uşağı” konumundaki Suudi Arabistan’ın veliaht prensi MbS, Şubat 2018’de Çin’e bir ziyaret gerçekleştirdiğinde, iki ülke arasında 28 milyar dolarlık 35 anlaşma imzalanırken; Suudi Arabistan’da tüm eğitim kademelerinde Çince’nin ders olarak müfredata alınmasına karar verildi.

2017’de toplanan Kuşak ve Yol Zirvesi’nde alınan kararlardan biri de, zirveye katılan 30 ülkenin her birinin, yılda 10 bin öğrenciyi Çin’de eğitim görmek için göndermesi ve Çin’in bu öğrencilere burs vermesidir. Ayrıca bu ülkelerde Çince kursları açılacak, Çin televizyonları kurulacak, Çin lokantalarından akupunktur tedavilerine kadar, Çin kültürüne ait unsurlar yaygınlaştırılacaktı. Geçen süre içinde bu konuda devasa adımlar atıldı. Bugün dünyada 70’ten fazla ülkede, Çince milli eğitim sistemine dahil edilmiş durumdadır ve Çince öğrenenlerin sayısı 200 milyonu geçmiştir.

Çin Eğitim Bakanlığı temsilcisine göre, dünyada 4 binden fazla üniversite, 20 binden fazla ilk ve orta dereceli okulda Çince dersleri veriliyor. Bu rakamlara, doğrudan Çince eğitim yapan 45 bin okul ve eğitim kuruluşunu da eklemek gerekiyor.

Türkiye’de, 4 “Konfüçyüs Enstitüsü”nün ve Çince dersini müfredata ekleyen üniversitelerin yanısıra, Anadolu İmam Hatip Okulları’na da Çince dil eğitimi eklendi.

Afrika’da 38 ülkede 48 Konfüçyüs Enstitüsü, 15 ülkede 27 Konfüçyüs sınıfı bulunuyor. 2015’te Çin’deki Afrikalı öğrenci sayısı 60 bine ulaştı; bu sayı, ABD ve İngiltere’deki Afrikalı öğrenci sayısından fazladır. 2018’de, sadece Uganda’nın başkenti Kampala’daki Konfiçyüs Enstitüsü’nde, yıllık 4 bin öğrenci eğitim görüyordu.

Diğer taraftan, dünyanın dört bir yanına dağılmış olan Çinliler de Çin hegemonyasını güçlendirme görevini üstleniyor. Bulundukları ülkelerde kurdukları dernekler ve kurumlar aracılığıyla, o ülkenin siyasetini ve toplumunu etkilemeye, o ülkelerin Çin ile ilişkilerini güçlendirmeye, halkına Çin etkisini taşımaya çalışıyorlar. Keza bulundukları ülkelerdeki teknolojiyi Çin’e taşıyorlar.

Bir ülkenin emperyalist hegemonyayı kurmasının en önemli unsurlarından biri de, kendi halkını devlet politikalarına yedekleyebilme gücüdür. Bu konuda da oldukça ilginç veriler sözkonusu. Edelman Ajansı’nın, 1999’da Seattle’de yaşanan Dünya Ticaret Örgütü protestolarından bu yana yaptığı “güven barometresi”, ABD ve Çin’in yaşadığı değişimi de gözler önüne seriyor. Ajansın 2018 yılı raporuna göre, ABD’de eğitimli ve yüksek geliri olan kesimlerde, kurumlara olan güven çakılmış durumda. ABD’de hükümete güven yüzde 33’e, ekonomik gidişe güven yüzde 54’e düşerken; Çin’de eğitimli ve yüksek gelirli kesimlerin hükümete duyduğu güven yüzde 89, ekonomiye güven ise yüzde 85 dolayında.

Çin’in kullandığı en etkili “kültürel silah”lardan biri de, “sosyalizm” söylemleridir. Tüm dünyada kapitalist sömürünün ve ABD emperyalizminin lanetlendiği bir dönemde, Çin “sosyalist” maskenin altındaki “devlet kapitalizmi”ni, “sosyal-emperyalist” yüzünü gizleyerek, kitlelerin “daha iyi bir yaşam” özlemlerini sömürmektedir.

Bugün bütün dünyada, kültürü, alışkanlıkları, yemekleri, felsefesiyle Çin etkisi yayılmaktadır. Tıpkı II. Emperyalist Savaş sonrasında tüm dünyada ABD yaşam tarzına ait kıyafetlerin, yiyeceklerin yaygınlaştırılması, Hollywood filmlerinin her yanı sarması gibi… Çin malları ile birlikte Çin kültürü de dünya hegemonyasını inşa etme aracı olarak kullanılmaktadır.

* * *

Çin, ekonomik-siyasi-askeri gücünü artırarak, Kuşak ve Yol Projesi ile dört bir yana kollarını uzatarak hegemonyasını güçlendirmektedir. Ve Çin hegemonyası, Çin’deki işçi ve emekçilerin kanı-teri pahasına kurulmaktadır.

1980’lere kadar Çin işçi sınıfı, “demir pirinç kasesi” olarak adlandırdıkları sosyal haklara sahiptiler. Buna göre Çin’de çalışmak zorunluydu ve çalışanlar ömür boyu işgüvencesi, ücretsiz barınma, gıda vb. haklara sahiptiler. Bugünkü tablo ise bambaşka.

2016 yılı verilerine göre Çin, dünyada gelir adaletsizliğinin en fazla olduğu ülkelerden biridir. Çin’de nüfusun yüzde 1’i, toplam gelirin yüzde 30’undan fazlasını elinde tutuyor. En yoksul yüzde 25 ise, toplam gelirden sadece yüzde 1 pay alabiliyor. Çin’de en fazla büyüyen rakam, dolar milyarderi sayısı. Dünya sıralamasında Çin, 596 dolar milyarderiyle birinci sırada.

İşçiler ise, sosyal haklarını önemli ölçüde kaybetmiş durumda. Bugün halkın yüzde 10’u sağlık hizmetlerine erişemiyor. Kırdan kente sürekli bir kayıtdışı işgücü akını var ve bu kesim, çok düşük ücretle, her tür haktan yoksun olarak çalışıyorlar. Standart bir kapitalist ülkede olduğu gibi, hane halkı borçluluğu giderek artıyor, yaşam koşulları kötüleşiyor. Bir tarafta devasa gökdelenler yükselirken, o gökdelenlerin inşaatlarında çalışanlar büyük bir sefalet içinde yaşıyorlar. Devletin eğitim, sağlık ve emeklilik hizmetlerine ayırdığı bütçe, OECD ortalamasının yarısından bile az.

“Dünyanın fabrikası” olarak tanımlanan Çin, ekonomide büyüme rekorlarını, dünyanın dört bir yanına yayılma planlarını, açlık koşullarında çalışan işçiler üzerinden gerçekleştiriyor. Ve bunu yapan tüm sömürücü devletler gibi, kendi mezar kazıcılarını da güçlendiriyor.

 

 

Dipnotlar:

* İran Temmuz 2020’de, Çin ile aralarında hazırlanan bir anlaşmanın taslak metnini yayınlayarak, parlamentoda onayladıklarını duyurdu. Anlaşmaya göre, İran’da bankacılık, telekomünikasyon, limanlar, demiryolları, havaalanları, metrolar, serbest ticaret bölgelerinin inşası ve çok sayıda farklı projede Çin’in ağırlığının ve yatırımlarının artırılması öngörülüyor. Bunun karşılığında 25 yıl boyunca Çin düzenli bir şekilde indirimli İran petrolü satın alacak. Yanısıra, ortak eğitim ve tatbikatlar, ortak silah geliştirme ve istihbarat paylaşımı içeren kapsamlı bir askeri işbirliği sözkonusu olacak. Bu anlaşma, ABD’nin İran’a dönük saldırgan politikalarına da bir darbe indiriyor. Tam da ABD’nin koronavirüs salgınında kontrolü kaybettiği ve ekonomik krizle boğuştuğu bir dönemde, Çin’in büyük bir meydan okuyuşu anlamına geliyor.- yn.

** Kuşak ve Yol Projesi’nin asıl alanı Asya-Avrupa-Afrika olmakla birlikte, Çin Latin Amerika’yı da projeye dahil ederek tüm dünyada engelsiz bir ticaret ağı oluşturma hedefindedir. Bu yanıyla, Venezüella Çin açısından stratejik bir önem taşıyor. Keza ABD’nin kontrolü altında olan Panama Kanalı’na alternatif olarak, Çin de kendi kanalını Nikaragua topraklarına inşa etmek, Atlantik Okyanusu’ndan Pasifik Okyanusu’na açılan, kendi kısa yolunu oluşturmak istiyor. Nikaragua halkının direnişi, bu kanal projesinin ertelenmesini sağlıyor.- yn.

*** 2021 yılında ABD Başkanı olarak göreve başlayan Joe Biden’in hazırlattığı ve Mart ayında yayınlanan “Geçici Ulusal Güvenlik Stratejik Kılavuzu”nda, ABD’nin Çin’e dönük saldırganlığının derinleştiğini görüyoruz. Bu yeni belgede Çin, “baş rakip” olarak tanımlanıyor. ABD’nin, en güçlü askeri varlığını Pasifik bölgesinde konuşlandıracağını duyurması, Çin’i hedef alan bir askeri yığınak yapması anlamına geliyor. İkinci hedef olan Rusya için de, Baltık’tan Doğu Avrupa’ya, Batı Karadeniz’den Ege’ye uzanan hat üzerinde askeri üsler kuracak ya da güçlendirecek. Strateji belgesinde, Ortadoğu için “bölgenin sorunlarına çözümün askeri güç kullanmak olduğuna inanmıyoruz” cümlesi kurulurken, Çin’e karşı doğrudan askeri güce başvurmaya hazırlandığı anlaşılıyor. Bu doğrultuda, yine Mart 2021’de ABD Savunma ve Dışişleri Bakanları Hindistan, Japonya ve Güney Kore’ye ziyaretler gerçekleştirdiler ve askeri ilişkilerini güçlendirme kararlarını açıkladılar.

Strateji belgesinin yayınlanması ile aynı tarihlerde, ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken de “Çin’in ekonomik, diplomatik, askeri ve teknolojik olarak ABD’ye meydan okuyabilecek tek ülke” olduğunu belirtmesi oldukça önemli. Çünkü bugüne kadar Çin “genel olarak ekonomisi güçlü ama askeri yapısı zayıf bir ülke” olarak tanımlanıyordu; ilk defa askeri olarak, ABD’ye rakip olabilecek bir güç olduğu, hem de ABD’li yetkililer tarafından ifade ediliyordu.- yn.

Bunlara da bakabilirsiniz

İEB direnişteki LC Waikiki direnişini ziyaret etti

İşçi Emekçi Birliği Esenyurt-Esenkent’te fabrika önünde direnişlerini sürdüren LC Waikiki işçilerini ziyaret etti. Direnişin 5. …

Ahmet Şoreş ve Fırat Neval ölümsüzdür!

Rojava’da 3 Ocak günü MİT tarafından düzenlenen bir saldırıda katledilen MLKP komutanı Zeki Gürbüz (Ahmet …

Hak ve özgürlüklerimizi söke söke alacağız! DÖVÜŞE DÖVÜŞE KAZANACAĞIZ!

Bugün-yarın diyerek, yıllardır seçimlere kilitlediler halkı. 2019 yerel seçimlerinden bu yana seçimle yatıp seçimle kalkıyoruz. …