“Bir ay geçti. Ne zaman döneceksiniz?”

“Tarihi meclis binası yok, künefeciler meydanı yok, yürüdüğüm sokaklar yok, şehir yok” diye ağlıyordu yanımdaki. Depremin beşinci gününde terkettiği Antakya’ya on gün sonra döndüğünde, “beni şehrin içinden geçirir misin” demişti. Yolumuzu uzatıp enkaz kaldırma çalışmalarının devam ettiği Atatürk Caddesi’ne sürmüştüm arabayı.

“Senin arkadaşının işyeri neredeydi” diyorum. Bir öne baktı, bir arkaya “burası neresi” diye sordu. O kadar çok binanın enkazı kaldırılmıştı ki, caddelerin yeri seçilemiyordu. Bir ara enkazı kaldıran kamyonlardan kaçayım derken binaların kaldırıldığı araziden gitmişim.

Mersin’de girdiği yardım kuyruğunu hatırladı. “Suriyeliler gibi sıraya girdik” dedi. “Önceleri kabullenemedim, sonra sığınmacı olmadığıma, orada dağıtılan her ne ise benim hakkım olduğuna ikna ettim kendimi.”

Savaş başladığında Suriye’den gelen ilk göçmenleri hatırlamıştık. Ne kadar özgüvenliydiler. Her yerde ayrıcalıklıydılar. “Biz Erdoğan’ın davetiye geldik” diyorlardı. Restoranlarda hesap ödemek istemiyor, olay çıkıyorlardı. Bir defasında halk otobüsünde şoförün para istediği Suriyeli bir kadına denk gelmiştik; kadın Türkçe bilmediği için sürekli “Erdoğan”, “Erdoğan” diyordu, şoföre yol ücretini Erdoğan’dan alması gerektiğini anlatmaya çalışıyordu. Şoför Arapça bilen yolculardan kadına ücret ödemek zorunda olduğunu anlatmalarını istemiş; kadın ise ödeyecek parası olmadığını söylemişti çaresizce. “Ama Erdoğan”, “ama Erdoğan” diye söylenmeye devam ederek… İşte o zaman kavramıştı Suriye’deki savaştan kaçarak gelen kandırılmış zavallı insanlarla, kendi ülkesine kan kusturan çetelerin farkını. İlk gelen güruh ile sonradan savaş ortamından kaçmak zorunda kalan aynı değildi.

Peki ne olacaktı şimdi?

Depremin üzerinden bir ay geçti. İlk günlerde herkes enkaz altından gelen seslerin başında, eliyletırnağıyla, küreğikazmasıyla kurtaramadığı insanları anlatıyordu; enkazdan çıkaramadıklarını enkazın içine girerek bisküviyle-sütle nasıl beslediğini… Şimdi terkettiği bu şehirde sadece moloz kaldıran kepçe ve kamyonları görüyordu; içinde cesetler kokmasın, hastalık yapmasın diye kireç dökülen molozları…

Fotoğraf çekmek istediğini söyledi. “İnsanlara bu manzarayı anlattığımda abarttığımı düşünüyorlar” dedi. “O halde video çek” dedim. Sonradan o videonun sosyal medyada dolaştığını gören çok kimse aradı beni. Doğrusu bu hiç aklıma gelmemişti.

Yok olan şehirden çıkıp, tek katlı, iki katlı ağır hasarlı evlerin bulunduğu, insanların kendilerini güvende hissetmeseler de yaşayabileceklerini düşündüğü, şehre en yakın mahallelerden Ekinci’ye gidiyoruz. En az üç bin kişinin öldüğünü düşündüğüm bu mahallede, “İhlas Haber” bir evin bile yıkılmadığını iddia etmişti.

Depremin yirminci gününde Bedi amcayla karşılaştık. Hal-hatır sordum. O da sanayiden dönmüştü. “Şehir yok, sanayi mi kaldı Bedi Amca”, dedim. Tek tük açanlar var, o da açmış kendi dükkanını. Kendine özgü üslubuyla dehşetle anlatmaya başladı. “Giderken çevreyolundan gittim. Dönüşte amcaoğlu şehirden geçer misin dedi. Vallah vallah yolumu bulamadım, inanır mısın yolumu bulamadım. Yolumu kaybettim. Yol aradım.” Durumu bildiğim halde üsteledim. “Neden bulamadın, İskenderun yolundan dönüverecektin”. “Yarabbi Valigöbeği’nden döndüm” dedi. Çocukluğunun gençliğinin geçtiği yollardan eve gelmek istemiş, kimi yerlerde yıkılan sokaklardan (yıkılan binalar deyince çok yetersiz kalıyor) kimi yerlerde de molozları kaldırılarak temizlenen caddelerden dolayı yolunu şaşırmıştı. Eskisi gibi sokağı ya da caddeyi tanıtan ne bir işyeri tabelası ne de o bölgeyi temsil eden bir bina kalmıştı.

Sadece on-onbeş gün terkettileri şehre yabancılaşmışlardı. Anılarını tazeleyebilecekleri mekanlar yoktu. Terk ettiklerinde bu şehir, mahşer yeri gibiydi. Gittikleri şehirlere ait hissedemedikleri için dönmüşlerdi. Evleri yıkılmamıştı, mahallede sağlam duran birkaç evden biriydi. Buna rağmen çok acı çekiyorlardı. Peki evi kalmayanlar, onlar nasıl geleceklerdi bu enkazların içine, olmayan bu şehre? Gittikleri şehirler onların değil, döndükleri yer ise bir enkaz yığını, bir acı yumağı… Nasıl tarif edilir ki, bu yokluk, bu acı…

Devlet ev mi verecekti dağbaşında, 20 yıllık kredi karşılığında, şehirde sahip olduğun tapudan vazgeçmen koşuluyla! İnanılmaz geliyor değil mi?

Valiliğin tam karşısında, sadece 15 metre mesafede belki de yüz çadır vardı insanların, devrimcilerin, demokratların içinde kaldığı. Sevgi Parkı’ydı burası. 20. günde bütün heybetiyle orada göründü devlet! İnsanlar boğazına dizilen lokmaları yutmaya çalışırken, orada göründü vali yardımcısı bütün heyeti ve heybetiyle!

“Burayı derhal boşaltacaksınız!” dedi çadırdakilere. “Asbest, insan sağlığı.. vb. açısından bu bölgenin boşaltılması gerekiyor!”

Öyle ya “emir kulu”ydu kendisi, ona bir görev verilmişti yukarıdan… Çadırları tek tek geziyor, kimisinde “devletin gücünü” gösteriyor, kimisinde nezaketini… Vatandaşın çadırlarındaki tebliğ bitmişti! Millet Bahçesi’nde, Atatürk Parkı’nda hatta Sevgi Parkı’ndaki çadırların bir kısmında herkes valisini dinlemiş, tebliğe ilk başlanılan Millet Bahçesi’nde çadırlar sökülmüştü bile.

Nerde kalmıştık? Sevgi Parkı’nda!

Sevgi Parkı’ndaki tebliğ devam ederken, durumu kavrayan yaşlıca bir adam, vali yardımcısına, “şimdi mi hatırladınız bizi, yirmi gündür devrimciler bize bakıyor, yediriyor içiriyor, sizi hiç görmedik” dedi. Vali yardımcısı, “insan sağlığı, asbest…” dedi, diyemedi. Çünkü vatandaşın sesi daha gür çıkmaya, hesap sormaya başladı. Vali yardımcısı tüm heybetiyle (ve heyetiyle) “burayı boşaltacaksınız!” diye buyurdu yine. Acaba yolun karşısındaki okula taşınan valiliğin kendisine tebliğ gitmiş miydi? Onun da “insan sağlığı, asbest…” sorunu yok muydu? Yoksa imar affı gibi “insan sağlığı, asbest…”ten de muaf mıydılar?

Bir saat sonra Millet Bahçesi, Atatürk Parkı dahil tebliğin gittiği her yere yeni bir tebliğ gitti. “Söktüğünüz çadırları kurun, taşınacağınız yer hazır değil!” Ardından Canan Kaftancıoğlu, Ali Şeker ile beraber konuştu Sevgi Parkı’ndakilerle. Vali ile görüştüğünü, kimsenin parktan çıkarılmayacağını, bir haftaya kadar yeni bir yerin ancak hazırlanabileceğini, bunun güvencesini aldıklarını söylediler. Bu açıklamaya rağmen devrimcidemokrat kurumlar o gece sabaha kadar nöbet tuttu.

Hava aydınlanınca anlaşıldı ki, birkaç aile çadırlarını boşaltmayı kabul etmiş, askeri araçlarla onların eşyalarını taşımaya gelen devlet, yolları da kapatarak bu durumu lehine çevirmek için gövde gösterisine dönüştürmüştü. Sıra gönüllü olmayan çadırlara gelince, onlardan bazılarının çadırlarını zorla kaldırdılar. O anda ne Kaftancıoğlu göründü, ne de Ali Şeker. Ailelerin götürüldükleri yeni yerde suya ulaşmak için bile bir kilometre yol yürümeleri gerekiyordu. Sonunda orayı da terk etmek zorunda bırakıldılar.

Kendi memleketimizde bize bunları reva görenler, başka şehirlerde neler yapmaz! Memleketimizde tüm Türkiye, hatta tüm dünya destek olmaya, omuz vermeye gelirken, biz neden onları burada karşılamıyor, dayanışma içinde olmuyoruz. Yok olan yok edilen bu şehri ayağa kaldırmak, yeniden var etmek için uğraşmıyoruz.

Bir söz vardır: “El, elin eşeğini türkü çığırarak ararmış.”

“Ortalık durulsun, ortam düzelsin döneriz.” “Çocukların okulu var, hastamın bakımı var” deyip kaçar, gençleri de beraberimizde götürürsek, dönecek bir şehrimiz olmayacak!

Gittiğimiz yerde yardıma muhtaç, zavallı, ezik depremzedeler olacağız! Ama kendi şehrimizde hep birlikte haklarımızı savunup alacağız! Başka şehirde sadakaya muhtaç hale gelirken, kendi şehrimizde hakkımızı talep eden olacağız! 

Bugün sırtımızı dönersek, yarın geri döndüğümüzde, bu şehir bizi kucaklamayacak, bağrına basmayacak!

Demir tavında dövülür! Hem de seçim gündeminde sırt dönülüp gidilmiş bir şehir, nasıl ayağa kalkar?

 “Boş bıraktığın eve komşun gelir yerleşir.” Arapların meşhur atasözüdür bu. En yakın komşumuz kim, bir düşünelim: Suriye mi, Afrin mi, İdlip mi?.. Devletin tüm çabasına rağmen savaş döneminde bile bu şehre yerleşemeyen IŞİD çeteleri mi? Bize bu şehirde yaşam hakkı tanımayanlar, başka şehirlerde neler yapmaz?

Gün dayanışma, birlik olma günü! Gün devrimci olma, devrimci bir duruş sergileme günü! Ayağa kalkarak yaralarımızı sarma, gücümüzü gösterme günü!..

Bunlara da bakabilirsiniz

’84 ÖO şehitleri ve Mehmet Fatih Öktülmüş Yaşıyor!

1984 Ölüm Orucu eyleminin ve ihtilalci komünist hareketin önderi Mehmet Fatih Öktülmüş’ün ölümünün üzerinden 40 …

Öğretmenlerin direnişi sürüyor

Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası; 26 Mayıs’ta Ankara’da Meclis önüne kitlesel yürüyüşle başlattığı eğitim nöbetinde 3. …

Kolektif üretim ve yaşam; HAZİRAN PİKNİĞİ…

Genel olarak Avrupa’da özelde de yaşadığımız ülke Fransa’da,  ekonomik ve politik baskılar gün geçtikçe biz …