Strateji ve taktik üzerine

pdd-arka-logo-1

Günümüzde çarpıtılan ML kavramlardan biri de “strateji ve taktik”tir. Çarpıtılan değil sadece, ne yazık ki, unutulan da… Yeni kuşak devrimciler, büyük olasılık bu kavramı hiç duymadı; duysa bile içeriği hakkında bilgisi yok. Çünkü günlük siyaset, bu kavramlarla yapılmıyor. Esasında genel olarak ML kavramlardan, dolayısıyla ML yaklaşım ve çizgiden bir uzaklaşma var. “Strateji ve taktik” de bundan nasibini alanlardan…

Elbette bunun çok önemli nedenleri var. Özellikle “strateji ve taktik” devrimin yolunu, rotasını belirlediği gibi, o yolun her aşamasında atılması gereken adımları ortaya koyduğu için, daha özel bir anlam ifade ediyor. “Bütün renkler hızla kirleniyordu / birinciliği beyaza verdiler!” misali, strateji ve taktik konusunun “unutulması” da aslında “beyaz”ın kirlendiğinin resmidir.

Yakın zamana kadar “strateji”yi değil ama, “taktik” kavramını sıkça duyardık. Onu da çoğunlukla yanlış politikaları kamufle etmek amacıyla kullanırlardı. “Taktik”ti sonuçta! Yanlış da olsa çok önemli değildi! O günlerdeki sorun, taktiğin bu şekilde ele alınışı, strateji ile bağını kurmayışıydı. Dolayısıyla ilk önce “strateji” unutuldu! “Stratejisiz büyüme” denilen bir hastalık yayıldı. “Büyüyelim de nasıl olursa olsun” anlayışı hakim oldu. Strateji ile bağı kurulmasa da olurdu! Tek hedef; kitleselleşmekti! Bunun için her yol mübahtı!.. (Bu şekilde kitleselleşildi mi, yoksa varolanlar eritildi mi, bu da ayrı bir konu.)

Fakat son yıllarda “taktik” de kullanılmaz oldu. “Taktik” bile belirlenmiyor artık. Ya da yapılanları “taktik” diye sunmaya gerek duymuyorlar. Haksız da sayılmazlar! Çünkü öylesine günübirlik, kendiliğindenci bir sürükleniş var ki, bırakalım taktiğin strateji ile bağını kurmayı; ortada “taktik” adına düşünülmüş-planlı bir hareket tarzı sözkonusu değil…

Neden böyle oldu? Ve bu noktaya nasıl gelindi? Canalıcı soru bu!

Konunun ortasından daldığımızın farkındayız. Böyle bir yazıya neden ihtiyaç duyulduğunun anlaşılması bakımından bu “giriş” kaçınılmazdı. Şimdi başa dönüp strateji ve taktik nedir, ML literatüre ne zaman, nasıl girmiştir; neden önemlidir üzerinde duralım. Oradan tekrar günümüze, çarpıtma ve unutma durumunun altında yatan yönlere döneceğiz.

 

ML açıdan strateji ve taktik

İlkin “strateji ve taktik”in ne olduğunu kısaca hatırlayalım.

Stratejinin kelime anlamı; “önceden belirlenen bir amaca ulaşmak için tutulan yolların ve uygulanan yöntemlerin tümü” şeklindedir. Daha kısa ifadeyle “hedefe ulaşmak için oluşturulan plandır.” Köken itibarıyla Yunancaya dayanır. “Ordunun generali” anlamındaki “strategos” kelimesinden türemiştir. “Savaş sanatı” anlamına da gelmektedir. Onun için daha çok askeri bir kavram olarak bilinir. Taktik de öyle…

Fakat taktiğe geçmeden önce şunun altını çizelim; stratejinin belirlenmesi için demek ki, bir hedef, bir amaç olmalı. Hedef-amaç olmadan strateji belirlenemez. Askeri anlamda da, siyasi anlamda da böyledir. Hedefiniz yoksa, strateji belirlemek anlamsızdır. Ya da strateji belirlerken zorlanılıyorsa, hedefte bir sorun var demektir. Hedef açıklığı, stratejiyi belirlemede büyük kolaylık sağlar.

Taktik ise, stratejiyi uygulamak için atılan adımlar, faaliyetler, eylemlerdir. Dolayısıyla stratejiye bağlı olarak belirlenir. Stratejiyi desteklemeyen taktikler, yanlış taktiklerdir. Ya da taktik olarak başarılı görünse de, uzun vadede başarısızlık getirir.

Örneğin bir futbol takımının stratejisi, sezonun tümünü kaplar. Bu şampiyonluk olabilir, ilk üçe girmek olabilir, ligde kalmak olabilir vb… Takımın antrenörü her maça bu stratejiye bağlı olarak farklı taktiklerle çıkar. Taktiği rakibe göre, deplasman ya da kendi sahasında oynayacağına göre değiştirebilir. Maç içinde bile taktik değişiklikler yapabilir. O maçta berabere kalması veya yenilmesi önemli değildir; önemli olan sezonun tümünü kapsayan stratejisine hizmet etmesidir.

Askeri olarak strateji ise, “düşmanın ne yapabileceği ve ne yapamayacağını belirleyerek buna göre genel bir plan yapmak, kendi güçlerini ona göre yerleştirerek harekete geçirmek”tir. Dolayısıyla savaşın bütününü kapsar. Ama savaş çeşitli muharebelerden oluşur. Savaşın komutanı, her muharebeye dönük taktikler belirler. Bazen saldırır, bazen savunmaya geçer. Bazen de aldatıcı yöntemlere başvurur. Önemli olan savaşı kazanmasıdır; her aşamasında geliştirdiği taktikler buna hizmet ediyorsa doğrudur; değilse, çeşitli muharebelerden zaferle çıksa da savaşı kazanamaz.

Siyasal strateji ve taktikler için de aynı mantık geçerlidir. Marksizm ortaya çıktığı andan itibaren devrimin stratejisi ve taktiği üzerinde önemle durmuştur. Hedefsiz strateji olmayacağına göre, Marksizm de stratejiyi belirlemeden önce “nihai hedef” ve ona bağlı olarak yakın-uzak hedefler belirlemiştir. En başta Marksist teorinin temelleri atılmış, programı belirlenmiş, ardından stratejisi ve taktiğine geçilmiştir. Daha anlaşılır olması bakımından şöyle sıralayabiliriz: Teori-program-strateji-taktik… (Sonrasında taktiğe bağlı olarak mücadele ve örgüt biçimleri, sloganlar ve direktif gelir.)

ML bir örgüt, teorik temeller üzerinden programını oluşturur. Program, sözkonusu ülkenin ekonomik, politik, kültürel vb. her yönüyle nesnel, bilimsel tahliline dayanmalıdır. Devrimin karakteri, sınıf mevzilenmesi, ülkenin sosyo-ekonomik yapısına bağlı olarak şekillenir. Strateji ise, programda formüle edilen hedeflere göre belirlenir.

“Strateji, devrimin verili aşaması temelinde, proletaryanın ana darbesinin doğrultusunu saptamak, devrimci güçlerin mevzilenişi (ana ve ikincil yedek güçler) için uygun plan hazırlamak, devrimin verili aşamasının tüm süreç boyunca bu planın gerçekleştirilmesi için çalışmaktır” der Stalin.

Strateji, devrimin ana güçleri ve onların yedekleriyle uğraşır. Devrimin bir aşamadan diğerine geçmesiyle değişir; fakat verili aşamanın tüm dönemi boyunca değişmez. Sınıfsız toplum, proletarya partisinin nihai hedefidir. Bu noktaya varan kadar her aşamada stratejik değişiklikler olacaktır.

Taktik ise, devrimin alçalma ve yükselme dönemlerine göre saptanır. Amacı, bir bütün olarak savaşı kazanmak değil, bir muharebeyi, bir kampanyayı, bir eylemi başarıyla gerçekleştirmektir. Taktikler, stratejiye bağlı olarak, ona hizmet edecek şekilde belirlenir. Aksi halde tek başına “taktiksel başarı”dan söz etmenin anlamı yoktur. Daha doğru ifadeyle, bir taktiğin başarısı, stratejiye olan uyumuyla, ona yakınlaştırmasıyla ölçülür. Strateji değişmeden kaldığı halde, taktikler defalarca kez değişir.

“Taktiğin en önemli görevi, verili her anda somut duruma uygun düşen ve stratejik başarıyı en emin şekilde hazırlayan mücadele yollarını, araçlarını, yöntemlerini saptamaktır.” (Proleter Devrimin Strateji ve Taktiği, İnter Yay. Sf. 27)

Diğer yandan sınıf hareketinin objektif ve sübjektif unsurları tahlil edilmeden doğru strateji ve taktikler oluşamaz.

Objektif yön, ülkenin ekonomik yapısı, kapitalizmin gelişme düzeyi, proletaryanın ve diğer sınıfların durumu vb. içerir. Nesnel verili durumdur, iradi çabayla değişmez. Sübjektif yön ise, objektif durumun üzerinden yükselen hareketin bilinç unsurunu ifade eder. Kendiliğinden sürecin yansımalarıyla uğraşır, burada dönüşümler yaratmaya çalışır. Hiç kuşkusuz sübjektif yönün gelişmesi, objektif yönün bütün yönleriyle kavranmasına, ona hakim olmaya bağlıdır. Sübjektif yöndeki gelişmeler de, objektif yönün değişimine etkide bulunur. Bunlar birbirini etkileyen unsurlardır.

Fakat strateji ve taktik, asıl olarak sübjektif unsurun gelişmesiyle ilgilidir. “Hareketi hızlandırmak veya zorlaştırmak -işte siyasi strateji ve taktiğin alanı ve uygulama sahası bunlardır” diyor Stalin.

 

ML literatürde

strateji ve taktiğin evrimi

Komünist hareket açısından “strateji ve taktik” konusunun dünya ölçeğinde en fazla konuşulduğu, tartışıldığı dönemin, Üçüncü Enternasyonal (Komüntern) dönemi olduğunu görüyoruz.

Neden böyledir?

Çünkü 1917 Ekim Devrimi, tüm dünyayı sarsmış, köklü bir değişime yol açmıştır. Lenin’in ifadesiyle “emperyalizm ve proleter devrimler çağı”nı başlatmıştır. Stalin, daha sonra buna “ulusal kurtuluş mücadeleleri”ni de ekler. Ekim Devrimi’nden sonra tüm dünyada ulusal kurtuluş hareketleri yükselmiş, devrimler patlamıştır.

Bu durum her ülkenin komünistlerinin önüne, yükselen sınıfsal ve ulusal mücadeleye önderlik etme, onu devrim ve sosyalizme götürme görevi koymuştur. Komüntern; her ülkedeki komünist partilerin deneyimlerini paylaştığı, sonrasında neyi-nasıl yapacaklarını tartıştıkları ve karara bağladıkları bir üst kurumdur. Gerek dünya çapında, gerekse her ülkeye özgü strateji ve taktikler belirlemiş ve bunların uygulanmasında yaşanan sorunları çözmeye çalışmıştır. Gelişen hareke yön verebilmek, onları “sosyalist kamp”ın bir parçası haline getirebilmek, bu konudaki başarısına bağlıdır çünkü.

Onun için strateji ve taktik üzerine en fazla duran Lenin ve Stalin olmuştur. İlk proleter devrimin önderi olarak Lenin, devrimin karakterinden stratejisine, devrim sonrasının devlet biçimine kadar her konuda somut tespitler yapmakla ve bu doğrultuda adımlar atmakla karşı karşıyadır. Öncesi bir yana Bolşevik Partisi’nin kuruluşundan itibaren her aşamada, “kavranması gereken halka”yı tesbit edip oraya yüklenme vardır. Ki bunlar, devrim stratejisine bağlı şekilde belirlenmiştir. Ve buralarda elde edilen her başarı, devrimi yaklaştıran bir rol oynamıştır. Elbette Lenin, bu tespitleri Marks ve Engels’in attığı temeller üzerinden yapar. Fakat onu kendi dönemine ve ülkesine uyarlayıp geliştirmiştir. Lenin’e “emperyalizm ve proleter devrimleri çağının Marks’ı” denmesi boşuna değildir.

Strateji ve taktik, Marks ve Engels tarafından da ele alınan bir konudur. Zaten Marks, “bugüne kadar bütün filozoflar dünyayı yorumladı, asıl mesele onu değiştirmektir” diyerek, Marksizmin varlık nedenini ortaya koyar. Ve hayatı boyunca teorik çalışmaların yanı sıra işçi hareketinin taktik sorunlarıyla da yakından ilgilenir. Marks ve Engels’in 1848 devrimlerinden Paris Komünü’ne kadar, yaşadığı süre içindeki her gelişmeye ilişkin yorumları, tespitleri vardır; hareketi yönlendirmeye çalışmışlardır. Strateji ve taktiği, materyalist-diyalektik dünya görüşü temelinde, onunla uyum içinde belirlemek gerektiğini o yıllarda ortaya koyarlar. Tüm sınıfların karşılıklı ilişkilerini nesnel biçimde inceleyip doğru taktiği ona göre saptarlar. Ve sadece geçmişi değil, geleceği öngörerek yaparlar tespitlerini. “Büyük gelişmelerde 20 yıl bir gün bile etmez” der Marks, Engels’e yazdığı bir mektupta. Ve ekler: “Bunun ardından öyle günler gelebilir ki, bunlar 20 yıla bedeldir.”

Marks ve Engels, Marksistlere düşen görevin, -durgunluk ve gerileme dönemlerinde- “nihai hedefi” gözden kaçırmadan işçi ve emekçilerin bilincini, mücadele azmini ve gücünü geliştirmek, “20 yıla bedel olan” büyük günlere hazırlamak olduğu söylediler. Bunu proletaryanın ekonomik mücadelesi ile siyasi mücadelesini içiçe geçirerek yapılması gerektiğini ortaya koydular. Marks şöyle diyor:

“Büyük sanayi tek bir yerde bir yığın birbirini tanımayan insanı biraraya toplar… Ücretlerini koruma kaygısı, patrona karşı ortak çıkarları, onları aynı direnme noktasında birleştirir… Bütünleşmiş sermaye karşısında birliğin korunması, işçiler için ücretlerini elde etme gayretinden daha önemli hale gelir… Bu noktaya bir kez ulaşıldı mı, bu sefer birlik siyasi bir nitelik kazanır.”

Komünist Manifesto’da ise siyasal mücadelede komünistlerin rolünü şöyle tanımlıyorlar: “Onlar (komünistler) işçi sınıfının en yakın amaçları ve çıkarlarına erişmek için mücadele ediyorlar; ama onlar aynı zamanda şimdiki hareket içinde, hareketin geleceğini temsil ediyorlar.” (Alıntılar, “Proleter Devrimin Strateji ve Taktiği” kitabından alınmıştır. İnter Yay.)

Buradan hareketle 1848 devrimlerinde “ilerici” gördükleri partileri destekliyorlar. Bunlar arasında köylü devrimini, devrimci demokrasiyi savunanlar vardır. Burjuva demokratik devrimler döneminde, burjuvazinin eskiyi temsil eden “aristokratlar”la uzlaşacağını bilerek hareket ediyorlar. Özellikle Almanya burjuvazisine dönük Marks’ın net belirlemeleri, uyarıları var. Yaklaşık 20 yıl sonra Engels’e yazdığı bir mektupta, 1848 devrimlerinin başarısızlığa uğramasını “burjuvazinin özgürlük uğruna savaşmayı göze almaktansa, kölelik içinde barışı tercih etmesi”ne bağlar.

Keza Paris Komünü dönemindeki tutumları biliniyor. I. Enternasyonal’in 9 Eylül 1870 tarihli bildirisinde, Fransız proletaryasını zamansız bir ayaklanmaya karşı uyarıyorlar. Fakat bir yıl sonra ayaklanma patlak verince, büyük bir coşkuyla “göğü fethetmeye kalkan Komünarların” devrimci inisiyatiflerini selamlıyorlar.

Marks ve Engels’in yaşadığı dönemdeki devrimlere, ayaklanmalara bakışı, söyledikleri gibi diyalektik materyalisttir. Her zaman, kazanılmış mevzileri terk etmektense devrimci bir yenilgiyi göze almak gerektiğini; aksi halde teslimiyetin, proletaryanın moralini daha fazla bozacağını söylemişlerdir. Keza durgunluk dönemlerinde yasal olanakları sonuna dek kullanmışlar ve bunu savunmuşlar; fakat sıkıyönetimin ilan edildiği bir dönemde yeraltına geçmeyen partileri kıyasıya eleştirmiş, liderlerini “devrimci lafazanlık” yapmakla suçlamışlardır.

Kısacası Marksizmin kurucuları olarak Marks ve Engels, proletaryanın nihai çıkarlarını ortaya koydukları kadar, strateji ve taktik üzerine de kafa yormuşlar, temel doğrultuyu belirlemişlerdir. Bunları eserlerinde görmek mümkündür. 1864 yılında I. Enternasyonal’i kurmaları, sadece tespitlerle yetinmediklerinin, bunu örgütsel-taktiksel plana döktüklerinin göstergesidir.

Fakat strateji ve taktiğin başlı başına ele alınması ve her ülke için ayrı ayrı belirlenmesi, Komüntern dönemine rastlar. Lenin’in ölümünden sonra Stalin, strateji ve taktik üzerine önemle durmuş ve çeşitli makaleler yazarak geliştirmiştir.

I.Enternasyonal ile Komüntern arasında bir de II. Enternasyonal dönemi var. Başını Alman sosyal-demokratlarının çektiği II. Enternasyonal döneminde strateji ve taktik, komünist partilerin gündemine neden girmemiştir?

İşte bunun yanıtı, günümüzdeki durumu açıklaması bakımından çok önemli.

 

Stratejisiz dönem:

II.Enternasyonal

İkinci Enternasyonal 1886-1916 yılları arasında egemen olmuştur. Bu dönem, işçi sınıfının “barışçıl” koşullar altında örgütlendiği ve eğitildiği bir dönemdi. Öne çıkan mücadele biçimi olarak da parlamentodan yararlanmak hakimdi. Tüm komünist partilerin önüne koyulan görev, “proletarya ordularının oluşturulması ve eğitimi için parlamento başta olmak üzere bütün legal gelişme yollarından yararlanmak” şeklinde belirlenmişti.

Hal böyle olunca bir stratejiye ve ona bağlı taktiklere ihtiyaç duyulmadı. Elbette strateji ve taktik üzerine birbirinden kopuk düşünceler vardı, fakat ortada çerçevesi sağlam bir strateji ve işlenmiş bir taktik yoktu.

İkinci Enternasyonal’in nispeten barışçıl geçen bir dönemde parlamentodan yararlanması yanlış değildi. Yanlış olan, parlamenter mücadelenin önemini abartması ve onu neredeyse tek mücadele biçimi haline getirmesiydi. Dahası, “devrimci muharebeler dönemi başlayıp parlamento dışı mücadele biçimleri sorunu ön plana çıktığında, yeni görevlere sırt çevirmesi, onları reddetmesi”ydi.

Marks ve Engels döneminde ortaya koyulan strateji ve taktik konusu, İkinci Enternasyonal döneminde silindi, giderek unutuldu… Konunun başında da belirttiğimiz gibi stratejiyi belirlemek için önce hedefin net ve açık olması gerekir. Strateji belirlenmeden taktiklere zaten geçilemez.

İkinci Enternasyonal’in hedefi neydi? Teorik olarak Marksizmi savunuyorlardı. Hatta İkinci Enternasyonal’in en önemli lideri Kautsky için, “Marksizmin Papa”sı deniyordu. Ama Marksizmin lafzını yapıyorlardı sadece; onun içeriğini, ruhunu boşaltmışlardı. Tek mücadele biçimi olarak parlamentoyu görmek ve onu yüceltmek; esasında devrim fikrinden uzaklaşmış olmanın en açık göstergesiydi.

Bir kurumun nihai amaç olarak sınıfsız toplumu savunması, ya da sosyalizmi hedeflediğini söylemesi, onu devrimci kılmaz. O amaca gidecek araçlardan, yollardan yoksun ise, daha açık ifade ile bunları yaratmıyorsa, aksine düzen-içi araçlarla yetiniyorsa, sözkonusu hedeflere ulaşmak gibi bir derdi yok demektir. Bu durumda programa koyulan her madde bir “süs” olarak kalmaya mahkumdur. Nasıl ki, bir kişiyi söyledikleriyle değil, yaptıklarıyla değerlendiriyorsak; bir örgütü ve kurumu da sadece teorik-programatik görüşleriyle değil, ona uygun strateji ve taktikleriyle, onları hayata geçirme biçimiyle değerlendiririz.

İkinci Enternasyonal’in tarihe oportünist karakteriyle geçmesi, sonrasında ihanete varan bir işbirlikçiliğe evrilmesi, sözüyle eyleminin teorisiyle pratiğinin birbirine uymamasıdır.

Emperyalist devletler arasında ilişkilerin gerginleştiği ve dünya çapında bir savaşın doğma tehlikesinin belirdiği bir dönemde, II. Enternasyonal 1912 yılında Basel’de toplandı ve bir manifesto yayınladı. “Bütün ülkelerde sosyalist partilerin ve sendikaların ‘savaşa karşı savaş’ konusunda tamamen hemfikir olduğunu memnuniyetle vurgular” deniyordu manifestoda. Ardından geçmiş savaşlardan örnekler vererek (Fransız-Alman savaşının Komün’ü doğurduğu, Rus-Japon savaşının 1905 devrimine yol açtığı gibi) bir dünya savaşının yeni ayaklanmaları tetikleyeceği belirtiliyor, emperyalist ülkeler uyarılıyordu.

Fakat 1914 yılında I. emperyalist savaş patlak verdiğinde, bu manifestoya uyulmadığı gibi, “vatan savunması” adı altında kendi burjuvalarının çıkarlarını savunur hale geldiler.

Peki sonra ne oldu? II. Enternasyonal dağıldı, sadece dünya ölçeğinde değil, tek tek her ülkenin komünist partisinde parçalanmalar başgösterdi. Bir kısmı burjuvaziyle açık işbirliğine giderken, bir kısmı da “savaşı iç savaşa çevir, tüfeğini kendi burjuvana doğrult” diyen Bolşeviklerin yanında yer aldı. Elbette ortada duran “uzlaşmacılar” her dönem olduğu gibi o dönem de vardı. Fakat sonuçta dünya çapında işçi sınıfını ve onun partilerini bir çatı etrafında toplayan enternasyonal paramparça olmuştu.

Savaş patlak vermeden önce II. Enternasyonal, 22 ülkeden toplam 27 sosyalist partiyi kapsıyor. Ayrıca çok sayıda sendikal örgütlenme yer alıyor. Toplam 12 milyon civarında bir kitleye hakim. Parlamentodaki temsilci sayıları ise şöyle: Almanya 110, Fransa 103, Finlandiya 90, Avusturya-Macaristan 80, Danimarka 32, Norveç, 23, Hollanda 16, Rusya 13…

Bu kadar geniş bir kitleye, olanaklara, mevzilere sahip iken, programatik doğrulara uygun bir strateji ve taktik belirlemediği; düzen-içi yasal mücadele biçimlerinden, yasa-dışı fiili mücadele biçimlerine geçemediği için çok kısa bir sürede eriyip gitti. Uzlaşmacı çizgisi, savaş döneminde işbirliğine evrilince, II. Enternasyonal’in sonu geldi.

Lenin, bu durumu “Sosyalizm ve Savaş” adlı eserinde şöyle açıklıyor:

“19. yüzyılın sonundaki nesnel koşullar, oportünizmi olağanüstü güçlendirdi, legal burjuva olanaklar ve fırsatların kullanılması, legalizme tapma durumuna getirdi. İşçi sınıfı içinde ince bir bürokrat ve aristokrat katman yarattı… Savaş bu gelişmeyi hızlandırdı ve oportünizmi sosyal-şovenizm biçimine dönüştürdü. Yani oportünistler ile burjuvazi arasındaki gizli ittifakı açık duruma getirdi…” (Sf. 21, Eriş Yay.)

Lenin’in vurguladığı gibi, II. Enternasyonal’in çöküşü, “ani bir değişim” olarak değil, sınıf uzlaşmacılığına dayalı politikaların olgunlaşmasıyla meydana geldi. Savaş, bu olgunlaşan çizginin daha net biçimde açığa çıkmasını sağladı sadece.

Konumuzu ilgilendiren yönü ise; genel geçer teorik doğruları yineleyerek mücadelenin başarıya ulaşamayacağıdır. Strateji ve taktikten yoksun bir hedef, asla ulaşılmayacak bir hedef olarak kalmaya mahkumdur. Stratejisiz hedef, umut ve hayaller yaymaktan başka bir şeye yaramaz. Stratejisiz taktikler ise, yalnızca zaman ve emek israfına yol açan faaliyetlerdir. 

II.Enternasyonal partileri “stratejisiz büyüme” ile bir dönem gerçekten büyümüşler, kitleselleşmişlerdir. Bu büyümenin ne kadar kof ve nitelikten yoksun olduğu, savaş döneminde görülmüştür. Çok kısa bir süre sonra hepsi küçülmüş, kimisi tarih sahnesinden silinmiştir. Daha önemlisi sınıfa, ezilen halklara ihanetleriyle devrim mücadelesine çok büyük zararlar vermişlerdir.

 

Türkiye’ye dönersek

II.Enternasyonal partilerinin evriminden Türkiye devrimci hareketinin alması gereken çok ders vardır. Başta parlamento olmak üzere legal mücadele biçimlerinin başat hale gelmesinden “stratejisiz büyüme” hastalığına, teoriyle pratik arasındaki mesafenin açılmasından kendiliğindenciliğe savrulmaya kadar pek çok konuda benzer yanlışları görebiliriz.

Oysa Türkiye Devrimci Hareketi’nin doğuşu, program tartışmaları kadar, strateji ve taktiksel sorunlar üzerine yoğun uğraşlarla gerçekleşmiştir. Özellikle “devrim stratejisi” en fazla üzerinde durulan, en çok tartışılan konuların başında gelir. Her siyasi hareket, bu konudaki görüş farklılığı ile kendini varetmiştir. Türkiye’deki devrimin “sosyalist” mi, “demokratik” mi olacağı ile başlayan “devrimin karakteri”nden; “silahlı ayaklanma” mı, “halk savaşı” mı (ona bağlı “öncü savaşı” mı) şeklindeki “devrim stratejisi”ne kadar, tartışmalar-ayrışmalar yaşanmıştır.

1960’ların başında Türkiye devriminin karakteri sorunu, TİP içindeki bölünmeye yol açtı. Başını Mihri Belli’nin çektiği bir grup “Milli Demokratik Devrim” savunuculuğu yaptığı için, MDD’ci olarak anılmaya başlar. Mehmet Ali Aybar-Behice Boran ekibinin başında yer aldığı TİP ise, “sosyalist devrim”cidir! Esasında TİP, o dönem baskın olan Kruşçev reziyonizminin parlamentarist “barışçıl devrim” çizgisine sahiptir.  O yıllarda örgütlenmeye başlayan gençlik hareketi ise, TİP’in parlamentarist-reformist çizgisine tepkiyle MDD’cilerin safında yer alır. Sonrasında MDD’den kopacak, dünya ölçeğinde esen Maocu-Castrocu akımlardan etkilenerek kendine ayrı bir yol çizecektir.

“Sosyalist devrim” savunucularının Türkiye’deki feodal kalıntıları görmezden gelmesi, emperyalizme bağımlılık sorununu atlaması, daha önemlisi, “sosyalist devrim” diye parlamentoda çoğunluğu ele geçirmeyi, yani “barışçıl devrimi” savunmaları, gençlik hareketinin onlara sırtlarını çevirmesinin temel nedenidir. “Sosyalist devrim” fikrinden uzak durmalarında, bu pasifist yaklaşımın etkisi büyüktür. Diğer yandan MDD’ciler radikal görünmelerine karşılık diğerlerinden farklı bir pratik izlemezler. Devrimin karakteri konusunda Mao’nun görüşlerini alırlar, fakat “uzun süreli halk savaşı” gibi bir stratejiye sahip değillerdir. Üstelik sosyalizmi bilinmez bir zamana erteleyen, sınıfsal farklılıkları silikleştiren, saflaşmayı “millici sınıflar”-“gayri millici sınıflar” olarak tanımlayan bir çizgiyi savunurlar. Keza “asker-sivil aydın zümre” dedikleri kesime, özel bir önem atfederler. Bu yönleriyle Doğan Avcı’nın “Yön” hareketinin, dolayısıyla Kemalizmin etkisini üzerlerinde taşırlar.

Onun için ’71 devrimciliği, gerek TİP gerekse MDD çizgisinden koparak gelişti. En başta pasifist-parlamentarist “barışçıl devrim”ci kesimlerden radikal bir kopuş gerçekleştirdi. MDD çizgisinin ideolojik izlerini uzun süre taşısalar da, “silahlı devrim”, “yeraltı örgütü”, “profesyonel devrimcilik” gibi ML kavramları literatüre sokan, bu doğrultuda çaba harcayan örgütler doğurdu.

O yıllarda Che Guvera’nın Kruşçevci revizyonizmin “barışçıl devrim” saptamasına tepki duyarak söylediği “devrim için savaşmayana sosyalist denmez” mottosu, ’71 devrimciliğinin temelini oluşturur. (*) Başta parlamentarizm olmak üzere reformizme karşı açılan bir bayraktır; Deniz, Mahir ve Kaypakkaya’da somutlanan ’71 kopuşu… Onların ayırt edici özelliği, devrimin karakterini belirlemek değildir; (ki hepsi “demokratik devrim” tespitinde ortaklaşmıştır) devrimin karakterine uygun bir strateji ve taktikler belirleyip eyleme geçmeleridir. Bu belirlemelerde yanlışlar vardır, zaten yenilmeleri de bununla bağlantılıdır. Fakat teoriyle programları, strateji ile taktikleri arasında bir uyum, bütünlük vardır; daha önemlisi ona uygun konumlanışlar, örgütlenme ve mücadele biçimleri yaratmışlar ve hayata geçirmişlerdir.

Bu kısa tarihçeyi hatırlatmamızın sebebi; 60’lardan ‘90’ların ortalarına kadar devrimin karakteri ve ona bağlı devrim stratejisinin devrimci hareketin temel konusu, hatta kendini varediş meselesi olmasıdır.

‘90’ların ikinci yarısından itibaren “yasal parti” furyası ile tasfiyecilik, yeni bir aşama kaydetti. 12 Eylül yıllarında başlayan tasfiyeci görüş ve tutumlar, son raddesine vardı. 12 Eylül öncesinin en kitlesel iki hareketinin yasal parti kurması, başlangıçta komünist ve devrimci örgütler tarafından kıyasıya eleştirilse de, sonrasında tasfiyecilik adım adım devrimci hareketin tümünü kapladı.

Böyle olunca, strateji ve taktik konusu önce gerilere itildi; sonra tamamen rafa kalktı, günlük politika ve eylemlerle günü kurtarma dönemi başladı. Stratejisiz taktikler, bir süre sonra taktiksiz mücadele ve örgüt biçimlerine dönüştü. Çünkü mücadele biçimlerini belirleyen de taktiklerdi. Düşünülmüş bir taktik olmadığı için, mücadele biçimleri de birbirini tekrar eden, yıpratıcı ve kazanıcı olmayan bir hale büründü.

Bu durum sloganlara da yansıyor. ML literatürde “propaganda-ajitasyon-eylem” şeklinde belirlenen sloganlar, günümüzde rastgele atılıyor. Bir propaganda veya ajitasyon sloganı ne zaman eylem sloganı halini alır ve o şekilde yükseltilmelidir bakışaçısı kaybolmuştur. Somut bir talep olarak dillendirilen sloganların da, sonraki aşamayla bağı kurulabilmiş değildir.

Bu bir zincirleme reaksiyondur; ya da gömleğin ilk düğmesinin yanlış iliklenmesiyle başlayan doğal sonuçlardır. Örneğin seçimlerde parlamentoya katılmak veya sandığa gitmemek ya da boykot etmek, hepsi birer taktiktir. Fakat bizde uzun yıllardır her koşulda oy kullanmak, parlamentoya girmek adeta kural olmuştur. Geçmişte her seçimde boykot ne kadar yanlış idiyse, günümüzde her durumda oy kullanmak o kadar yanlıştır. Bu, “taktik” olmaktan çoktan çıkmış, esas yönelim halini almıştır.

Sonuç olarak; parlamento başta olmak üzere yasallığın temel alındığı bir mücadele anlayışında strateji ve taktiğe gerek duyulmaz ve ona bağlı olarak mücadele-örgüt biçimleri, sloganlar belirlenmez; hepsi kendiliğindeliğe, akışa bırakılır. Çünkü strateji ve taktik, “devrim” diye bir sorunu olanların, bir başka ifade ile “devrim” hedefiyle mücadele edenlerin sadık kalacağı ve yaşama geçireceği kavramlardır.

Strateji ve taktik konusunun neden en çok Bolşevikler tarafından gündeme alınıp tartışıldığı ve teori düzeyine yükseltildiği; neden III. Enternasyonal döneminde dünya ölçeğinde öne çıkan temel bir konu haline geldiği, bugün yaşanan durumu ortaya koymaktadır.

Sadece ülkemizde değil, tüm dünyada strateji ve taktikten kopuk bir sürükleniş hakimdir. Bu, komünist ve devrimci örgütlerin güçsüzlüğünün, daha önemlisi tasfiyeci rüzgarlardan etkilenmesinin sonucudur.

“Devrim günceldir” diyorsak, buna uygun strateji ve taktikler belirlemek zorundayız. Aksi halde ne kadar büyük mücadeleler verilse verilsin, ne kadar çok bedeller ödenirse ödensin, (ki öyledir) devrime hizmet etmeyen, boşa harcanan emek, zaman ve insan kaybından öteye gitmeyecektir. Kendine komünist, devrimci diyen her kurum ve kişi, bunun bilinci ve sorumluluğuyla hareket etmelidir.

 

 

(*) Yeri gelmişken belirtelim; son yıllarda birçok parti ve kuruma rahatlıkla “sosyalist” payesi veriliyor. “Devrimci” kavramını kullanmakta daha titiz davrananlar bile, reformist partilere “sosyalist” diyebiliyor. Devrimci görmüyor ama sosyalist görüyor!

Oysa devrimci, varolan düzeni (düzeltmek veya onarmak değil!) yıkmak için mücadele eden örgüt veya kişidir. Ufku, demokratik devrimle sınırlı da olsa, varolan düzenin ancak devrimle yıkılacağına inanıyor ve bunun için savaşıyorsa, devrimcidir. Fakat “sosyalist” olmak, devrimci olmayı bir adım daha ileriye taşıyıp sosyalist devrime kadar götürecek ufka ve mücadeleye sahip olmak demektir. Dolayısıyla devrimciden daha ileri olmak zorundadır. Parlamentarizmi tek mücadele biçimi haline getiren parti ve kurumlar, ne devrimcidir ne de sosyalist! Onlar reformisttir. Eşyayı kendi adıyla çağırmak gerekir.

Bunlara da bakabilirsiniz

1 Mayıs tutsakları tahliye oldu

2024 1 Mayısı’nda Taksim hedefi ile direndikleri için tutuklanan ve 3 Mayıs’tan bu yana hapis …

Gece kulübü yangınında ölen 29 işçi için ilk duruşma

İstanbul’da Masquerade adlı gece kulübünde çıkan yangında 29 kişinin ölümüyle ilgili davanın ilk duruşması yapıldı. …

15 TEMMUZ nedir, ne değildir?

15 Temmuz darbe girişiminin üzerinden 8 yıl geçti. Ama hala darbenin iç yüzü ortaya çıkarılmış …