Bu cennet, bu cehennem, BU MEMLEKET BİZİM!

Nazım Hikmet’in “Dört nala gelip Uzakasya’dan / Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan / bu memleket bizim” dizeleriyle başlayan ünlü şiirini bilmeyen yoktur. MHP lideri Alparslan Türkeş’in bile, 12 Eylül sonrası bir televizyon programında bu dizeleri okumuşluğu vardır.

Nazım’ı ve şiirlerini kendi pis amaçları için kullananlar, onu “ehlileştirmeye” çalışanlar bir yana, “sevdalınız komünisttir” diyen Nazım’ı ve davasını savunanlar için, “bu memleket bizim mi gerçekten” dedirten o kadar çok olay ve durum yaşanıyor ki…

* * *

En son Erzincan-İliç’teki madenci katliamı, memleketin taşının toprağının emperyalist tekellere altın tepside sunulduğunu, sadece iş sahasının değil, bir bütün olarak bölgenin bu tekellerin emrine verildiğini gösterdi bir kez daha…

Amerikan-Kanada menşeli Anagold maden şirketi, köylülere 130 bin TL karşılığında haklarından feragat ettiklerine dair kağıt imzalatıp köyün yerini değiştiriyor; Erzincan futbol kulübüne milyon dolarlık bağış yaparak “Anagold 24 Erzincanspor” adını veriyor; 11 köy muhtarını yurtdışına seyahate gönderiyor; Maden İş’in sendika ağalarına “işveren için üzerimize ne düşüyorsa yapmaya hazırız” dedirtecek kadar para yediriyor vb…

Bu şirketin yüzde 20 hissesi de Çalık grubuna ait. Bir zamanlar Maliye Bakanı olan Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak’ın genel müdürlüğünü yaptığı Çalık grubuna… Emperyalist maden tekelleri gittikleri yerlerde hükümete yakın böyle şirketlerle boşuna işbirliği yapmıyor. Onlar aracılığıyla önleri düzleniyor; vergi afları geliyor, yasalar değişiyor vb…

“Sömürge madenciliği” böyle gerçekleşiyor! Sadece hükümetleri değil, muhalefeti, basını, sendikaları da satın alıyorlar.

Türkiye’de en çok değişen iki kanun var: Kamu İhale Yasası ve Maden Yasası! AKP döneminde maden kanunu tam 21 kez değiştirildi! 1980 öncesinde devlete ait olan madencilik alanı, ilk olarak 1985’te dönemin başbakanı Turgut Özal tarafından özel sektöre açıldı. Özal’ın devamcısı olmakla övünen AKP, özelleştirme furyasında onu defalarca katladı.

Son 15 yılda toplam 351 bin maden ruhsatı verilmiş. Ormanların ortalama yüzde 58’i, tarım alanlarının yüzde 60’ı, milli parkların yüzde 51’i madenlere ruhsatlı. Bu alan, ülkenin yarısından fazlasına denk geliyor. Yine son 15 yılda kayıtlı işletme sayısı yüzde 33 artarken, ücretli çalışan sayısı da (zorunlu sigortalı sayısı) en az yüzde 23 oranında artmış.

Milyar dolarlık bu sömürü çarkı, işçilerin düşük ücretle, uzun saatler güvencesiz biçimde çalıştırılmasıyla dönüyor. Onların kanı-canı üzerinden yükseliyor. İliç’te toplu kuş ölümleri yaşanmış önce, bitkiler kurumuş, hastalıklar artmış. Ve sonunda 9 işçi, binlerce tonluk kimyasal yığını içinde kayboldu…

Yıllardır “bir mezarları olsun bari, başına gidip ağlayacağımız” diyerek, çocuklarının kemiklerine ulaşmak için mücadele eden Cumartesi Anneleri’ne, madenci aileleri eklendi şimdi. Tepki göstermeleri bile şirket tarafından engellenen, tehdit edilen aileler… Yakın zamana kadar tarlalarda çalışan küçük üretici, yoksul köylüydü onlar. Ve daha fazla kar uğruna katledildiler.

* * *

Sadece İliç mi? Daha önce Soma’da, Ermenek’te, Zonguldak’ta aynı tablo ile karşılaşmadık mı?

ILO verilerine göre Türkiye, ölümlü maden kazalarında açık ara Avrupa birincisi! Dünya ölçeğinde bile ilk sıralarda yer alıyor.

Seri cinayetler-katliamlar işleniyor göz göre göre. Hukuksal terimle “taammüden”, yani planlı ve kasıtlı bir biçimde… Üstelik maden çalışması katliama rağmen halen sürüyor. Bu kadar pervasız ve rahatlar… Yaptıklarının yanlarına kar kalacağını biliyorlar çünkü. Bugüne kadar madenci katliamından yargılanan kaç patron oldu? Bir kaç mühendisi ortaya atıp sıyrıldılar işin içinden. Hatta ölen işçileri suçlu gösterdiler utanmadan.

Madenlerde katledilenlerin değil sadece, iş cinayetinde ölen işçilerin, tren kazalarında, depremlerde, sellerde yitirdiğimiz insanların, hangisinin katillerine gerçekten hak ettikleri ceza verildi?! Ya da toplumsal şiddetin kurbanı olanların, öldürülen kadınların, trafikte hayatını yitirenlerin vb…

Katilleri koruyan bu cezasızlık anlayışı, onları pervasız kılıyor ve yeni cinayetlerin, katliamların önünü açıyor. “Kan ve irinle gelen sermaye”ye yeni kurbanlar sunuyor. İşçinin kanını içip etini yiyen “cinayet ekonomisi” böyle dönüyor. İşçilerin ölmesi, doğanın zehirlenmesi, toplumun cinnet geçirmesi umurlarında değil! Onları varsa yoksa karları ilgilendiriyor!

* * *

İş cinayetlerinde günde 5 işçinin, her gün bir kadının öldürüldüğü bu memleket bizim mi gerçekten? Kelleşmiş dağları, çoraklaşmış toprakları, kurumuş dereleriyle bu memleket bizim mi? Şeriat çığlıklarının atıldığı, okulların medreseye döndüğü, eğitimin Kuran kurslarına taşındığı, çocukların tacize-tecavüze uğradığı, birçoğunun intihara sürüklendiği bu memleket bizim mi? Çöpten geçinen insanların sayısının arttığı, yaşlılarımızın ölüme terk edildiği, gençlerimizin ülkeyi terk etmeye çalıştığı bu memleket bizim mi?

Elbette bunlara karşı direnenler de var. Yıllardır mücadele ederek zeytinliklerini koruyan, “dereler özgür aksın” diyerek HES’leri durduran, maden şirketlerinin girmesine izin vermeyen köylüler var. Ucuz ve güvencesiz çalışmaya karşı direnişe geçen, fiili grevler yapan, işten atıldıkları halde sendikalı olmaya devam ederek haklarını arayan işçiler var. Düşük taban fiyatını, emperyalist tarım politikasını protesto eden küçük üreticiler var. Kadına dönük şiddete, AKP’nin kadını aşağılayan politikalarına karşı sokakları dolduran kadınlar; dinci-gerici eğitime, kayyum rektöre, üniversitelerin şirkete dönmesine direnen öğrenciler, öğretmenler, öğretim üyeleri var.

Bu listeyi uzatabiliriz. Dolayısıyla direniş cephesi de oldukça geniş ve kararlı. Ama dağınık ve örgütsüz… Buna rağmen doğası tarihiyle, kültürü ve insanıyla “cennet vatan” adledilen bu toprakları cehenneme çevirenlere, cehennemi yaşatacak olan da bu cephedir. Bu cepheyi büyütmeli, birleşik ve örgütlü hale getirmeliyiz.

Zaten Nazım Hikmet de şiirini öyle tamamlamıyor mu?

“Kapansın el kapıları bir daha açılmasın / Yok edelim insanın insana kulluğunu / Bu davet bizim… Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür / Ve bir orman gibi kardeşçesine / Bu hasret bizim…”

Bunlara da bakabilirsiniz

’84 ÖO şehitleri ve Mehmet Fatih Öktülmüş Yaşıyor!

1984 Ölüm Orucu eyleminin ve ihtilalci komünist hareketin önderi Mehmet Fatih Öktülmüş’ün ölümünün üzerinden 40 …

Öğretmenlerin direnişi sürüyor

Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası; 26 Mayıs’ta Ankara’da Meclis önüne kitlesel yürüyüşle başlattığı eğitim nöbetinde 3. …

Kolektif üretim ve yaşam; HAZİRAN PİKNİĞİ…

Genel olarak Avrupa’da özelde de yaşadığımız ülke Fransa’da,  ekonomik ve politik baskılar gün geçtikçe biz …