Kadın sömürüsü sınıfsaldır! KRİZ ve KADIN

Türkiye, tarihinin en büyük ekonomik krizlerinden birini yaşıyor. Son aylarda dizginsiz bir hal alan fiyat artışları, başta gıda olmak üzere en temel ihtiyaçları ulaşılamaz hale getirdi. Doğalgaz ve elektriğe yapılan zamlar, bu kış günlerinde ısınma sorunu yarattı. Açlıktan ve soğuktan ölümlerin yaşandığı bir ülke haline geldik.

Artan hayat pahalılığı en çok işçi ve emekçileri vuruyor. Özellikle kadınlar, kadın işçi ve emekçiler, krizin ağır yükünü sırtlanmak zorunda kalıyorlar. Hem işyerlerinde hem evde, krizle birlikte artan sorunlarla karşı karşıyalar…

Onun için direnişlerin de başını çekiyor ya da öne atılıyorlar. Ocak ayından itibaren son iki aydır 60’tan fazla işyerinde fiili grev, işgal, yemek boykotu vb. biçimlerde direnişler gerçekleşti. Ve bu direnişlerde kadın işçiler yine en öndeydiler. Farplas’tan Migros’a, çorap atölyelerinden diğer fabrikalara kadar, tüm direnişlerde kadınlar bir kez daha direngenlikleriyle öne çıktılar.

Dünya emekçi kadınlar günü 8 Mart’a doğru ilerlediğimiz günlerde, kadınların yaşadığı sorunlar daha da depreşirken, direnişlerde kadınların rolünün arttığını görüyoruz. Özellikle kriz koşullarında kadın sorununun, kadın sömürüsünün sınıfsal olduğu, net bir biçimde gözler önüne seriliyor.

 

Kadının sınıfsal kimliği

Kadınlar ilkel komünal toplumdan bu yana üretim sürecinin bir parçasıdır. Köleci ve feodal toplumlarda da, ezilen sınıfın kadınları kesintisiz biçimde çalışmıştır. Kapitalizmde ise, üretimin evden uzaklaşıp atölyelere, fabrikalara taşınmasıyla, kadınlar da ücretli işçi olarak çalışmaya başladı. “Özel alan” olarak ev işlerinin tanımlanması ve “ev kadını” kavramının ortaya çıkışı, kapitalizmle, “ücretli iş” kavramının ortaya çıkışıyla bağlantılı gelişti.

Fakat kapitalizmde “çalışan” her kadın “işçi” değildir. “Beyaz yakalı”lardan burjuva kadınlara kadar oldukça geniş bir alan sözkonusudur. Dolayısıyla sorunları da farklıdır. Elbette kadın, cins olarak her alanda sorunlar yaşar, geriye itilir, ikinci sınıf muamelesi görür, erkek tarafından dışlanır-ezilir; ancak her alanda belirleyici sömürü, sınıf olarak yaşanan sömürüdür.

Kadın işçi, kapitalizmle birlikte varolmuştur ve kapitalist sömürünün doğrudan baskısını yaşamaktadır. Buna karşın burjuvazi, kadını sınıfsal kimliği ile tanımlamaktan özellikle kaçınır. “Kadın işçiler”den sözedilmesini istemez. Kadını “anne” olarak kutsar; görevini de, “işgücünün yeniden üretimi” olarak tanımlar. Yani kocanın, çocukların, aile bireylerinin bakımı, dışarıda çalışarak yorulmuş olanların ertesi güne hazırlanması ve çocuk doğurarak “türün devamı”nın sağlanmasıdır.

Bu yanıyla burjuvazinin gözünde, işçi kadın da asıl olarak “cins” kimliğiyle, “aile” içindeki kimliğiyle tanımlanır. Bu, üretimdeki refah ve kriz dönemlerine bağlı olarak, burjuvazinin iradesi dışında, kadını üretime sokmak ya da işten çıkarmak zorunda kalmasından bağımsız bir gerçektir.

Başta kapitalizm olmak üzere tüm sınıflı toplumlarda kadın, sadece cins olarak değil, ezilen sınıfın da en çok baskı göreni, aşağılananıdır; “ezilenlerin ezilenidir.” Kadın işçi, erkek işçilere göre daha yoğun baskı ve sömürü altındadır. Kapitalizm onu yedek ve ucuz işgücü olarak görür. Aynı işkolunda aynı işi yaptıkları halde, erkek işçilere göre çok daha az ücret alırlar. Ya da genellikle vasıfsız ve eğitimsiz işgücüne sahip olduklarından, geçici ve mevsimlik işlerde sigortasız, güvencesiz olarak çok düşük ücretle çalıştırılırlar. Bunların bir sonucu olarak, sınıfın en örgütsüz kesimidir kadın işçiler. İşçi kıyımlarında ise, ilk akla gelendir. Kriz dönemleri, bunun zirve yaptığı dönemlerdir.

 

Krizler en çok kadını etkiler

Her kriz, genel olarak işçi sınıfını, özelde kadın işçileri vurur. İlk işten çıkarılanlar kadınlar olur. Günümüzde de aynı çark işlemektedir. Her gün onlarca kişi işten atılmaktadır. Bunların içinde kadın işçilerin, özellikle de genç kadınların oranı oldukça yüksektir. Zaten düşük olan kadın istihdamı, kriz dönemlerinde ise iyice düşer.

AKP’li yıllarda kadınlar üzerinde artan gerici-faşist baskılar, kadınların çalışmasını engelleyen bir diğer faktör oldu. Bugün ortalama 10 kadından sadece 3’ü çalışmaktadır. Keza genel olarak düşük olan sendikalaşma oranı, kadın işçiler sözkonusu olduğunda daha da düşüktür. Erkek işçilerde sendikalaşma oranı yüzde 13 civarında iken, kadın işçilerde yüzde 8’dir. Bunların içinde sendika yönetimlerinde yer alan kadın işçilerin sayısı ise, bir elin parmaklarını geçmez.

Diğer yandan kadın işçiler, kadına yönelik şiddeti ve tacizi işyerlerinde de görürler. Kriz koşullarında bu durum katmerlenir. İşsiz kalma tehdidiyle her tür uygulamaya boyuneğmek zorunda bırakılır. Özcesi kadın işçi, kapitalizmle birlikte varolmuştur ve kapitalist toplumun her tür sömürüsünü doğrudan yaşamaktadır.

Faşizmden dinci gericiliğe kadar burjuva ideolojisine bağlı tüm akımlar, -ton farkları olmakla birlikte- kadına “ikinci sınıf” muamelesi yaparlar. Türkiye’de de özellikle AKP döneminde bu durum, daha belirgin bir hal almıştır. “Kadın ile erkek eşit değildir”den başlayıp, “kadının en büyük kariyeri anneliktir”e kadar uzanan ve “üç çocuk” ısrarını sürdüren yaklaşımları ile kadını eve kapatma çabaları bilinmektedir.

Feministler de “işçi kadın”ı gözlerden uzak tutmaya çalışır. Ev kadınının “görünmeyen emeği”nden bedenine dönük saldırılara, erkeğin ev içinde kadını sömürmesinden orta sınıf kadınların kariyer sorunlarına kadar her konuda konuşur, kampanyalar ve faaliyetler düzenlerler; fakat fabrikada çalışan işçi kadının sorunları üzerinde neredeyse hiç durmazlar. Bu nedenle işçi kadını, “kadın cinsi” içinde eritirler. En fazla “çalışan kadın” şeklinde tanımlar ve sınıfsal yönünü es geçerler. İşçi kadının sınıfsal kimliğini gözardı eden bu yaklaşımları, feminizmin burjuva ideolojisi olduğunu ele veren bir göstergedir.

 

Direnişte en önde

Kadınların mücadeleye katılımı genel olarak daha zordur. Aşması gereken toplumsal-ailevi engellerin daha fazla olması; boyun eğmeye ve itirazsız çalışmaya yatkın yetiştirilmeleri, daha statükocu olmaları; direnişe geçtiği koşulda ailesinin ne olacağına dair kaygılar vb… Bütün bu unsurlar, kadın işçilerin daha zor ve daha geç harekete geçmelerine neden olur.

Ancak kadın bir kere harekete geçtiğinde, onu durdurabilmek çok daha zordur. “Bir okun ne kadar uzağa düşeceği, yayın ne kadar gerilmiş olduğuna bağlıdır” sözünde olduğu gibi, kadınların mücadeleye atılmada yaşadığı gerilim, mücadele menzillerinin daha uzun ve kararlı olmasını sağlar. Bu nedenle daha militan, daha kararlı ve daha hak alıcı direnişler, kadınların gerçekleştirdiği, katıldığı ya da desteklediği direnişlerdir. Bu durum, işçi kadınlar için çok daha fazla geçerlidir. “Emekçi kadının sahiplendiği kavga yenilmez” sözü boşuna söylenmemiştir.

İşçi kadınların sınıf mücadelesindeki yerleri, sadece kendi gerçekleştirdikleri direnişlerle sınırlı değildir; eşlerinin direnişlerinde de kadınlar en önde yer almayı bilmişlerdir.

Modern anlamda ilk işçi hareketleri, teknoloji ve makinalara tepki olarak ortaya çıkan makineleri tahrip hareketleriydi. Bu hareketin içinde kadın işçiler de vardı, kimi yerde başı çektiler. Ülkemizde de çoğunluğunu kadınların oluşturduğu Uşaklı halı dokumacıların Mart 1908’deki isyanı, makinelerin tahrip edilmesiyle başlamıştır. Kavala ve Drama’daki 14 bin tütün işçisinin, çalışma saatlerinin düşürülmesi ve ücretlerin artırılması gibi taleplerle başlattıkları grevde de, kadın işçiler bulunmaktadır.

Cumhuriyet döneminde ise kadın işçiler, hem direnişlere önderlik ederek hem de eşlerinin gerçekleştirdiği direnişlerde yer alarak, sınıf mücadelesinin önemli bir parçası oldular. İşçi sınıfı tarihine altın harflerle kazınmış pek çok eylemde kadın işçiler, sayıca az olmalarına rağmen eylemin kaderini belirleyen bir rol oynadılar.

Hemen bütün direnişlerde, kadınların varlığı adeta direnişin başarıya ulaşmasının garantisi gibidir. AKP döneminde de en görkemli işçi direnişlerinde kadınlar öne çıktı. 2010 yılında gerçekleşen Tekel direnişinde, erkek işçilerle birlikte kar-tipi altında bekleyen, çadırlarda uyuyan, polisin saldırısında birlikte coplanan kadın işçiler, gerici işçilerin bile saygısını kazandı, toplumun kadına bakışını değiştirdi.

Sadece kadınların gücüyle başarılan direnişler de oldu. İşten atılmaya karşı tek başına direnen kadın işçilerden, Novamed, Flormar, Divan gibi kadınların yoğun çalıştığı işyerlerindeki direnişlere kadar, kararlılıkları ve azimleriyle göz doldurdular. Ve bu direnişlerin çoğu zaferle sonuçlandı.

 

“Cins bilinci”yle değil sınıf bilinciyle…

Yüzyıl öncesine kadar, kadınların eğitim görüp siyaset, tıp, fen bilimleri gibi önemli alanlarda başarılı olabileceği reddediliyor, ancak sanatsal konularda yol alabileceği iddia ediliyordu. Kadınların yaşamda kendilerine yer açması, asıl olarak Sovyetler Birliği başta olmak üzere devrimini yapmış ülkelerde gerçekleşti. Tüm dünyada yükselen sınıf mücadelesi, bu safsataları yerle bir etti.

Ne var ki sosyalizmin dünya genelinde güç ve prestij kaybettiği koşullarda, geçmişte aşılan bu konular yeniden hortladı, kadını aşağılayan, küçülten yaklaşımlar baskın hale geldi. Ayrıca burjuvazi, kadınla erkeği birbirine yabancılaştırmak, sınıfsal bakışın yerine cinsiyetçi bakışı hakim kılmak için, cinsiyete göre işbölümünü farklı biçimlerde tekrar üretti, yeni argümanlarla kitlelerin, özellikle de gençlerin yaşamına soktu.

Oysa işçi sınıfının parçalanmaya değil, birleşmeye ihtiyacı vardır. Hem de her konuda, her talep üzerinden, sınıfa dönük her saldırıya karşı… Mesela “eşit işe eşit ücret”, “kreş” gibi doğrudan kadınları ilgilendirdiği düşünülen talepler bile, salt kadın işçilerin değil, erkek işçiler de dahil olmak üzere tüm proletaryanın talepleri olmalı, erkek işçilerle birlikte bu taleplerin mücadelesi verilmelidir.

Sınıfın genel sorunları için harekete geçmeyen bir kadın işçi, kadın olmaktan kaynaklanan sorunları için mücadele edemez. Mesela sendikasız-sigortasız çalışmaya karşı erkek işçilerle birlikte direnişe geçmeyen bir kadın işçi, doğum izninin artırılması için mücadele etmeyi aklından bile geçirmez.

Kadın işçilerin mücadeleye kazanılması, bilinçlenmesi, harekete geçmesi için, elbette özel olarak eğitilmesi gerekiyor. Sınıf kardeşleri olan erkek işçilerle birlikte dövüşmesi, komitelerde yer alması, aktif hale gelmesi, dönüştürülmesi, sınıf çalışmasının vazgeçilmez görevlerinden biridir. Ancak bu, kadın işçilerle erkek işçilerin taleplerini farklılaştırarak, mücadele rotalarını ayrıştırarak olmaz.

Sınıfsal kimlik, proleter kimlik birleştiricidir. Cins kimliğinin öne çıkarılması, sınıfı da bölmekte, yabancılaştırmaktadır. Oysa proletarya, kadın ya da erkek, sınıfsal sorunları birlikte yaşar; kapitalizmin saldırıları altında birlikte ezilir, patronlara karşı birlikte direnir. Yapılması gereken, bu direnişte kadınları ayırmak değil, öne çıkmasını sağlamaktır. Onu güçlendirmek, özgüven eksikliğini gidermek, niteliklerini yükseltmektir. “Cins bilinciyle” değil, proletaryanın onurlu “sınıfsal bilinciyle” donatmak, proletaryanın iradesini kuşanmasını sağlamaktır.

Bunun başarıldığı durumlarda, proletaryanın direnişi de örgütlenmesi de çok daha güçlü ve sağlam olacaktır. Proletarya ordusunun kadın yarısı kurtulmadan, işçi sınıfının kurtuluşu mümkün değildir!

Bunlara da bakabilirsiniz

12 Eylül ve sonrası değerlendirme söyleşileri…

12 Eylül Askeri Faşist Darbesi sonrasında, adaletsiz geçen 42 yılın ardından, Devrimci 78’liler Federasyonu’nun katılım …

Paris’te Yılmaz Güney anması

Devrimci sanatçı Yılmaz Güney, Paris’te komünist ve devrimci-demokrat kurumlar tarafından, mezarı başında anıldı. Anma, Yılmaz …

12 Eylül’ü protesto eden ve Aysel Tuğluk’un serbest bırakılmasını isteyen afişler asıldı

12 Eylül askeri faşist darbeye karşı direnişe çağıran afişler yapıldı. Ayrıca “Aysel Tuğluk ve hasta …