Atılım’ın feminizm koşusu

dayanisma

Atılım dergisi, feminizm kulvarında dizginsiz koşuyor. Yola çıkarken amaçları parti içinde kadının konumunu güçlendirmekti. Bugün ise artık doğrudan bir rol değişimi istiyorlar. Erkek egemen toplumda erkeklerin kadınları ezmesine karşı mücadele etmekten çıkıp, kadın egemen bir düzen, kadınların erkekleri ezdiği bir ilişki sistemi hedefleniyor. “Eşitlik” talebiyle başladıkları yolda, “egemenlik ilişkisinin değiştirilmesi” talebine varmış durumdalar.

Mücadele ML bir bakışla ele alınıp, doğru mücadele araçları kullanılmadığında bu kaçınılmazdır. Ezilen kesimler, ezene karşı doğru biçimde mücadele etmediklerinde; ezen-ezilen ilişkisini yokedemez, ezen’e dönüşür, eskinin ezen kesimini ise ezilen’e çevirirler. Atılım’ın bugün geldiği nokta da budur.

 

Bütün “erkekler”

Atılım dergisi için, her türden sınıfsal literatürden, sınıfsal yaklaşımdan uzak, bir “kadın-erkek” tanımlaması sözkonusudur. Ve artık bu yaklaşımı giderek daha sistemli ve daha sorunlu bir çizgiye taşıyorlar.

20 Şubat 2015 tarihli Atılım gazetesinde, 2. sayfadaki Gündem köşesi şu sözlerle başlıyor mesela.

“Kadınlar, erkekler tarafından öldürülüyor. Kadınlar, erkekler tarafından taciz ediliyor. Kadınlar, erkekler tarafından tecavüze uğruyor. Kadınlar, erkekler tarafından duygu istismarına uğruyor. Kadınlar, erkekler tarafından emeği gasp edilerek sömürülüyor.”

Son kurduğu cümle, başlıbaşına bir yazı konusu olmayı hakediyor. Atılım gazetesi “kadın yoldaşlığı”, “kızkardeşlik” olgularına öylesine kapılmış durumda ki, “kadın ve erkek işçileri sömüren kadın patron”ların varlığını tümden unutuyor. Şimdilik bunu bir kenara bırakıp alıntıladığımız bölüme dönelim.

Bütün suçlamalar, her türden ayrımı bir kenara bırakıp, bütün “erkekler”e yönelmiş durumda. “Düzenin bilinçleri çarpıttığı erkekler” tarafından”, “faşist” ya da “dinci-gerici erkekler tarafından” vb. hiçbir tanımlama yok! Sınıfsal, siyasal, toplumsal ayrım gözetmeksizin bütün “erkekler” tek bir kalıba konuyor ve tümünün kadınlara karşı saldırgan olduğu varsayılıyor. Devrimci erkekler, komünist erkekler, sınıf bilinci almış erkekler de doğal olarak bu kategorinin içine giriyor.

Kendi yazdıkları yazıları, yaptıkları tespitleri, kendileri ne kadar bilince çıkartıyorlar, söylediklerinin anlamının ne kadar farkındalar, bazen gerçekten anlamakta zorluk çekiyoruz.

Nasıl bir düşünce ve siyaset tarzı, aynı parti saflarında birlikte mücadele ettiği erkek yoldaşlarını bu kadar ağır bir ithamın altına sokar, bilemiyoruz.

Devrimci erkeklerin, sadece erkek egemen kültür konusunda değil, genel olarak düzeniiçi alışkanlıklarını bir günde ve tümüyle fırlatıp attıklarını kimse iddia etmiyor elbette. Benzer biçimde devrimci kadınların da düzeniçi ve erkek egemen kültüre ilişkin alışkanlıklarını bir günde fırlatıp atmadıkları, hatta zaman zaman bu durumdan yararlandıkları da bir gerçektir. (Mesela eylemlerde öne çıkmaya korkan ya da zorlu görevleri üstlenmek istemeyen bir kadın devrimci, erkek yoldaşlarının ataerkil kültürden gelen korumacı yaklaşımlarından faydalanabiliyor,)

İnsanlar devrimcileştikçe, devrimci yanları güçlendikçe, devrim davasına tutkuyla sarıldıkça, zaaflarını, düzene ait yönlerini üzerlerinden atar, arınır, değişir, dönüşürler. Tam da bu nedenle, kadın sorununu anlayan-şu ya da düzeyde çözme mücadelesi veren bir erkek devrimciyle, Özgecan’ın katilini aynı kefeye koyan bir üslupla konuşmak; başına hiçbir sınıfsal ya da siyasal sıfat getirmeden genel olarak “erkekler” hakkında konuşmak; hiçbir ayırıcı kayıt düşmeden “erkekler tecavüz ediyor” türü söylemleri pervasızca kullanmak, bambaşka bir tablo çıkarıyor ortaya.

 

“Kadın yoldaşlığı”

Aslına bakarsanız, Atılım’ın feminist yazarları, partili erkekleri “yoldaş” olarak görmediğini de ifade ediyor, aynı yazının devamında.

“Ücretli kölelik düzeni ve rejimin faşist halinden muzdarip erkekler gerçeği, kadınlar bakımından sermaye boyunduruğundan özgürleşmek temelinde emekçi kadınların emekçi erkeklerle birliği anlamında bir yol arkadaşlığıdır. Erkeklerin devlete karşı yürüttüğü sınıfsal, ulusal mücadelede, kadın özgürlük hareketinin daha derin ve kapsamlı mücadelede hedefleri çerçevesinde bir ittifak gücü olarak, bu sınırlar içinde görülmelidir. Ataerkil boyunduruğundan özgürleşmek için ise kadınların erkeklerle savaşı gerekir. Bu iç savaş diziliminde, kadınların özsel tek dayanağı kadın yoldaşlığı, dayanışması ve adanmışlığı olmalıdır. Erkekler yol arkadaşlığını yoldaşlık düzeyine çıkaracaklarsa eğer, savaş terimi kullanarak söyleyelim, vicdani ret hakkını kullanmalarını, yani kadınların akan kanlarından yansıyan yüzleriyle hesaplaşmalarını salık verebiliriz. Bunun da vicdanlarını, akıllarını ve iktidarlarını, kadın iradesine teslim etmekle mümkün olduğunu hatırlatabiliriz.” (agy)

Tabi Atılım’daki yazılarda sürekli karşılaştığımız ve artık çizgileşen, her tür siyasal ve sınıfsal söylemden yoksun bir “erkekler” lanetlemesi ve “kadınlar” güzellemesi burada da karşımıza çıkıyor. Ve burada, erkeklerle ancak “sermaye boyunduruğundan özgürleşme” sürecinde “yol arkadaşlığı” yapabileceklerini (yoldaşlık değil!), sonrasında ancak kadınların “kadın yoldaşlığı” ekseninde yola yalnız devam edebileceklerini söylüyorlar. Erkeklerin içinden yalnızca “akıllarını ve iktidarlarını” tam olarak “kadın iradesine teslim” edenler yanlarında yer alabilirler!

Benzer bir yaklaşımı, MLKP’nin merkezi yayın organı Partinin Sesi dergisinde de görüyoruz.

“Ölçümüz, eylemi ve duruşu, kadın komünistlerin öncülüğünde, partimizin kadın özgürlük programının ihtiyaçlarına göre düzenlemek olacaktır. … Kadın devrimini büyütmek için pratik duruş sergileme çizgisinden ve kadın komünistlerin öncülüğünden bir an kopulursa, yön kaybı, yasak savma, görüntüde, lafta ve biçimde takılı kalma kaçınılmaz olur.” (Toplumsal Erkeklikle Mücadele, Kadın Özgürlüğü İçin Eyleme Geçmektir, MLKP Merkezi Yayın Organı-Partinin Sesi, sayı. 182, Aktaran Atılım, 6 Mart 2015) 

Atılım gazetesi ve Partinin Sesi dergisindeki kadın kadrolar, erkek “yol arkadaşları”ndan “iradelerini teslim etmelerini” istiyor. Geçmişte kadınlar iradelerini erkeklere teslim etmişlerdi, şimdi de erkekler iradelerini kadınlara teslim etmeliler!

Oysa bir örgüt içinde “irade birliği” başka bir şeydir, bir insanın iradesini, başka bir insana teslim etmesi başka bir şey! Bu hangi cinse, hangi kariyere sahip olursa olsun, asla kabul edilemez.

Tipik bir “ezilen”in “ezen”e dönüşme çabası sözkonusudur burada. Komünistler ezilme ve sömürülmeyi ortadan kaldırmak için; insanın insanı sömürmesini yoketmek için; kadınla erkeğin eşit, onurlu, üretken, sağlıklı ilişkiler kurabilmesi için uğraşırlar. Feministler için ise, “iyi bir dünya” kurabilmek için yapılacak tek şey vardır; iktidarı ele geçirmek, “ezen” olabilmek!

 

Erkeği “ezmek” değil, eşitlik

6 bin yıldır esaret altında olan kadın, eşitlik için değil, “intikam” ve “yer değiştirme” için savaşmalıdır feminist yazarlara göre. “Eşitlik”, “yoldaşlık”, “mücadele ortaklığı”, “sınıf kardeşliği”… Bu kavramların hiçbir anlamı yoktur onlar için. Tek bir şey istiyorlar: Yer değiştirelim! Bugüne kadar onlar bizi sömürmüştü, şimdi biz onları sömürelim! Bugüne kadar onlar konuşmuştu, artık biz konuşalım! Bugüne kadar onlar karar almıştı, biz karar alalım! Bugüne kadar biz onlara tabi olmuştuk, şimdi onlar bize tabi olsun! 

Ancak bu bile yetmiyor! Partinin Sesi dergisi devam ediyor:

“Erkeklik buysa erkek değiliz” sloganındaki egemenlikçi kayıt bile dikkat çekicidir. Toplumsal erkekliğin ne olup ne olmadığı bellidir. “Buysa” kaydını tümden erkeklikten olmamak, “Başka birşey misiniz ulan” saldırısına erkekçe cevap vermek için koyduğunuz ve çoğu durumda da öyle cevap verdiğiniz gerçek değil mi? “Erkek değiliz, ayrıcalıklarımızı istemiyoruz, erkekliği reddediyoruz” söylemleri neden kayıtsız, kaygısızca gelişemiyor? Söylemden daha önemlisi, bu neden samimi bir duygu olarak “Keşke kadın olsaydım da bu rezil erkeklikle daha cepheden savaşma şansım olsaydı” duygusu gelişemiyor?” (agy)

Her defasında söylüyoruz: “Erkeklik” ve “kadınlık” durumlarıyla bu kadar uğraşmayın! 

En başta, sınıfsal terimlerden bu kadar uzaklaşmak önemli bir siyasal kayışın göstergesidir. Mesela 20 Şubat tarihli Atılım’dan yukarıda yaptığımız alıntıda, erkek yol arkadaşlarına “savaş terimi kullanarak söyleyelim, vicdani ret hakkını kullanmalarını” tavsiye ediyor. Biz sınıfsal literatürü kullanarak söyleyelim: Bir devrimci (kadın ya da erkek) sınıf intiharı ve toplumsal cinsiyet intiharı gerçekleştirdiği ölçüde; içinden geldiği sınıfın ve taşıdığı cinsiyetin düzeniçi özelliklerinden arınıp proleter özellikleri donandığı ölçüde arınır, komünistleşir, geleceğin insanına dönüşür. 

İkincisi, “toplumsal erkeklik” zaaflarından kurtulmak ne kadar zorsa, “toplumsal kadınlık” zaaflarından kurtulmak da o kadar kolay bir şey değil. Bu ancak ve ancak, mücadelenin yükselmesiyle birlikte, kısmen pratiğin dayatmasıyla, kısmen öznel çabalarla (asla sadece öznel çabalarla değil) çözülebilr. Bunu birkaç günde, burjuvazinin “kişisel gelişim” tarzına benzeyen birkaç eğitim çalışmasıyla gerçekleştirme ihtimaliniz yoktur.

Atılım gazetesi, feminizm konusunda Kürt ulusal hareketini kendisine örnek almaya çalışmaktadır. Daha doğrusu, bu yola onların ardından girmiş, sonrasında ise önemli bir sapma yaşamıştır. Böyle olması kaçınılmazdır da. Çünkü Kürt hareketinin kadın kadroları, uzun yıllar sürmüş gerilla savaşının içinde pişmiş, öncelikle devlete karşı verdikleri mücadelenin içinde güçlenmiş, geldikleri yeri, görkemli bir savaşın içinde hakederek can ve kan pahasına kazanmışlardır. Yeni kuşak kadın kadrolarını bir kenara bırakırsak, bugün gözönünde bulunan ve herkesin taktirini kazanan kadın kadroları ya Diyarbakır zindanlarından, ya gerilla kamplarından geçerek gelmişlerdir bulundukları yere. Ve tam da hakederek geldikleri için, onların literatüründe, kendi erkek yoldaşlarını aşağılamaya dönük şeyler yoktur; eleştiriler ise ölçülüdür. Böylesine güçlü bir mücadeleden çıkarak feminizmin savunucusu haline gelmelerinin asıl nedeni, kadın kadroların parti içinde erkek kadrolar tarafından ezilmesi değil, “barış ve müzakere süreci”nin onları genel olarak burjuva ideolojisine taşımasıdır. 

Benzer bir durum, Rojava’daki direnen-savaşan kadınlar için de geçerlidir. Atılım gazetesi, Rojava’daki kadın direnişçilerin bir “kadın direnişi” gerçekleştirdiğini iddia etmektedir. Oysa Rojava’da yapılan “vatan savunması”dır ve kadınıyla-erkeğiyle bu savaş yürütülmektedir. Kadın savaşçılar ise, erkeklerle yürüttükleri polemiklerle ya da parti kararlarıyla ya da “kota”larla değil, savaşın içinde haklarını kazanmakta, kendi vatanlarını inşa ederken erkeklerle eşitliği de (erkekleri ezmeyi ya da erkeklerin iradesini teslim almayı değil) inşa etmektedir. 

Erkek de, kadın da, bu düzenin içinde yetişmekte, bu düzenin alışkanlıklarını kazanmakta, bu düzenin yaklaşım tarzıyla yoğrulmakta, düzenin çıkarcı, faydacı, yok ilişkileri içinde şekillenmektedir. Salt “kadın” olmak, bu düzenin yozluklarından ve çürümüşlüklerinden azade olmanın kıstası değildir. Bu düzenin yozluklarından azade olmanın tek yolu, devrimcileşmek, aklını, bilincini, yüreğini devrim için harekete geçirmektir. Kadın sorunu, bu mücadelenin içinde, bir anda değil, adım adım çözülecektir.

 

Yoldaşına bile yabancılaşmak

Bu yaklaşımın Atılım çizgisinin kadın kadrolarına da genel olarak parti çalışmasına da kazandıracağı tek şey, kadroların “cinsiyet temelinde” birbirine yabancılaşması ve ayrışmasıdır. Zaten Partinin Sesi’ndeki yazı da bizi doğruluyor:

“Siz komünist erkekler, partinin yetkili kadın kurullarının kararlarını, MPYO’nun kadın cephesindeki mücadele direktiflerini, kadın yayınlarının yaklaşım ve yönlendirmelerini parti kararı ve direktifi olarak algılamayıp tercihinize göre tutum almayı normal, meşru sayarken, kuşkucu, küçümseyici biçimde süzgeçten geçirme hakkını kendinizde görürken, “kadınlarla ilgili” karar ve direktiflerle diğerleri arasında düpedüz ayrımcılık yaparken…” (agy)

Parti kararlarıyla kadın sorununu çözmeyi başaramazsınız! Tersten, buna karşı mutlaka bir direnç gelişir, erkek kadrolar kendi hatalarına daha sıkı sarılır, kendi bulundukları noktayı kronikleştirirler; Partinin Sesi’nin ifade etmeye çalıştığı da budur.

Zaten, aynı partide, aynı idealler için birlikte hareket ettiği söylenen erkek kadrolar için, “yol arkadaşı” deyimini kullandığı andan itibaren, onları kaybetmeye de mahkumdur.

 

Atılım kadın sorununun çözümü için

neyi öneriyor

Aslında bu konuda bir somutluk da yok Atılım’ın yazılarında. Yukarıdaki alıntıda erkeklerle beraber “sermaye boyunduruğundan özgürleşme” mücadelesi vereceklerini, sonrasında kadınların “Ataerkil boyunduruğundan özgürleşme” mücadelesine devam edeceklerini söylüyor. Atılım sınıfsal literatürle konuşmadığı için, bu söylediğinin neye denk düştüğünü anlamak biraz zor oluyor. Nedir “sermaye boyunduğurundan özgürleşme”? Sosyalist devrim mi? Yoksa kapitalizm koşullarında bir “sosyal devlet” mi? Düzen içi bir kavram mı bu, yoksa gerçekten emperyalist-kapitalist sistemi devirmeyi hedefleyen bir şey mi?

Feminist literatür genel olarak sosyalizm kavramını kullanmaz. Hatta kadın hakları sözkonusu olduğunda, dünyada devrimini yapmış (sosyalist ya da demokratik devrim farketmez) ülkelerden örnekler vermezler.İsviçre gibi, kadına seçme-seçilme hakkının bile çok sonraki yıllarda verildiği burjuva-demokrasisi ile yönetilen ülkelerdir feminist literatürün baktığı-özendiği yerler.

Zaten burada, Atılım’ın asıl sorunu da kendisini bütün gerçekliğiyle ortaya koyar. Genel olarak devrim ve sosyalizm olgusuna yaklaşımını bir kenara bırakalım; kadın sorununda sosyalizm hedefi ve perspektifi yoktur. Bu nedenle sınıfsal konuşmaz, feminizmin en düzeniçi, en reformist, en yoz argümanlarını kullanır.

Burada yaklaşımını özetleyen bir başka unsur da, yine Partinin Sesi’nden yaptığı alıntıda ortaya çıkıyor.

“Kürt özgürlük mücadelesini Kürt komünistlere, iş cinayetlerine karşı çalışmaları işçi komünistlere devretmek olur mu?” (agy)

Görünüşte doğru görünen bu cümle, gerçekte bir “irade teslimi”ni önşart koştuğu için, son derece sorunlu ve yanlıştır. Örneğin Atılım, Kürt özgürlük mücadelesini Kürt komünistlere devretmiyor! Kürt ulusal hareketinin kuyruğuna takılıyor; Kürt ulusal hareketine iradesini teslim ediyor; Kürt ulusal hareketinin çizgisinin en iyi uygulayıcısı olmaya çalışıyor. Ve böyle yaparak, Kürt halkının özgürlük mücadelesine en büyük desteği verdiğine inanıyor. Kadın sorununda da benzer bir ilişki kurmak istiyor. Bu nedenle erkek kadroların, iradelerini ve akıllarını, kadın kadrolara teslim etmesini istiyor. Tam da bu nedenle, politikası yaşam bulmuyor.

 

Kadının köleleşmesinden

proleter erkeğin çıkarı yoktur

Bu konu feminist literatürde oldukça tartışmalı bir konudur. Feministler proleter erkeğin evde burjuva olmasından yola çıkarak, ataerkil sistemden proleter erkeğin de kazançlı olduğunu iddia ederler. Oysa ataerkil sistem, tıpkı tüm sömürücü sistemler gibi, sadece ve sadece, kadınıyla erkeğiyle burjuvazinin işine yarar.

Birincisi, ataerkil sistem proleter erkeğin evde karısını ezebileceğini, bağırıp dövebileceğini, kadını “öldürme hakkı” olduğunu söyler. Son dönemde giderek artan kadın cinayetleri de bunu açıkça göstermektedir. Kadına dönük her türden saldırı, mahkemelerde ödüllendirilmekte, böylece topluma mesaj verilmektedir.

Burada burjuvazinin amacı, emekçi erkeklerin yaşadıkları günlük sorunları, ekonomik çıkmazları, işyerindeki ağır çalışmanın yıpratıcılığını yönelteceği bir hedef oluşturmaktır. Böylece erkek, öfkesini evde boşaltmış olarak, hergün uysal biçimde sömürü çarklarının içine kolayca girer.

Feministler, emekçi erkeğin öfkesini yönelteceği bir alan olmasından bakarlar sadece; bu nedenle de bu ilişkiden çıkarı olduğunu iddia ederler. Oysa emekçi erkeğin son derece önemli bir kaybı sözkonusudur burada: Eşiyle evinde mutlu, üretken, sağlıklı, eşit bir ilişki! Ve gerçekte, erkek ya da kadın her insan, bu sistem içinde soyut bir hayal düzeyinde de kalsa, böyle bir ilişkinin özlemi içindedir.

Her insanın içindeki enerjiyi boşaltacağı bir işe, yaşamındaki sıkıntıları boşaltacağı, mutsuzluklarının öfkesini yönelteceği bir alana ihtiyacı vardır. Burjuvazinin görevi, bu öfkenin kendisine yönelmesini engellemektir. Bu yüzden, emekçi erkeğin, evdeki kadına şiddet uygulamasından çıkarı olan tek unsur, burjuva sınıftır; kadınıyla erkeğiyle burjuva sınıf!

İkincisi, kadın sömürüsünün en yoğun hali, kadının düşük ücret almasında kendini gösterir. Kadın emekçinin düşük ücret alması, erkek işçilerin de ücretlerini düşüren bir unsurdur. Bu gerçek de, kadının sömürülmesinden, ikinci sınıf olmasından asıl çıkarı olan kesimin burjuvazi olduğunu gösterir. 

Üçüncüsü, kadının ikinci sınıf hale getirilmesi ve kadınla erkeğin birbirine yabancılaştırılarak düşmanlaştırılması, proleter sınıfı bölen bir adımdır ve burjuvazinin böl-parçala-yönet politikasına uygundur.İşçi ve emekçilerin kendisi karşısında birlik olmasını istemeyen burjuvazi, yapay ayrımlar yaratarak ya da varolan ayrımları abartıp derinleştirerek, karşısında kendisine karşı savaşan emek ordusunu yarıya bölmekte, böylece ömrünü uzatmaktadır.

Tüm bu koşullar, ataerkil ilişkiler içinde kadının ikinci sınıf olmasından asıl çıkar elde eden kesimin, sınıf olarak burjuvazi (kadın ve erkek burjuvalar) olduğunu göstermektedir. 

                             * * *

ML literatür, çok açık biçimde tanımlamıştır: Kadın ilk köleleştirilendir, kölelikten son kurtulan olacaktır. Devrimci mücadeleye girmek, tek tek kadınlarda ve erkeklerde dönüşümü başlatacak, devrimci mücadelenin yükselmesi, toplumsal olarak kadına bakışı değiştirecek, kadının konumunu yükseltecek; sosyalist toplum kadının yasal haklarını güvence altına alarak toplumsal dönüşümü hızlandıracaktır. Ancak kadın sorununun nihai çözümü komünizmdir.

Değiştirme gücü olan tek unsur, toplumsal mücadelenin yükselmesidir. “Erkeklik atölyeleri” kurmak ve burada “erkek yoldaşlarımızın erkekliklerine müdahale alanımızı genişletmek”le (Atılım, 6 Mart 2015, Özgür Genç Kadın, Neden bir genç kadın örgütü) uğraşmak, bitmek tükenmek bilmez didiklemelere girişmek, kazanıcı değildir; tersine, kısa zaman sonra karşıtını oluşturması kaçınılmaz olan yanlış bir kutuplaşmadır. Atılım gazetesinde yazılanlar, sürecin tam da bu doğrultuda gelişmekte olduğunu göstermeye yetiyor.

Ve en önemlisi “erk” konusunda söylenenlerdir. Sosyalist toplum, proletaryanın diktatörlüğünü kuracaktır, kadın ya da erkek, herhangi bir cinsiyetin diktatörlüğünü, iktidarını ya da “erk”ini değil. Komünizmde ise, erk olmayacaktır.İnsanın insanlaşması süreci, her tür “erk”i ortadan kaldıracak ve gerçek eşitliği inşa edecektir.

Bunlara da bakabilirsiniz

12 Eylül ve sonrası değerlendirme söyleşileri…

12 Eylül Askeri Faşist Darbesi sonrasında, adaletsiz geçen 42 yılın ardından, Devrimci 78’liler Federasyonu’nun katılım …

Paris’te Yılmaz Güney anması

Devrimci sanatçı Yılmaz Güney, Paris’te komünist ve devrimci-demokrat kurumlar tarafından, mezarı başında anıldı. Anma, Yılmaz …

12 Eylül’ü protesto eden ve Aysel Tuğluk’un serbest bırakılmasını isteyen afişler asıldı

12 Eylül askeri faşist darbeye karşı direnişe çağıran afişler yapıldı. Ayrıca “Aysel Tuğluk ve hasta …