Yerel yönetimler üzerine- II

pdd-arka-logo-1

Geçen sayımızda, yerel yönetimlerin (belediyelerin) kentlerin ortaya çıkışıyla oluştuğunu; bugünkü anlamda kentlerin ise, kapitalizmle birlikte meydana geldiğini, tarihsel süreciyle birlikte ortaya koyduk.

Kapitalizmin ilk geliştiği yer olan İngiltere, kapitalist kentlerin de ilk oluştuğu ülkeydi. “Belediye” kavramı ilk olarak 1789 Fransız Devrimi sonrası “kurucu meclis” tarafından kullanılmıştı; fakat belediyenin tüzel kişilik kazanması, İngiltere’de 1835 yılında gerçekleşti.

Kentler, üretimin ve ticaretin merkezi durumuna gelince, burjuvazinin artan işgücü ihtiyacıyla birlikte kırdan kente doğru akın başlamış, sayıları sürekli ve hızla artan bu kitlenin asgari kentsel ihtiyaçlarını karşılama zorunluluğu, belediyeleri doğurmuştu. Ve belediyeler, “sermayenin yeniden üretimini sağlamak” için, burjuvazinin vazgeçemediği kurumlar haline gelmişti.

Engels, “İngiltere’de emekçi sınıfının durumu” adlı yapıtında, 19. yüzyılın Manchester kentini anlatırken, esasında bugüne dek uzanan “kapitalist kent”lerin genel fotoğrafını da çekmiştir. Bir yanda üretimi, zenginliği, modernliği; diğer yanda sefaleti, yoksulluğu, açlığı ile, kentlerin birbirine zıt “ikili özelliği”ni sergiler. O günden bu yana her kentin esasında “iki kent” olduğu ve bu özelliğin giderek daha net çizgilerle ayrıştığı, arasındaki uçurumun derinleştiği görülecektir.

Üretici güçlerin kentlerde toplanması, sınıfsal çelişkilerin en yoğun, en çıplak ve çarpıcı haliyle buralarda yaşanmasını getirdi. Dönemin devrimcilerinin, sosyalistlerin yerel yönetimlere ilgisi bundandır. Sömürüye, işsizliğe, yoksulluğa karşı mücadelenin merkezi, kentler olmuştu artık. “Belediye sosyalizmi” bu koşullarda doğdu. 1870 yılında İngiltere’de ortaya çıkan bu akım, 1900’lerin başında ise “Fabian Topluluğu” tarafından teori düzeyine yükseltildi.

Marksizmin ortaya çıkışıyla birlikte “Belediye Sosyalizmi” başta olmak üzere yerel yönetimler hakkında ham hayaller yayan ütopik görüşler mahkum edildi. Ne var ki, bunun tezahürlerini günümüzde de görebiliyoruz. Bunları yeri geldikçe anlattık, anlatmaya devam edeceğiz.

Aynı zamanda düzen-içi bir mevzi olarak yerel yönetimlerin nasıl kullanılması gerektiği, “devrimci-halkçı belediyeciliğin” neleri içerdiği, bu doğrultuda ne gibi örnekler yaratıldığı, bundan sonra ne yapılması gerektiği üzerinde duracağız. Yerel seçimlerin öngününde “nasıl bir belediyecilik” hedeflediğimizi bugüne dek yapılanlar üzerinden tartışmalı, yeni örnekler yaratma çabasına girmeliyiz.

 

“Devrimci-halkçı”

yerel yönetimlerin kökleri

Öncelikle şunu belirtelim; insanlığın ileriye doğru attığı her adım, büyük mücadeleler sonucunda gerçekleşti. Kapitalist toplum içinde elde edilen kazanımlar da öyle…

Marks’ın dediği gibi “sermaye, kan, irin ve pislik içinde” gelmiştir. Bununla birlikte kendini yokedecek en devrimci sınıfı, işçi sınıfını yaratmıştır. Başta işçiler olmak üzere ezilen kesimlerin mücadelesi ve proleter devrimler korkusuyla, burjuvazinin geri adım atmak zorunda kaldığı dönemler, konular oldu. “Vahşi kapitalizm”den adım adım demokratik hak ve özgürlüklerin tanındığı, daha insani çalışma ve yaşam koşullarının sağlandığı “sosyal devlet” haline dönüşmesi gibi…

Yerel yönetimlerdeki her olumlu gelişmeyi de böyle kavramak gerekir. Yerel yönetimlerin halka en yakın yönetim birimi olması ve yönetime katılım kolaylığı sağlaması, komünist ve devrimcileri bu yönetimlerle ilgilenmeye, daha demokratik ve özerk bir hale getirmeye itmiştir.

Katılımcı, üretici, halkçı (toplumcu) belediyecilik anlayışının gelişmesinde, “Paris Komünü”nün önemli bir yeri vardır mesela. Komün, yerel örgütlenme ve mücadelenin çok ötesinde bir anlama sahiptir; ama yerel yönetimler açısından da tarihi bir işlev görmüştür. En başta bir kentin dışarıdan hiçbir yardım almaksızın kendi özkaynakları ile kamu hizmetlerini sağlayabileceğini gösteren devrimci bir çıkıştır. Sonrasında Avrupa’da gelişen “kızıl belediyeler”in, Türkiye’de Fatsa dahil “devrimci-halkçı belediyecilik” anlayışının esin kaynağı olmuştur.

Günümüzde belediyelerin başat sorunu olan konut ve arsa üretimi, kırsal kesimden gelen kitlelere dönük siyasal-kültürel eğitim, niteliksiz işgücüne beceri kazandırılması, herkese iş olanağının yaratılması, yönetimin demokratik-katılımcı niteliği, kentsel rantların toplum yararına kullanılması gibi pek çok konuda Komün bir örnek oluşturmuş, yol açmıştır. Yine Komün’ün hedefleri arasında olan, fakat ömrünün kısalığından dolayı başaramadığı “komünler arası birlik”, sonrasında “belediyeler birliği”nin oluşmasına fikirsel öncülük yapmıştır.

Komün’den sonra “ütopik sosyalistler”in  geliştirdiği “belediye sosyalizmi” yerel yönetimlerin demokratikleşmesi, çalışma koşullarının iyileşmesi, iş ve ücret güvencesi gibi bir takım hakların kazanımında önemli bir rol oynar. İngiltere’de Birmingham ve Londra belediyesinin gaz, su, ulaşım, sağlık ve aydınlanma sorunlarının çözümünde etkili olurlar. Ardından Avrupa’nın değişik kentlerinde (Budapeşte, Münih, Verona, Lille vb.) ekmek fabrikaları, çocuk ve yaşlı kreşleri, halk sağlığı birimleri gibi hizmetlerin verilmesine öncülük ederler.

Rusya’da gerçekleşen 1917 Ekim Devrimi, işçi ve emekçilerin, ezilen halkların mücadelesinin büyüten, burjuvaziyi ise titreten tarihsel olayların başında gelir. Sosyalist Sovyetler Birliği’nde her gelişme, emperyalist-kapitalist ülke halklarına örnek olmuş ve o doğrultuda mücadelenin yükselmesini sağlamıştır. Kapitalizmin “sosyal devlet”e yönelmesi, yükselen devrim tehdidi karşısında, egemenlerin atmak zorunda kaldığı bir geri adımdır. ABD’de başlayıp tüm kapitalist sistemi saran 1929 bunalımı, bu geçişi daha yakıcı ve zorunlu kılmıştır. Ekonomide Keynes’in görüşlerinin yaşama geçmesi bu sayede gerçekleşir. Keynes, yoksulluk ve işsizlik gibi kapitalizmin doğurduğu sorunları hafifletmek için, devletin etkin rol oynamasını savunmuş; kapitalizmin krizden kurtulmasının yolu olarak da, devletin ekonomiye el atmasını, yeni istihdam alanları açmasını ileri sürmüştür.

Kapitalizmin krizinin aşılmasında Keynesyen politikalar kadar, ikinci emperyalist savaşın da rolü vardır. Savaş sonrası dünyanın üçte biri “sosyalist blok” içinde yer almıştır. Bu durum, demokratik hak ve özgürlüklerin dünya ölçeğinde gelişmesine, “sosyal refah devleti”nin yayılmasına yol açar. Aynı zamanda ulusal bağımsızlıkların ve etnik kimliklerin tanındığı, “vatandaş” kavramının öne çıktığı bir dönemi başlatır. Ücret, vergi ve sosyal güvenlik politikalarında işçi ve emekçiler lehine önemli kazanımlar elde edilir. Yoksulların dinsel ya da gönüllü kuruluşların yardımlarına ya da zenginlerin vicdanına bırakılması yerine, devletin vatandaşlarına temel ekonomik-sosyal hakları sağlamakla yükümlü olduğu bir anlayış hakim olur. Bu durum, belediyelerin de alanlarını genişletmeye ve ‘70’lerde yaygınlaşan “toplumcu-halkçı belediyecilik” anlayışının yerleşmesine de zemin hazırlamıştır.

Bunda 1967’de İtalya ve Fransa’da başlayan grevlerin, ’68 öğrenci hareketinin de rolü vardır kuşkusuz. İşçilerin desteğini alan ’68 hareketi, kitlelere moral ve cesaret vermiştir. Avrupa’nın neredeyse tüm kentlerinde emekçi kesimler, kentsel hizmetler için harekete geçmiş, eylemler yapmıştır. Ücret artışı, konut, ulaşım, eğitim ve sağlık hizmetleri o yılların öne çıkan talepleridir.

Dünya gelinde yaşanan bu gelişmeler, Türkiye’yi de etkiledi. Sadece dışarda değil, içerde de çok ciddi değişimler, alt-üst oluşlar sözkonusuydu. Türkiye tarihinin en yaygın ve kitlesel halk hareketi yaşanıyordu. Komünist ve devrimci örgütlerin en gelişkin olduğu, kitlelerle buluştuğu bir dönemdi aynı zamanda. ‘70’li yıllara damgasını vuran “devrimci-halkçı” yerel yönetimlerin gelişip yayılması bu koşullarda gerçekleşti.

 

Osmanlı’dan Türkiye’ye

belediyecilik

Belediyeler, kapitalizmin gelişmişlik düzeyine bağlı olarak evrimleştiği için, bizde belediyecilik Avrupa ve ABD’ye göre çok geç gelişmiştir. Batı’da yerel yönetimlerce yerine getirilen kentsel hizmetler, Osmanlı’da esnaf örgütleri, vakıflar tarafından gerçekleşiyordu. Fakat kentlerin büyümesi, ticaretin gelişmesi ve kapitalist-sömürgeci devletlerin baskısıyla, belediyelerin kurulması zorunlu hale geldi.

Osmanlı Devleti’nde ilk belediye, 1856 yılında Beyoğlu-Galata bölgesinde kuruldu. Başında hükümetçe atanan “Şehremini”nin bulunduğu Beyoğlu-Galata semtlerini içine alan bu belediye, Türkiye’de modern belediyeciliğin başlangıcı sayılır.

Bu dönemde “levanten” denilen büyük liman kentlerinde ticaretle uğraşan Müslüman olmayan azınlıklara, -sömürgeci ülkelerin de baskısıyla- bazı ayrıcalıklar tanınmıştı. Bu kesimlerin işyerleri Beyoğlu-Galata bölgesindeydi. İlk oteller ve bankalar burada kurulmuştu. Dünya ile ticaret Karaköy Limanı’ndan yapılıyordu. Dolayısıyla İstanbul’un en gelişkin bölgesiydi. Zaten ticari faaliyet, limanları, demiryollarını, otelleri, bankaları; buralarda çalışacak insanların barınma, beslenme gibi ihtiyaçlarını karşılamayı gerektiriyordu.

Bir diğer faktör ise, Kırım Savaşı’dır. Dünya üzerinde hegemonya kavgası veren İngiltere ve Fransa’nın Rusya’ya karşı başlattığı savaş, Osmanlı’yı da içine çekmişti. İngiliz ve Fransız askerleri İstanbul’a yığılmış ve onların ihtiyaçlarını giderecek mekanlara, hizmetlere ihtiyaç duyulmuştu. İstanbul’da ilk defa bir sokağın aydınlatılması, bu dönemde yapıldı.

İl Özel İdarelerinin kurulması da belediyelerle aynı döneme rastlar. 1864 tarihli yasa ile vilayet şeklinde örgütlenme modeli benimsenmiştir. Her vilayette il genel meclislerinin benzeri yerel meclislerin kurulması öngörülmüştür. Fakat bu meclisler “danışma meclisi” niteliğinin ötesine geçemedi. Çünkü kararlar vali tarafından alınmakta ve merkezi yönetim uygun görüldüğü taktirde yaşama geçmekteydi.

Sonuçta Osmanlı Devleti’nde belediyenin kurulması, tarihsel bir zorunluluktu. Fakat ilk kurulan Beyoğlu-Galata Belediyesi (6. Daire-i Belediyesi olarak da geçer), bütçe yetersizliği yüzünden işlemez hale geldi. Ta ki, 1876’da Meşrutiyet ilan edilene dek. Meclisin çıkardığı 1 numaralı karar, “Yerel Yönetimler Yasası” oldu. Kentleşme de bu dönemde gelişmeye başladı. 

Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı’nın son 50-60 yıllık belediye deneyimini devraldı. Türkiye’nin ilk belediyecilik sınavı da Ankara oldu. Ankara’nın başkent yapılması, o güne kadar Anadolu’nun herhangi bir kasabasını kentleştirmeyi gerektiriyordu çünkü.

Yerel yönetimlerle ilgili ilk yasal düzenleme, 1930 yılında yapılan 1580 sayılı Belediyeler Kanunu’dur. Buna göre, belediye meclisi seçimle oluşuyor, fakat başkan atamayla belirleniyordu. Ankara ve İstanbul belediye başkanları ise, kentin valisiydi. 1933 yılında bugünkü İller Bankası’nın selefi olan Belediye Bankası kuruldu. Aynı yıl “Umumi Hıfzıssıhha Yasası” ile “Belediye Yapı Yolları Yasası” çıkarıldı. Bu yasalarla kentlerin çağdaş görünüme kavuşması, kamu hizmetlerinin halka taşınması hedeflendi. Çünkü kentlerin estetik sorunu kadar, sağlık sorunları da vardı.

Yerel yönetimlerle ilgili yasaların çağına göre oldukça “demokratik” olduğu söylenir. Yasayı hazırlayan Şükrü Kaya, “biz bu yasayı, belediye sosyalizminden ilham alarak hazırladık” diyor. Belediyelerin “kurucu yasası” olarak anılması, -birçok değişikliğe uğrasa da- günümüze kadar gelmesi boşuna değil. O yıllar Köy Enstitüleri dahil pek çok yenilik, Sovyetler Birliği’nin etkisi altında gerçekleşiyor.

Diğer yandan dünya genelinde kapitalizm kriz içinde olması, KİT olarak adlandırılan kamusal kurumların oluşumunda önemli bir unsur. Sonuçta merkezi düzeyde devlet kapitalizmine geçiliyor, bu durum yereller için de geçerli. Yerel yönetimler, kapitalist yeniden üretimin sürdürülmesi için gerekli koşulların yerine getirilmesiyle yükümlü kılınıyor. Ve belediye kaynakları, sanayi-ticaret sermayesine, müteahhitlere akıtılıyor. “Tek parti dönemi”nin avantajıyla, merkez-yerel çelişkisi de yaşanmıyor.

İkinci emperyalist paylaşım sonrası kapitalizmin Türkiye’deki gelişimine koşut biçimde kentler de büyüyor. 1930’lu yıllarda büyüyen tek kent, yüzde 6 oranıyla Ankara iken, 1950’lerde neredeyse bütün kentler yüzde 6 civarında büyüme gösteriyor.

Bu koşullarda belediyecilik yeni bir safhaya giriyor. Tabii bu, birçok sorunu da beraberinde getiriyor. Gecekondulaşma, çarpık büyüme, salgın hastalıklar vb…

Nesnel gelişmelere bağlı olarak kitlelerin istemleri ve eylemleri de artıyor. Bu durum yerel yönetimler anlayışını değiştirmek zorunda bırakıyor. 1961 Anayasası, yerel yönetimler açısından da yeni bir dönemdir. Belediyelerin daha demokratik, özerk ve güçlü yapılar olması yönünde adımlar atılır. 1963 yılında çıkarılan yasa ile birlikte, belediye başkanları da artık seçimle yönetime gelecektir.

 

“Halkçı-toplumcu

belediyecilik” anlayışı

1960’lı yıllar, Türkiye’de kırdan kente akımın en yoğun yaşandığı yıllardır. Sanayileşme ve kentleşmede büyüme, göç dalgasını; o da kentsel sorunları artmıştır.

Fabrikalar kentlerde kurulmakta, işgücü ihtiyacı sürekli artmaktadır; fakat bu işgücüne uygun kentler inşa edilmemiştir. Barınma sorunu başta olmak üzere ulaşım, yol, su, elektrik gibi devasa sorunlar birikmiştir. Konut ve toplu taşımada yetersizlikler, köyden kente göçen “yeni kentliler” tarafından “gecekondu” ve “dolmuş” gibi kente özgü olmayan çözümlerle karşılanır. Kentsel-toplumsal hareketler de bu dönemde başlar. Türkiye’de “toplumsal belediyecilik” bu mücadeleler üzerinden gelişir.

Devrimci hareketlerin güçlendiği bu dönemde, CHP gibi bir devlet partisi, kendini “sol”a yerleştirir. 1965’te Ecevit’in başkanlığında CHP, “ortanın solu”nda konumlanacaktır. 1973 yılındaki yerel seçimlerde ise büyük kentlerin belediyelerini CHP kazanır. Böylece Türkiye’de ilk kez hükümet ve belediyeler farklı partilerin eline geçer. Hükümette Demirel’in başını çektiği sağcı-faşist partiler varken, belediyeler “ortanın solu” CHP’nin elindedir.

Bu durum hükümetin yereller üzerindeki baskısını arttırmayı getirmiştir. CHP’li belediyeleri başarısızlığa uğratmak için mali yönden sıkıştırma başta olmak üzere her tür baskı aracı devreye sokulur. İşçi ücretlerini bile ödeyemez hale gelen CHP’li belediyeler “kaynak sorunu”nu çözmekle karşı karşıyadır. Bunun için çeşitli yöntemlere başvururlar. Bunlar arasında elektrik paralarını Türkiye Elektrik Kurumu’na ödememek, işçilerin sigorta primlerini SSK’ya yatırmamak gibi yasaları delen fiili-meşru biçimler de vardır. (Önümüzdeki dönem işbaşına gelecek “devrimci-halkçı belediyeler”in de bu tür fiili biçimlere ihtiyacı vardır.)

CHP’li belediyelerin o dönem yaşadığı sıkışma, “kaynak yaratan” ve “üreten” belediyecilik anlayışının gelişmesine zemin oluşturmuştur. Belediyelerin kendi gereksinimlerini üretmeye başlamaları, bu döneme rastlar. Asfalt ve ekmek fabrikaları açılır, toplu taşımaya öncelik verilir, toplu konutlara başlanır, tanzim satış mağazaları kurulur vb… Tariş, Çukobirlik, Antbirlik gibi devletin elindeki kooperatiflerin malları tüketiciye aracısız ulaştırılır. Ayrıca halkın yönetime katılımını sağlayan “kent kurultayları” gibi biçimleri devreye sokarlar. Hükümet baskısından kurtulmak, bilgi ve araç paylaşımında bulunmak, birlikte hareket etmek için bölgesel belediye birlikleri kurulur. Marmara ve Boğazlar Birliği başta olmak üzere yurdun değişik bölgelerinde benzer amaçlarla birlikler oluşturulur.

1973-77 arasında İstanbul’da Ahmet İsvan, Ankara’da Vedat Dalokay bu yeni belediyecilik anlayışının önde gelen isimleridir. Öncesinden oluşmuş bir programları yoktur. Hükümet baskısının yanı sıra, esas olarak halkın artan talepleri ve mücadelesi, “toplumcu belediyecilik” anlayışını doğurmuştur.

Bu uygulamalar, 1977 seçimleri öncesinde, “demokratik, katılımcı, üretici, birlikçi, kaynak yaratıcı, toplumsal tüketimi geliştirici” ilkeler olarak sıralanacak ve sosyal-demokrat belediyeciliğin programı halini alacaktır.

Hiç kuşkusuz CHP’li belediyelerin sahiplendiği bu ilkeler; Paris Komünü ile başlayıp “Belediye Sosyalizmi” ile gelişen, ’68 hareketi ve ‘70’li yılların toplumsal hareketlerinin yarattığı mücadeleler sonucunda oluşan ilkelerdir. Keza Türkiye’de işçi-emekçi hareketi ve devrimci örgütlerin eylemleriyle açılan yol üzerinden şekillenmiştir.

CHP gibi bir düzen partisinin bile, bu ilkeleri savunur hale gelmesi, dünya ölçeğinde gelişen sol, devrimci rüzgarın etkisidir. Halkın artan politik bilinci ve siyasal talepleri, “sol” görünen bütün partileri buna ayak uydurmaya zorladı. Egemen sınıflar, yükselen devrim ateşini söndürmek için, bu partilere “itfaiyeci” rolü verdi.

CHP’nin kitlelerdeki “yangını” söndürmeyi başamadığı noktada ise, “halkçı-toplumcu” uygulamaları da geriye çekildi. 1977 seçimlerinde “toplumcu belediyecilik”le simgelenen belediye başkanlarının, bizzat CHP tarafından tasfiye edilmesi, bunun göstergesidir. ’77 yılından itibaren “toplumcu belediyecilik” anlayışından adım adım uzaklaşılacak, sonrasında tamamen bitirilecektir. 12 Eylül öncesi başta Fatsa olmak üzere ortaya çıkan “devrimci-halkçı belediyecilik” örnekleri, egemen sınıfları ürkütmüş, CHP’nin “toplumcu belediyeciliği”ni geriletmiştir. 12 Eylül sonrası ise, bu anlayışı terk ettikleri görülmüştür.

CHP’nin “toplumcu belediyecilik” uygulamaları, Fatsa’da başlayan “devrimci-halkçı belediyecilik” akımı, 12 Eylül darbesiyle kesildi. 12 Eylül 1980’den 1984 Mart ayında yapılan yerel seçimlere kadar belediyeler valiler tarafından yönetildi. Sonrasında ise ANAP’ın başını çektiği neo-liberal belediyecilik, kamuya ait malların özelleştirilmesi, sermayenin kentsel rantlardan nemalanması şekline büründü.

‘89’dan itibaren yeniden sosyal demokratlara geçen yerel yönetimler, “toplumsal belediyecilik” anlayışından çok uzaklaşmıştı. ANAP’ın başlattığı özelleştirme-taşeronlaştırma, ihale yoluyla mal ve hizmet alım yöntemleri, sosyal-demokrat belediyeler tarafından da sürdürüldü.

Elbette bu durum, dünya ölçeğindeki gelişmelerden bağımsız ele alınamaz. Sovyetler Birliği başta olmak üzere Doğu Bloku ülkelerinde gerileme ve dağılma, dünya genelinde gerici saldırganlığı arttırdı. Emperyalist-kapitalist sistem “sosyal devlet” uygulamalarından adım adım uzaklaşarak, o güne dek kitlelerin mücadele ile kazandığı hak ve özgürlükleri gaspetmeye başladı. Yerel yönetimlerin demokratik ve özerk yapısı da büyük oranda törpülendi.

Toplumcu politikalar, kapitalizm karşısında sosyalizmin evrensel bir model olarak canlı olduğu ve sınıf mücadelesinin yükseldiği dönemde ortaya çıkmıştı. Sosyalizmin gücünü kaybettiği, komünist ve devrimcilerin darbe yediği koşullarda ise, sosyal-demokrasinin liberalizmden farkı kalmadığı görüldü.

* * *

Bu kısa tarihçe de gösteriyor ki, dünyada ve ülkemizde “toplumcu belediyecilik” yine halkın talepleri ve eylemleriyle oluştu. Halkın tepkisinin doğrudan devlete yönelmesini engellediği koşullarda burjuvazinin göz yumduğu, belli sınırlar içinde kabullendiği bir yönetim anlayışı oldu. Üstelik kent kaynaklarının dağıtımında önemli bir rol oynayan “belediye meclisleri”nde çoğunluk kentli orta ve küçük burjuvalardan oluşuyordu. Kapitalistler işçilerin yerine esnafların, orta-burjuvaların olmasını yeğliyor ve onlarla işlerini rahatça yürütüyordu. Ta ki, düzen sınırlarını zorlayan “devrimci belediyecilik” örnekleri çıkana dek…

 

Devam edecek

 

Bunlara da bakabilirsiniz

’84 ÖO şehitleri ve Mehmet Fatih Öktülmüş Yaşıyor!

1984 Ölüm Orucu eyleminin ve ihtilalci komünist hareketin önderi Mehmet Fatih Öktülmüş’ün ölümünün üzerinden 40 …

Öğretmenlerin direnişi sürüyor

Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası; 26 Mayıs’ta Ankara’da Meclis önüne kitlesel yürüyüşle başlattığı eğitim nöbetinde 3. …

Kolektif üretim ve yaşam; HAZİRAN PİKNİĞİ…

Genel olarak Avrupa’da özelde de yaşadığımız ülke Fransa’da,  ekonomik ve politik baskılar gün geçtikçe biz …