Gazi Direnişi 29. Yılında!

Gazi Direnişi’nin yıldönümünde “Gazi 12 Mart Platformu” 10 Mart 2024 tarihinde Gazi Cemevi’nde bir panel gerçekleştirdi. Özge Karbo’nun moderatörlüğünü üstlendiği panelde, Proleter Devrimci Duruş Dergisi’nden Gülümser Seyitcemaloğlu ve Marksist Teori Dergisi yazarı Hasan Polat konuştular.

Hasan Polat konuşmasında Gazi Direnişi’ni hazırlayan etkenleri anlatırken, 1990’ların başından itibaren Kürt hareketinde, işçi sınıfında ve öğrenci gençlik hareketinde yaşanan yükselişe değindi. Aynı dönemde devrimci hareketin de gelişme ve atılım sürecinde olduğunu, 12 Eylül cenderesini kırdığını belirtti. Kontrgerillanın Gazi’ye düzenlediği saldırının, Gazi’nin devrimci kimliğine dönük bir saldırı olduğunu, bu saldırının büyük bedeller pahasına püskürtülmesi sonrasında antifaşist devrimci kitle mücadelesinin sıçramasının yaşandığını, demokratik Alevi hareketinin de güç kazandığını, faşizmin ve iç savaş yöntemlerinin geriletildiğini anlattı. Hasan Ocak’ın bu direnişin ardından kaybedildiğini ve kayıplar mücadelesinin de bu direnişten sonra başladığını hatırlattı. 

Panelde Proleter Devrimci Duruş adına yapılan konuşmayı yayınlıyoruz:

1995 yılının 12 Mart’ında gerçekleşen Gazi Direnişi’nin 29. Yıldönümündeyiz.

Gazi Direnişi, Türkiye’deki sınıf mücadelesi tarihinin en önemli direnişlerinden biridir. Hem yaşanma biçimi, hem de yarattığı etki yönünden bu değeri haketmektedir. Onu ayırt eden özellikleri şöyle sıralayabiliriz.

Birincisi, Gazi’de bir halk kahramanlığı sergilenmiştir. Lenin’in “kitlelerin gözünde ölüm küçüldükçe zafer yakınlaşır” sözünün tam karşılığıdır Gazi. Sadece devrimciler değil, halktan insanlar bile, birbirlerine sarılarak “biz bu gece burada öleceğiz” diye söz verdiler. Üstelik yanlarında peşpeşe insan ölüyorken… 20 insan öldü Gazi’de bu şekilde… Kurşunların üzerine koşarak… Bu, gerçek bir halk kahramanlığıdır.

İkincisi, Madımak Katliamı’nın rövanşıdır Gazi. Devlet de bunun böyle olduğunu bilir, devrimciler de. 1993 yılında Sivas’ta Madımak Oteli’nde yaşanan katliamı hatırlıyoruz. Orada yapılan en büyük hata, devletin yardım edeceğini ummak, bu yardımı beklemekti. Oysa Madımak Oteli kuşatılmış, dışarıda binlerce kişi gerici sloganlarla saldırıya geçmişti. Ama içerideki aydın ve yazarlar, “biz telefon ettik, hemen asker göndereceklerini söylediler” diyordu yanındakilere. “Sakin olun, telaşlanmayın, üst katlara çıkın sorun çözülecek!” diyerek teskin etmeye çalışıyorlardı. SHP hükümet ortağıydı o zaman. Telefonda Aziz Nesin’e sözler veriyordu SHP’li devlet adamları. Ve içeridekiler beklediler.

Sonuç? Madımak’ta bir katliam gerçekleşti. Bu nedenle Gazi’de devletle görüşme, uzlaşma çabalarını elinin tersiyle itti halk. Ne Ecevit’in, Zülfü Livaneli’nin gelmesi, ne askerin devreye sokulması Gazi direnişini etkilemedi. Hiçbir söze inanmadılar. Sadece kendi eylem güçlerine güvendiler. “Taleplerimiz kabul edilinceye kadar direneceğiz” dediler; öyle de yaptılar. Tam da bu nedenle Gazi’de üç gün süren, İstanbul’u sarsan, Türkiye’yi etkileyen büyük bir direniş yaşandı. Madımak Katliamı’nın arkasından da büyük bir öfke patlaması olmuştu, ama sonra sönüp gitti. Madımak’tan geriye hüzün kaldı, acı kaldı, aldatılmışlık kaldı… Ne yazık ki direniş değil!

Üçüncüsü, Gazi Direnişi ’92 Konsepti adı verilen pervasız vahşet döneminin bitme sebeplerinden biri oldu. 1992 yılında Çiller’in Başbakanlığı döneminde başlatılan ’92 konsepti, faili meçhuller demekti, gözaltında kayıplar, muhaliflerin pervasızca öldürülmesi, kitle eylemlerine vahşi saldırılar demekti. Kürt hareketine, komünist ve devrimcilere dönük bir imha hareketiydi. Gazi’deki kahvehane saldırısı, ’92 Konsepti’nin bir parçası olarak, Gazi halkı üzerinde korku ve tedirginlik yaratma amacıyla gerçekleştirilmişti. Bu saldırıya karşılık gerçekleşen Gazi Direnişi, devlette bir tedirginlik yarattı. Bundan sonra gerçekleştireceği saldırıların, direnişi büyütme ihtimali ortaya çıkmıştı çünkü. Bu tedirginlik, saldırıların giderek azalmasına neden oldu.

Tüm bunlar, Gazi Direnişi’ni Türkiye devrim tarihinin önemli kilometre taşlarından biri olmasını sağladı.

* * *

Gelelim direnişin bu kadar büyük ve etkili olmasının nedenlerine…

Çünkü bu direniş kendiliğinden bir hareket değildi; her aşamasında devrimci bir müdahale sözkonusuydu. Öyle ki, bu müdahaleler olmasa, çok yanlış yerlere gidebilir ya da hızla sönümlenebilirdi. Ama yapılan devrimci müdahaleler, Gazi Direnişi’nin herhangi bir protesto eyleminden çıkarak, büyük ve etkili bir direnişe dönüşmesine neden oldu.

Neydi bu müdahaleler?

12 Mart akşamı kahvehanelere dönük saldırılar yaşandığında, halk sokaklara döküldü. Büyük bir öfke vardı. O sırada kitlenin içine giren bazı provokatörler, bu öfkeyi bir “Alevi-Sünni çatışması”na çevirmeye çalıştılar. “Onlar bizim kahvelerimizi bastı, biz de onların camisini basalım” diye bağırmaya, kitleyi yönlendirmeye çalıştılar. O öfke hali içinde, bu yönlendirme etkili olabilirdi. İlk müdahale burada geldi. Bir ihtilalci komünist “Katiller karakolda” sloganını atmaya başladı. Ve kitlenin yönü karakola döndü. Bu slogan, Alevi-Sünni çatışması ihtimalini ortadan kaldırarak, öfkenin doğru adrese yönelmesini, doğrudan devleti hedef almasını sağladı. “Ardından faşist odakları dağıtacağız” sloganı geldi. Böylece önceden tespit edilmiş taksi durağı gibi faşist odaklar da kitle öfkesinden nasibini aldı. Gazi’nin Gazi olmasındaki en önemli noktalardan biri, bu andır.

Gecenin ilerleyen saatlerinde protesto eylemi bir doygunluğa ulaştı, yorulan halk dağılmaya başladı. İkinci müdahale burada ortaya çıktı. Nurtepe’den yürüyerek gelen 5 bin kişilik bir kitle, gece saat 2’de Gazi’ye ulaştı. Nurtepe’deki komünistler, Gazi’nin haberini aldıktan sonra sokağa dökülen kitleyi Gazi’ye taşımayı, hem de yürüyerek getirmeyi başarmışlardı. Bu coşkulu kitle, halkın yeniden toparlanmasına yol açtı. Ardından Kağıthane’den, Okmeydanı’ndan, İkitelli’den, Alibeyköy’den binlerce insan aktı Gazi’ye.

İkinci gün barikatlar kuruldu. Artık iş büyümüştü. “Biraz bağırırlar, sonra dağılırlar” noktasından çıktığı belli olmuştu. Devlet sopa ve havuç taktiğini birlikte devreye soktu. Valilik sokağa çıkma yasağı ilan etti, saldırı tehditleri arttı. Bu arada devletin sözcüleri olarak Ecevit, Zülfü Livaneli geliyor, halkı eylemden vazgeçirmek için konuşmalar yapıyorlar. Ama Gazi halkı çok net bir çizgi çekiyor. Dört talebimiz var diyor; “bu talepler yerine getirilmeden barikatlar kalkmayacak” diyor.

Nedir bu talepler? Şehitlerimizin cenazeleri verilsin, asker-polis geri çekilsin, sokağa çıkma yasağı kaldırılsın ve gözaltındakiler serbest bırakılsın. Onlarca gözaltı var, yüzlerce yaralı. 20 kişi Gazi’de 3 kişi Ümraniye’de 23 şehidimiz var. Bu dört talebin arkasında duruyor. Bütün araya girmeye uzlaştırmaya çalışanlar kitlenin büyük bir tepkisiyle karşılaşıyor ve dönüp gitmek zorunda kalıyorlar. Devreye asker sokulmaya çalışılıyor. Katliam polis tarafından gerçekleştirildiği için, askerlere sıcak bakılacağı düşünülüyor. Bu politika da tutmuyor.

Üçüncü dönüm noktası, 14 Mart akşamı yaşanıyor. Kitle dağılmaya başlamışken devlet gece 2’de barikatlara saldırıyor. Barikatlarda çok müthiş direniş gerçekleştiriliyor. Mesela son barikat savaşında 1500 molotof atılıyor, onlarca mutfak tüpü barikatlara getiriliyor. Etraftaki inşaat firmalarının kalasları taşınıyor, barikatlar ateşe veriliyor. Saatler süren muhteşem bir direniş gerçekleşiyor. Ve ertesi sabah asker geliyor. “Bütün taleplerinizi kabul ettik direnişi bitirin” diyor.

Gazi’nin nüfusu o sıralar 20 bin; Gazi direnişine katılan insan sayısı ise 30 bin. Böyle görkemli bir direniş gerçekleşiyor.

* * *. 

Bu kadar önemli bir direniş olmasına rağmen, Gazi Direnişi Türkiye sınıf mücadelesi tarihinde hakettiği görkemli yeri bulamamıştır ne yazık ki. Bunun en önemli sebebi, devletin bu direnişi de, bu direnişin yaşandığı toplumsal dokuyu da yoketmek için sarfettiği çabadır. Bir taraftan devrimcilere büyük bir saldırı gerçekleştirdi. Gözaltılar, operasyonlarla Gazi’deki komünist ve devrimci yapılara önemli darbeler vurdu, onları zayıflattı, kitleleri öncüsüz bıraktı. Gazi duruşmalarını, sözde “güvenlik” gerekçesiyle Trabzon’a taşıdılar. Şehit ailelerine ve Gazi davası avukatlarına Trabzon’da faşist saldırılar düzenlendi, otobüsleri taşlandı, ölümlerden döndüler. Kitlesel biçimde mahkemelere gelmeyi, duruşmaları izlemeyi engellemiş oldular. Yıllarca uzattığı duruşmalarla Gazi’yi unutturmak istediler. Sonunda ödül gibi cezalarla katilleri serbest bıraktılar.

Yanısıra, ‘90’lı yılların ikinci yarısında, devlet bilinçli ve sistematik bir yozlaştırma faaliyeti yürüttü Gazi’nin içinde. Bedava uyuşturucu dağıttı mesela. Önce gençleri uyuşturucuya alıştırdı. Ardından torbacılık yaygınlaştı. Çeteleşme büyüdü. Bugün Gazi mahallesi devrimci eylemlerinden daha fazla, çeteci faaliyetlerle anılır oldu.

Devrimciliği zayıflatma saldırısının bir yönü de, Gazi direnişinin direniş yönünün önemsizleştirilip, şehitler yönünün öne çıkartılması oldu. Gazi direnişinde elde edilen zafer kutlaması geri plana itildi, başından sonuna anma havasının hakim olduğu yıldönümleri yaşanmaya başlandı. Aslında devrimci hareketin tüm kazanımlarına ilişkin bu hava pekiştirildi. Bugün neredeyse tarihsel her günün anması yapılıyor.

Oysa Gazi’nin iki yüzü var. Bir yüzü katliam! Ama diğer yüzü direniştir! Nedense bu yönü es geçiliyor, unutturuluyor. Toplumsal hareketleri, katliam ve devletin teşhiri noktasından ele alıyoruz sadece; direniş yönüne ya hiç değinmiyor ya da geri plana itiyoruz.

Şehitlerimiz olunca “anma” tanımlaması yapılıyor… Bu yaklaşımla hiçbir şeyi kutlayamayız halbuki… Mesela 1 Mayıs’ı kutlayamayız. Çünkü 1 Mayıs’ta çok fazla şehidimiz var. Mesela Ekim Devrimi’ni kutlayamayız. Her devrimde olduğu gibi Ekim Devrimi’nde de şehitler var. Ya da Sovyetler Birliği’nin 2. Dünya Savaşı’nı bitirişini, Berlin’in kalbine kadar gidişini, Nazizm’i-faşizmi yenişini kutlayamayız. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin 27 milyon şehidi var. Gazi’de de şehitlerimiz var ve şehitlerimizi her zaman anacağız. Ama biz onun direniş yüzünü anlatmazsak, geleceğe Gazi ruhunu bırakamayız. Onun için Gazi’nin direniş yönünü anlatmalıyız.

Devletin katliamlarını teşhir edelim, ama direnişi anlatmayı unutmayalım. Çünkü sınıf mücadelesi tarihi, hiçbir zaman sadece katliamlardan, bize saldırılardan ibaret değildir. Tam tersine! Hemen her saldırı bir direnişle karşılanmıştır Ve tarihi ileriye götüren şey de, direniştir, mücadeledir.

Şehitlerimizi anmalıyız, onları anarken kattıklarını da anlatmalıyız. Mesela Zeynep Poyraz, Gazi’de şehit düşmüş yoldaşlarımızdan biridir. “Bizsiz olmaz bu işler” diyerek koştu buraya. Gazi’de yaşamıyordu, Sarıyer Derbent’ten koşup geldi. Ve ertesi gün yürüyüş sırasında şehit düştü. Bunu anlatmalıyız ki, yeni Zeynepler de direnişin olduğu yere koşsunlar. Mesela işkencede katledilen komünist ve devrimciler… Biz sadece onlara yapılan vahşeti anlatır, direnişlerini anlatmazsak yeni devrimciler yaratamayız. Denizler, Mahirler, Kaypakkayalar bir gelenek yarattılarsa ve milyonları etkiledilerse, faşizme boyuneğmedikleri, direndikleri içindir. Keza 12 Eylül’de devlet çok büyük saldırılar gerçekleştirdi, ama “direnenler de vardı o havalarda.” ‘80’lerin ortalarından itibaren işçi sınıfı ve gençliğin yeniden canlanmasında, Kürt hareketinin gelişiminde, işkence ve zindanlarda faşizme karşı direnenlerin büyük rolü vardır.

Sonuç olarak faşizmin işkence ve zulmünün teşhiri kadar, direnişin ve mücadelenin önemi birlikte anlatılmalıdır. Bu ikisi içiçe geçirildiğinde, -gerçek öyledir zaten- kazanımlarımızı çoğaltmak, mücadele gücümüzü arttırmak daha rahat olacaktır.

Gazi Direnişinin 29. Yıldönümünde şehitlerimizi anıyor, direnişimizi selamlıyoruz.

Yaşasın Gazi Direnişimiz!

Gazi’yi unutmadık, unutturmayacağız!

Gazi şehitleri ölümsüzdür!

 

Bunlara da bakabilirsiniz

’84 ÖO şehitleri ve Mehmet Fatih Öktülmüş Yaşıyor!

1984 Ölüm Orucu eyleminin ve ihtilalci komünist hareketin önderi Mehmet Fatih Öktülmüş’ün ölümünün üzerinden 40 …

Öğretmenlerin direnişi sürüyor

Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası; 26 Mayıs’ta Ankara’da Meclis önüne kitlesel yürüyüşle başlattığı eğitim nöbetinde 3. …

Kolektif üretim ve yaşam; HAZİRAN PİKNİĞİ…

Genel olarak Avrupa’da özelde de yaşadığımız ülke Fransa’da,  ekonomik ve politik baskılar gün geçtikçe biz …